Abdullah Gül anlatıyor: Adalet ve Kalkınma Partisi nasıl kuruldu?
- Yazan,Mahmut Hamsici-Osman KaytazoğluUnvan,BBC News TürkçeBildirdiği yer,İstanbul
- Yazan,Mahmut Hamsici-Osman Kaytazoğlu
- Unvan,BBC News Türkçe
- Bildirdiği yer,İstanbul
- Yayın tarihi17 dakika önce
- Okuma süresi 12 dk
Adalet ve Kalkınma Partisi, kuruluşunun 25. yılını kutluyor.
Abdullah Gül, partinin kuruluşuna öncülük yapan en önemli isimlerden biri.
Gül, AK Parti iktidarının ilk döneminde, Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olması nedeniyle yaklaşık dört ay başbakanlık yaptı.
Daha sonra ise dışişleri bakanlığı ve başbakan yardımcılığı ile cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulundu.
2014'ten bu yana aktif siyaset içinde yer almayan Gül, İstanbul Ayazağa'daki çalışma ofisinde BBC Türkçe'nin, partinin kuruluşuyla ilgili sorularını yanıtladı.
Fazilet Partisi'nde (FP) "zihniyet ve bakışla" ilgili yaşanan ayrışmayı, yeni bir parti kurma fikrinin nasıl doğduğunu anlattı.
"AK Parti'yi çok çalıştık" diyen Gül, hazırladıkları acil eylem planıyla, hükümete geldiklerinde yapacakları her şeyin hazır olduğunu söyledi.
Gül ayrıca partinin ilk zorlu sınavı sayılabilecek 1 Mart tezkeresi sürecinde yaşananları anlattı.
- AKP'ye katılan milletvekilleri ve belediye başkanlarına rozetleri takıldı
- Akaryakıt fiyatlarına zam: Motorinde yaklaşık 9 lira artış
- AKP'nin 25. kuruluş yıldönümünde Erdoğan: 'Bu partiyi millet kurdu'
- CHP'li milletvekili Ahmet Baran Yazgan'a 'taciz ve darp' olayı nedeniyle kesin ihraç istemi
Son dönemdeki siyasi tartışmalarla ilgili yorum yapmak istemediğini belirten Gül, bununla birlikte partinin tarihini ikiye ayırdı.
İkinci dönemde Türkiye'de 15 Temmuz darbe girişimi gibi olağanüstü olaylar yaşandığını hatırlatarak ekledi:
"Ümit ediyorum ki bütün bu travmalar, bütün bunlar artık hep atlatılır ve Türkiye tekrar AK Parti'nin o ilk dönemlerindeki, ilk deklare ettiği vizyon çerçevesinde yönetilmeye başlar."
Fazilet Partisi'ndeki ayrışma neden yaşandı?
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kökleri, Milli Görüş hareketine uzanıyor.
Bu gelenekten gelen Refah Partisi (RP) 1998 yılında, "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmesi" gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
RP yerine kurulan Fazilet Partisi (FP) de 1999'da bir kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı.
Parti, bu ortamda 14 Mayıs 2000'de kongreye gitti.
Hareketin kurucusu ve lideri Necmettin Erbakan, Recai Kutan'ın başkan olmasını istiyordu.
Ancak o dönemde partide Yenilikçiler ve Gelenekçiler olarak tanımlanan iki kanat ortaya çıktı.
Abdullah Gül, "O zaman halk bize Yenilikçiler dedi. Bizim ağabeylerimiz biraz daha statükocu, geleneksel düşünceler içerisinde oldukları için onlara Gelenekçiler ismini koydular" diyor.
Gül, bu iki çizgi arasındaki ayrımı şöyle özetliyor:
"Bu süreç içerisinde biz, parti politikalarının değiştirilmesi gerektiğini, partinin daha çağdaş hale gelmesi, daha anlaşılır olması, retorikle ideolojik görüntüden çıkıp daha çok demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, temel insan haklarını esas alan ve yaptıklarıyla halka güven veren bir çizgiye gelmesini savunmaya başladık.
"Çoğumuz tabii o zaman gençti. Ama bu, genç yaşlı meselesi değil, önemli olan zihniyet ve bakış açısı."
'Böyle bir partide demokratik mücadele ilk defa oldu'
Kongrede Recai Kutan'a karşı Yenilikçiler'in adayı Abdullah Gül'dü.
