“Wild Horse” filminin kırmızı halısında John Malkovich ve Sam Rockwell. Son iki gün içinde izlediğimiz beş ilginç film, anlamlı bir bütün oluşturdu. Konuları, bakış açıları ve sinema dilleriyle birbirlerinden çok farklı olan, ama özde seyirciyi derinden etkilemeyi başaran bu beş film, dünyanın dünkü ve bugünkü gerçeklerinden beslenen, çok boyutlu, çarpıcı bir mozaik gibiydi.
Üçü, Altın Aslan yarışında öne çıkıverdi: İskoçyalı Martin McDonagh’ın “Wild Horse Nine”ı, Japon yönetmen Shinya Tsukamoto’nun “Mr. Nelson, Did You Kill People?”ı ve Fransız sinemasının özgün adlarından Cédric Kahn’ın “15/18”i... SAVAŞ, BASKI, DEVLET ŞİDDETİ, IRKÇILIK, AYRIMCILIK...
Diğer iki film, Paul Schrader’ın “The Basics of Philosophy”si ile Gianni Amelio’nun “Nessun dolores”i yarışma dışı sunuluyordu. Söz konusu mozaikte savaş ta var, devlet şiddeti de; siyasal baskı da var, ırkçılık, ayrımcılık, öteleme ve ruhsal yıkım da... Daha önemlisi, bütün bunların insanoğlunun belleğinde, bedeninde ve vicdanında açtığı derin yaralar var...
Bu açılardan bakıldığında politik içeriği en belirgin ve en başarılı film, kuşkusuz “Wild Horse Nine” oluyor. Martin McDonagh, 1973 Şili askeri darbesinin hemen öncesinde, ülkenin touristik merkezlerinden Paskalya Adası’na gönderilen iki CIA görevlisini izlerken, yakın tarihin karanlık bir sayfasını kara güldürü eşliğinde yeniden açıyor. “Süper güç” ABD’nin başka ülkelerin yazgısına nasıl el attığını; demokratik hükümetleri nasıl devirdiğini; halkların iradesini nasıl yönlendirdiğini açıkça sorguluyor.
McDonagh’ın en büyük başarısı, bu eleştirel yaklaşımı kara mizah eşliğinde yapmasında; böylece, filmi kuru bir siyasal manifesto olmaktan kurtarması... CIA’nın kirli geçmişini, bizzat yaptıkları operasyonlar üzerinden vicdanlarıyla hesaplaşmaya başlayan iki ajan ile şeflerinin gülünç ve acıklı hikayeleri üzerinden anlatıyor olmasında. DERİN BİLANÇO Gülmece, burada gerçeği örtmek için değil, gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırmak için kullanılıyor.
Ölümcül hasta, görmüş geçirmiş yaşlı ajana çok katmanlı bir kimlik kazandıran John Malkovich’in olağanüstü başarılı yorumuyla en iyi erkek oyuncu ödülüne şimdiden aday olduğunun da altını hemen çizelim. Shinya Tsukamoto’nun “Mr. Nelson, Did You Kill People?” adlı filmi, aynı Amerikan gücünün Vietnam savaşı yüzüne dönüyor.
Yaşanmış gerçeklerden yola çıkan yönetmen, savaşı cephe görüntüleriyle anlatmak yerine, savaşmak zorunda bırakılan genç insanların bedenlerinde ve ruhlarında bıraktığı izler üzerinden betimliyor. Deniz piyadesi AfroAmerikalı asker Nelson’ın Vietnam’da insan öldürmek zorunda kalması ardından, yıllarca süren uykusuzluk, korku ve normal yaşama dönememe hali, savaşın gerçek bilançosunun ne kadar yüksek ve derin olduğunu gözler önüne serer... McDonagh’ın dışarıdan baktığı siyasal suç, Tsukamoto’da insanın içine çöreklenmiş bir kanserdir.
Bir yanda güçlü iktidarlarin işlediği insanlık suçları; öte yanda bireysel suçluluk duygusunun insanda bıraktığı onulmaz yaralar... Cédric Kahn, “15/18” ile, savaş alanlarında oluşan yaralardan çok, daha yakınımızdaki toplumsal yaralar üzerine odaklanıyor. Bir hastanede, on beş-on sekiz yaş gurubundaki gençlerin kaldığı nöropsikiyatri birimindeki yaşamı gözlemleyen Cédric Kahn, bireysel bunalımların gerisindeki ailevi ve kamusal boyutları araştırıyor.
Kameranın yargılamadan anlamaya çalışan tavrı, filmi bir “hastane öyküsü” olmaktan çıkarıp, toplumsal bir gözleme dönüştürüyor GÖÇMEN KİMDİR? Yarışma dışı gösterilen diğer iki film ise, bu mozaiği başka yönlere doğru genişletmekte. Paul Schrader’, “The Basics of Philosophy” ile, kimi eğilim ve davranışların bireysel vicdanlarda nasıl yankılandığını araştırıyor.
Spinoza üzerine çalışan bir felsefe profesörünün geçmişte işlediği ve bastırdığı bir uygunsuz tavır, yaşamının tüm düzenini bozar... Paul Schrader, senaryosunu yazdığı Martin Scorsese’nin filmi “Taxi Driver”, 1976) dan bu yana izlediği, içine kapanmış yanlız erkek karakterine, bir kez daha geri dönüyor. Burada, dış dünyanın şiddeti, insanın kendi bilincinde kurduğu hapishaneye dönüşmekte...
Gianni Amelio’nun “Nessun dolores”i, mozaiğin göç ve yabancılaşma temalarını işleyen parçası. İtalyan yönetmen, Roma’da evini sığınmacıların barınağına dönüştüren iyi niyetli, geniş yürekli genç entelektüel Davide’in öyküsü üzerinden, otuz yıl önce sorduğu temel soruya geri dönüyor: Göçmen kimdir; kucaklanması gereken bir insan mı, yoksa dışlanması gereken bir yabancı mı? Işte beş film, beş farklı anlatım yolu.
Ancak, hepsinin altında aynı gerçek yatıyor: Dünyanın siyasal ve toplumsal düzeni, insanoğlunun bedeninden ve vicdanından bağımsız değildir. Sinema, kimi zaman güldürerek, kimi zaman sarsarak, kimi zaman da sadece bakıp dinleyerek, bize aynı şeyi anımsatıyor: Tarih geçip gitmiyor. Yaşananlar, insanların bedenlerinde, belleklerinde ve vicdanlarında bıraktığı derin izlerle yaşamayı sürdürüyor.