Tolstoy’un “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım?” öyküsünde Pahom, toprak hırsının kurbanı olur. Sonunda hizmetçisi onu iki metrelik bir mezara gömer; insanın ihtiyaç duyduğu tüm toprak bu kadardır. 1886’da yayımlanan bu öykü, Volkan Üce’ye ilham verir ve 2026’da “2m²” adlı üçüncü uzun metraj belgeseline dönüşür.
“2m²”; kimlik, göç ve kişinin sonunda nereye gömülmek istediği sorusuna odaklanıyor. Belçika’dan Türkiye’ye uzanan cenaze yolculuğunda cenaze organizatörü Tayfun Veli Aslan’o’nun ailelere rehberliğine tanıklık ediliyor. Film ödülden ödüle koşsa da tipik bir festival filmi değil.
Yaşamın tam ortasından konuşuyor; ölüm sonrası kaygıları içten bir dille perdeye taşıyor. Belgesel bana 2012’de yayımlanan “Vatan, öldüğün ve toprağa verildiğin yerdir” yazımı anımsattı. Yönetmene göre, göç geçmişi olan insanların büyük bölümünün köken ülkesine gömülmek istemesi, Belçika’da hâlâ gerçek bir aidiyet sorunu olduğunu gösteriyor.
YAS TUTMAYA VAKİT YOK! Yaban ellerde ölmek kolay değil. Acıyı yaşamaya fırsat bulamadan “İlk uçak ne zaman?
Konsolosluk açık mı? Resmi işlemler yetişir mi? Cenaze zamanında ulaşır mı?” gibi onlarca soruyla uğraşıyor aile bireyleri.
Avrupa’da Türklerin ilk sivil toplum oluşumlarından birinin cenaze fonları olması da tesadüf değil. Belçika’da toprağa verilme eğilimi artıyor; bu tercih yalnızca yeni kuşaklara özgü değil. 2010’lardan beri Türkiye’de vefat edip cenazesi Belçika’ya getirilenler bile var.
“Şimdi olsaydı annemi ve babamı Belçika’da toprağa verilmeleri için ikna etmeye çalışırdım” diyen filmin kahramanı Tayfun’un Kayseri’de, mezarlıkta anne ve babasıyla yaptığı duygusal sohbet izleyen Türkleri derinden etkilemiş: “Anne, oğlun geldi. Belki gelemeyeceğim bir daha. Sizi istemediğimden değil, çocuklar için.” Beş kızı için Belçika’da defnedilmek isteyen Tayfun, “İzleyenler memnun, gelmeyenler pişman” diye özetliyor geri dönüşleri.
“Türkiye anavatanımız, Belçika baba vatanımız” diyerek bir cümleye sığdırıyor yaban elleri. Rotterdam’daki ilk gösterimde yaşlı bir seyirci filmi, “Beş kez ağlattı, on kez güldürdü” diye özetlemiş. Leuven’de ben de Belçikalı seyircilerin ölüme gülebildiğine tanık oldum.
Yönetmeni en çok sevindiren ise farklı kültürlerde karşılık bulması olmuş. Büyükbabası 1963 yılında Nevşehir’den Belçika’ya gelen Belçika doğumlu yönetmen Üce’nin toprağa verilme çözümü de ilginç: “Nerede ölürsem oraya gömsünler beni. Uçağa bindirmesinler!” Çoğunluk Türkiye’de gömülmek istese de organ bağışından yakılma isteğine kadar farklı tercihler de var.
Örneğin karikatürist İsmail Doğan da bedenini bilime bağışlayan komünist lider Louis Van Geyt’in izinden gidiyor. Yakılmaya mesafeli; ona Nazilerin insan yakmasını çağrıştırıyor. YOLCU-KARGO DRAMI Yönetmeni en çok etkileyen sahne, kızının Waterschei’deki mezarının 25 yıl sonra kaldırılacağından korkan Türk kadınının “Ya çocuklar ilgilenmezse ve süreyi uzatmazsa?” diye ağlaması olmuş.
Beni yüreğimden vuran ise Tayfun’un şu sözleri oldu: “Gurbetçiler Belçika’ya koltukta geldiler, uçağın kuyruğunda tabutta dönüyorlar; yolcu olarak geldikleri ülkeden yıllar sonra anavatanlarına kargo olarak dönüyorlar. Kilosuna göre para ödeniyor.” Tayfun’un doğal hali belgesele renk katıyor. Yer yer gülmekten öldürüyor, ölüme güldürüyor.
Örneğin tabuta bakıp “Şu güzelliğe bak, insanın ölesi geliyor” diyor. Kayseri’de cenaze ambulansı işleten Kemal’in “Azrail tatile çıktı, bugünlerde işin tadı yok” esprisi gülümsetiyor. Ardından gelen “Gelenlerin hepsi genç, hepsinin ölüm nedeni CA” cümlesi ise göçmen işçilerin zor yaşam koşullarını anımsatıyor (CA kanserin kısaltması).
Tolstoy’un Pahom’u sonunda iki metrekare toprağa sığdı. Avrupalı Türkler ise hâlâ o iki metrekarenin hangi ülkede olacağını konuşuyor: Anavatanda mı, baba vatanda mı?