Gül, partide ilk kez böyle bir yarış yaşandığını, bunun çok önemli bir vaka olduğunu belirtiyor:
"Bazıları dışarıdan bize İslamcı parti der. Biz hiçbir zaman kendimizi öyle vasıflandırmadık.
"Ama şu bir gerçek ki daha çok dindar insanların veyahut da dini konulara çok önem veren insanların bir arada olduğu, din özgürlüğüyle ilgili problemleri daima çözmek için uğraşan bir parti olduğumuz için ve politikalarımız da böyle görüldüğü için bu sıfat verildi.
"Böyle bir partide çok açık ve dürüst demokratik mücadele belki ilk defa oldu."
O kongrede Kutan 112 oy farkla yarışı kazandı.
Gül'ün aktardığına göre, ertesi gün gazetelerde Gelenekçiler için "Aritmetik olarak kazandılar ama siyaseten kaybettiler" yorumları yapıldı.
2001'de Fazilet Partisi (FP) kapatıldığında Gelenekçilerin adresi FP'nin devamı olarak kurulan Saadet Partisi (SP) oldu.
Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki, aralarında Abdullah Gül ile birlikte Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener gibi isimlerin de olduğu Yenilikçiler ise yeni bir parti için kolları sıvadı.
'AK Parti'yi o zaman çok çalıştık, ben hâlâ AK Parti'nin kuruluş belgelerine çok değer veririm'
Abdullah Gül, yeni partiye hazırlık sürecinde çok farklı kişilerle yoğun bir şekilde toplantılar yaptıklarını vurguluyor.
Özellikle o günlerde, kendisinin başında olduğu Politika Araştırmaları Merkezi (PAM) ve Beşir Atalay'ın kurduğu Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin (ANAR) çalışmalarına dikkat çekiyor:
"Biz iktidara geldiğimizde ne yapacağız? Onun için çok ciddi çalışmalar yaptık. Bunu o zaman acil eylem planı diye ilan ettik.
"Planlama Teşkilatı'ndan bizim görüşlerimize uygun, tanıdığımız bir grup arkadaşla, ANAR'da Beşir Bey'in de başkanlığında kurduğumuz bir heyet vardı.
"Bu arkadaşların çoğu, uluslararası finans kurumlarını çok iyi bilen ve bizden önceki büyük dönüşümde Kemal Derviş'in öncülüğünde yapılan o ekonomik yeniden yapılanmada mutfakta olan insanlardı.
"Yurt dışından yine bazı çok değer verdiğimiz ilim adamı arkadaşlarımız katıldı. Bizler de zaman zaman katılıp, 'Biz iktidara gelirsek beş yılda neler yapacağız, nasıl Türkiye'yi dönüştüreceğiz?' [diyerek çalıştık].
"Hukuki, siyasi, ekonomik, mali konuları; sağlık konularına kadar bütün bunları çalıştık ve seçime giderken elimizde dosyamız vardı. AK Parti'yi o zaman çok çalıştık."
'AK Parti'nin kuruluş dokümanlarının hiçbiri bir kişinin yazdığı belgeler değildir'
Gül, partinin o dönemdeki dokümanlarına çok önem verdiğini anlatıyor:
"AK Parti'nin kuruluş dokümanlarının hiçbiri sadece aramızdan bir kişinin eline kaleme alıp da yazdığı belgeler değildir.
"Bunlarla ilgili seminerler, toplantılar, tartışmalar, workshoplar yaptık ve bütün bu belgeleri bunların neticesinde yazdık.
"Onun için ben hâlâ AK Parti'nin kuruluş belgelerine, manifestosuna, programına gerçekten çok değer veririm ve doğrusu, hepsinin çok daha uzun gelecek için Türkiye'ye hitap ettiğine inanırım."
Milli Görüş'ten kopuldu mu?
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kurucularının önemli bir bölümü Milli Görüş kökenliydi.
Erdoğan, başbakan olduğu 2003 yılında "Milli Görüş elbisesini çıkardık" dedi.
Ancak yeni partinin hem ideoloji hem de güncel politika açısından Milli Görüş çizgisiyle bağı, yıllarca tartışma konusu olmaya devam etti.
Gül, "Tırnak içinde Milli Görüş elbisesi ne zaman çıkarıldı?" sorumuza yanıt verirken terminoloji nedeniyle "yanlış anlamalar" yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.
Daha sonra Milli Görüş anlayışını, "Kendimize özgüven sağlamak, yerli milli meselelere sahip çıkmak, körü körüne bir Batı taklitçiliği yapmamak ve Türkiye'deki özgürlüklerin boyutunu hep genişletmek, insanların istediği gibi yaşamalarını sağlamak" olarak açıklıyor.
Gül, Necmettin Erbakan'ın Milli Görüş fikrini geliştirirken "gerek Türk tarihinden gerek bütün İslam tarihinden çıkartılan derslerden de faydalandığını" vurguluyor ve devam ediyor:
"Dolayısıyla bizim açıkçası AK Parti'yi kurarken bütün bunları reddediyor gibi bir durumumuz söz konusu değildi.
"Ama bunların daha düzgün bir şekilde izahı, yani tabiri caizse herkesin anlayabileceği ortak terminolojilerle içeride ve dışarıda izahı gerekir.
"Bunları sadece ideolojik bir bakış şeklinde sunarsanız böyle bir bakışla devlet idare etmek, toplumu idare etmek mümkün değil."
'Biz geleneksel olarak demokrasi lafını çok kullanan bir çizgiden gelmedik'
Bu dönemde AKP, kendisine yeni bir siyasi kimlik de tanımlamış ve programına koymuştu: "Muhafazakâr demokrat."
Abdullah Gül, "bunun tesadüfen başkalarının verdiği bir isim olmadığını, bu ismi kendilerinin seçtiğini" söylüyor.
Bu kavramın anlamını sorduğumuz Gül, önce muhafazakârlık anlayışlarını açıyor:
"Bizim muhafazakârlığımız statükocu olmak değil. Biz moral değerlere önem veren, inançlarımız, dünyaya bakışımız, geleneklerimiz, tarihe bakışımız, hayat tarzlarımız açılarından baktığınızda muhafazakâr olan, inandığımız gibi yaşamaya gayret sarf eden bir topluluktuk."
Gül, demokrasiyi yorumlarken ise bunun en iyi yönetim şekli olduğunu söylüyor:
"Görmemezlik yapamazsınız. Bugünkü dünyada şimdi gerçek ki demokrasi en iyi bir yönetim şekli. Yanlışlıkları, noksanlıkları bu ayrı, en iyi yönetim şekli.
"Açıkçası biz geleneksel olarak demokrasi lafını çok kullanan bir çizgiden gelmedik. Onun yerine sadece milli irade denirdi ama demokrasiyi çok öne çıkartmazdık.
"Demokrasi sadece tabii seçim de değil. Nedir? Hukukun üstünlüğü var. Nedir? Temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması var. Nedir? İyi yönetişim şekilleri var."
Uyarı: BBC üçüncü taraf sitelerin içeriğinden sorumlu değildir. YouTube içerik reklam içerebilir
Hummalı bir hazırlık sürecinin ardından Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 Ağustos 2001'de kuruldu.
Erdoğan, aynı gün erken seçim çağrısında bulundu.
Parti, henüz iktidara gelmeden Batı'daki temaslarına başladı.
Abdullah Gül o günleri şöyle hatırlıyor:
"Seçim kampanyamız sırasında o zaman iki arkadaşımızı, Ali Babacan ve Nazım Ekren'i, New York'a ve Londra'ya gönderdim ve oralarda bütün uluslararası finans çevrelerine bu programlarımızı anlatmalarını istedim. Anlattılar."
Erdoğan da ilerleyen dönemde parti lideri olarak ABD Başkanı George W. Bush dahil birçok önemli isimle görüştü.
3 Kasım seçim sonuçları: 'Büyük bir sürpriz oldu'
O dönem iktidarda Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi 'nden (MHP) oluşan koalisyon vardı.
Devlet Bahçeli'nin 15 Temmuz 2002'de yaptığı sürpriz çağrıyla Türkiye, 3 Kasım 2002'de erken seçime gitti.
Kamuoyu yoklamaları yeni partinin yükselişini gösteriyordu.
Gül, sonuçların yine de sürpriz olduğunu söylüyor:
"Seçimi kazandığımızda tabii ki tek başına iktidarımız büyük bir sürpriz oldu, çünkü Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi seçim barajını geçemediler. Biz ve Cumhuriyet Halk Partisi ile iki partili bir dönem başladı."
'Başbakan kim olacak?'
1997'de okuduğu bir şiir nedeniyle hapis yatan ve siyasi yasaklı olan Erdoğan seçimlere katılamamıştı.
3 Kasım 2002 seçimlerini takip eden BBC Muhabiri Robin Denselow'un kampanya döneminde görüştüğü Gül, "Bir sonraki başbakan kim olacak?" sorusuna gülümseyerek, "İçimizden biri. Tabii ki partiden biri olacak" yanıtını vermişti.
Gül, seçimlerden sonra AKP iktidarının ilk başbakanı oldu.
Gül, iktidara geldiklerinde ilk kararın Bakanlar Kurulu'nun üye sayısını, 38'den 23'e indirmek olduğunu belirtiyor.
Bunun yanında olağanüstü hâl (OHAL) uygulamasını kaldırdıklarını hatırlatıyor:
"Bütün bunlar hep elimizde metin olarak belliydi.
"Beş sene sonra biz bütün Türkiye'ye ve dünyaya ilan ettiğimiz bu acil eylem planının %78'ini uygulamışız."
1 Mart tezkeresi: 'AK Parti'nin esas yükselişi bu kararla olmuştur'
AKP, henüz iktidarının ilk döneminde Irak Savaşı gündemiyle karşı karşıya kaldı.
Gül, devir teslim sürecinde Bülent Ecevit'in de bu konuda uyarılarda bulunduğunu hatırlıyor:
"Irak Savaşı ile ilgili bana dikkatli olmam gerektiğini söyledi. O zaman kendilerinin bazı emrivakilerle hep karşı karşıya olduklarını [söyledi].
"Amerikalılar Irak'a bizim üzerimizden bazı şeyler göndermeye etmeye daha o zamandan başlamışlar."
ABD'nin Irak savaşında Türkiye topraklarını kullanmayı talep ettiği dönemde ülke kamuoyunda önemli bir savaş karşıtı rüzgar vardı.
Partinin lideri Erdoğan, ABD ordusuna bu izni verecek tezkerenin geçmesini savunuyordu.
Ancak AKP'li milletvekilleri içinde tezkereye karşı olanlar vardı.
"Hiç unutmuyorum, BBC, CNN International geldiğinde, 'Halkınız savaşa karşı, nasıl halledeceksin?' diyorlardı. Yani 'meclisten bu izni nasıl çıkartacaksın?'
"Bunu sorduklarında 'Ben ne emirim, ne sultanım, ne kralım. Ben seçilmiş bir başbakanım. Dolayısıyla bunu meclise getireceğim' diyordum."
Oylama günü milletvekillerini serbest bıraktıklarını anlatıyor Gül:
"Meclise getirdiğimizde, son yaptığımız toplantıda, açıkçası milletvekillerine 'Amerikan Kongresi neyse burası da odur' dedim.
"Söylediğim şey şuydu: 'Ben mecburum, altında benim imzam var ama siz mecbur değilsiniz. Siz nasıl düşünüyorsanız, neye inanıyorsanız öyle oy kullanın."
Oylamada 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy çıktı.
Gerekli 267 salt çoğunluğa ulaşılamadığından tezkere reddedilmiş oldu.
Abdullah Gül, kararın "Türkiye'nin bağımsız olduğunu, başka bir ülkenin kuyruğuna takılıp giden bir ülke olmadığını gösterdiğini" söylüyor:
"Nitekim o günün akşamı Rusya Başbakanı [Vladimir] Putin aradı. 'Hepimiz siz oyalıyorsunuz diye düşünüyorduk ama ne kadar saygı duyulacak bir ülke olduğunuzu dünyaya gösterdiniz' dedi."
Gül, tezkere kararının AK Parti için de bir milat olduğu görüşünde:
"AK Parti'nin Avrupa'daki ve Arap sokaklarındaki, İslam dünyasındaki esas yıldızının parlaması ve esas yükselişi bu kararla olmuştur."
'CHP ve Deniz Baykal'ın hakkını teslim etmek gerekir'
Aynı günlerde AKP, Erdoğan'ın siyasi yasağını kaldırmak amacıyla bir Anayasa değişikliği teklifi hazırladı.
Teklif 13 Aralık'ta TBMM'de AK Parti ve CHP oylarıyla kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer kararı veto etti.
Karar TBMM'ye iade edildikten sonra 437 oyla tekrar kabul edildi. Sezer bu kez değişikliği imzaladı.
Böylece Erdoğan'ın siyasi yasağı kalktı.
CHP lideri Deniz Baykal da pakete destek vermişti.
Gül bu süreci anlatırken, "Orada Cumhuriyet Halk Partisi'nin, Deniz Baykal'ın hakkını teslim etmek gerekir. Onlar eğer bu desteği vermeseler o yapılmazdı" diyor.
Siirt'te seçimler 9 Mart 2003'te yenilendi ve Erdoğan milletvekili seçildi.
'Artık bu şekilde olmaz, ayrılacağım sen gel başbakanlığı devral'
Gül, Erdoğan'ın meclise girmesinin ardından başbakanlığı devrettiği süreci şöyle anlatıyor:
"[Erdoğan] milletvekili oldu, yeminini etti. Ondan sonra açıkçası bu şekilde devam etmeyi doğrusu ne siyasi ahlakıma ne etik anlayışıma uygun buldum.
"Sağdan soldan, içeriden dışarıdan, 'Aman sen devam et' diye telkinlerin çoğaldığını da görünce, bir gün hiç kimsenin haberi yoktu, Tayyip Bey'in hiç haberi yoktu, merkeze gittim.
"Dedim ki 'Bak arkadaş, artık değişiyoruz' dedim. Doğrusu onun da hiç beklemediği bir şeydi. Önce 'Niye acele ediyoruz?' dedi. 'Yok' dedim, 'Artık bu şekilde olmaz' dedim. 'Ben ayrılacağım sen gel başbakanlığı devral' dedim."
Gül, başbakanlığı 14 Mart'ta Erdoğan'a devretti.
Kendisi dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısı oldu.
Gül, Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde de çok yakın çalıştıklarını belirtiyor:
"Bu beş yıl içerisinde tabii genel ülke politikalarını, dış politikayı ben şüphesiz ki daha iyi biliyordum. Çünkü Tayyip Bey'in İstanbul'da belediye başkanlığı tecrübesi vardı sadece o zaman.
"Kabineyi de kendim kurdum doğrusu ve teklif ettim. Tayyip Bey'in sadece bir teklifi oldu. Daha sonra onu da kendisi değiştirdi başbakan olunca. Dolayısıyla kurduğum hükümet çatısı ve program aynı şekilde devam etti. Hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. Sırt sırta verdik ve çalıştık."
Başbakanlığı devralırken Erdoğan, Gül'e "Kardeşim" diye hitap etti.
Yıllar sonra Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığını da aynı şekilde açıkladı.
Gül, 2007'de cumhurbaşkanı olmak için partisinden ayrıldı.
2014 yılında bu koltuğu bıraktıktan sonra aktif siyasete dönmedi.
'Ümit ediyorum ki Türkiye tekrar AK Parti'nin o ilk deklare ettiği vizyon çerçevesinde yönetilmeye başlar'
Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığından ayrılık sürecindeki bazı rahatsızlıkları dönem dönem basına yansıdı.
Yıllar içinde Gül, hükümete ve AKP'ye yönelik çeşitli eleştiriler de yöneltti.
En dikkat çekici olanlardan biri cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi yanlış bulması ve parlamenter sistemi savunmasıydı.
Gül, söyleşimizi planlarken son dönemdeki siyasi tartışmalarla ilgili yorum yapmak istemediğini belirtti.
Ancak partinin iki döneme ayrıldığını söyleyen Gül, ilk dönemdeki vizyona vurgu yaptı:
"İkinci dediğim dönemde Türkiye'de olağanüstü şeyler yaşandı. Başta hain darbe teşebbüsü yaşandı. Bu tabii Türkiye içerisinde büyük bir travma yaşattı. Birçok şeyler, bu yaptığımız reformlar mecburen birçoğu geriye gitti.
"Ümit ediyorum ki bütün bu travmalar, bütün bunlar hep atlatılır artık ve Türkiye tekrar AK Parti'nin o ilk dönemlerindeki ilk deklare ettiği vizyon çerçevesinde yönetilmeye başlar.
"O kuruluş vizyonunun hâlâ bugün Türkiye için geçerli olduğu kanaatındayım.
"Eğer AK Parti o vizyona tekrar sahip çıkarsa ekonomik, demokratik, hukuk, açısından Türkiye'ye, Türkiye'nin geleceğine çok şey kazandırır diye düşünüyorum."