sondakika.com
Son Dakika

Adaletin açık inkârı

Karar karardır ve hemen uygulanmalıdır. Yargının araçsallaştırılması; sadece bozulmanın, hukuk ve adaletin açık inkârı değil; toplumsal çürümenin ta kendisidir.

Kapak görseli son-dakika.com tarafından üretildi

25 Mart 2026 tarihindeki duruşmadan sonra AİHM Büyük Dairesi Kavala/Türkiye (No.2) hakkındaki 25.08.2026 tarihli kararını açıklandı.

Dava, Gezi davasıdır. Başvurucu Kavala, 22 Nisan 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Tutuklandığı 18 Ekim 2017 tarihinden itibaren özgürlüğünden yoksundur, sekiz buçuk yıldan uzun bir süredir cezaevindedir.

Başvurucu AİHS’nin (Sözleşme) Madde 3 (İşkence Yasağı), Madde 5 (Özgürlük ve Güvenlik Hakkı), Madde 6(Adil yargılanma Hakkı), Madde 7(Kanunsuz Ceza Olmaz),Madde10 (İfade Özgürlüğü), Madde 11 (Toplantı ve Dernek Kurma Özgürlüğü) ve Madde 18 (Haklara Getirilecek Kısıtlamaların Sınırlandırılması) ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Gezi Parkı olayları 27 Mayıs 2013 tarihinden itibaren Eylül 2013’e kadar sürmüştü. 19 Şubat 2019 tarihinde Gezi Davası ile ilgili ceza davası açıldı. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2020 tarihinde başvurucunun ve sekiz sanığın hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan (TCK 312. Madde) beraatlerine, Osman Kavala’nın tahliyesine karar vermişti. Ama Kavala, anayasal düzeni ortadan kaldırma ve casusluk suçlarından tekrar tutuklandı, cezaevinden salıverilmedi.

22 Ocak 2021 tarihli kararla İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi beraat kararını bozdu.Dava 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki dava ile birleştirildi, sonra ayrıldı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Osman Kavala hakkında casusluk ve anayasal düzeni ortadan kaldırmak suçlarından beraat kararı verdi. Ancak TCK 312. Maddeye aykırılıktan dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırdı. Diğer sanıkları Osman Kavala’ya yardımcı oldukları gerekçesiyle 18’er yıl hapis cezasına mahkûm etti. Hükümle birlikte sanıkların tutuklanmasına hükmetti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi üç sanık dışında 28 Eylül 2023 tarihli kararıyla mahkûmiyet kararının ONANMASINA karar verdi.

Süreç Anayasa Mahkemesine yapılan sanıkların bireysel başvurusu ile devam ediyor. Henüz, AYM davanın esası hakkında karar vermedi. Ancak Osman Kavala’nın başvurularıyla “Gezi Dosyası” sayılan hakların ihlali iddiası ile AİHM Büyük Dairde önüne kadar geldi ve AİHM Büyük Dairesi 25 Ağustos 2026 tarihli kararını açıkladı.

Büyük Daire; Şerafettin Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararlarına referans vererek adil yargılanmanın ihlal edildiği görüşündedir. Venedik Komisyonunun 10 ve 11 Mart 2017 tarihlerinde yapılan 110. Genel Kurul toplantısında alınan kararında; Anayasa değişikliği ve Başkanlık sistemine dair eleştirilerine atıf yapılmıştır.

AİHM kararında; Türkiye aleyhine yapılan başvurularda iç hukuk yollarının tüketilmiş sayılabilmesi için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılması gerektiğini ve bireysel başvurunun prensipte etkili olduğunu hatırlatmıştır. Sonra 18 Ekim 2017 de gözaltına alınan ve tutuklanan Başvurucu Osman Kavala iki kez Anayasa Mahkemesine başvurduğunu belirterek; sekiz buçuk yıldan beri aralıksız özgürlüğünden yoksun olduğunu belirten AİHM’si; başvurucunun böyle bir kişisel durumunun görmezden gelinmesinin mümkün” olmadığı kanaatindedir.

Tüm bu süre içinde Başvurucu iç hukuk yollarına tutarlı, özenli ve tereddüte yer bırakmayacak şekilde” başvurmuş olduğunu, hiçbir sonuç alamadığını ve tahliyesinin sağlanamadığının altını çizen AİHM’si; Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği hakkındaki Hükümet itirazının “şekilci bir yaklaşımla yapılmaması” gerektiğini belirtmiştir.

AİHM’si Anayasa Mahkemesinin söz konusu iki bireysel başvurunun incelenmesi sürecinde sergilediğiataletin,iç hukukta sağlanan korumayıteorikvehayalibir hakka indirgediği,başvurucuya olsa olsa muğlak bir telafi ihtimali sunduğu ve bir iç hukuk yolunun etkili olabilmesi için sağlaması gerekenasgari ivedilik şartlarını karşılamadığı, dolayısıylavaktinde başarıya ulaşabilecek nitelikte olmadığısonucuna varmaktadır” (Karar Bölüm 127) Bu görüşünüSelahattin Demirtaş (13609/20) kararına atıf yaparak açıklamıştır. Başvurucunun Anayasa Mahkemesine yaptığı etkililiği ciddi biçimde zedelenmiş olan bireysel başvuru sonucunu beklememiş olması nedeniyle eleştirilemeyeceği” kanaatine varmıştır. AİHM; bu görüşünün “yalnızca somut davanın kendine özgü koşullarıyla kati surette sınırlı olduğunu” ve iç hukuk sistemi içerisinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun etkinliğini genel anlamda sorgulayacak şekilde yorumlanmaması gerektiğini ayrıca vurgulamaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi ve iç hukuk yollarının tüketilmesinde kullanılan “bireysel başvuru” yolu hakkındaki bu görüşü; bu davaya özgüdür.

Karardayer alan görüşüne göre; “… bu değerlendirmelerde Anayasa Mahkemesi kendi kararlarının icrasının bireysel başvuru hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve bu kararlara uyulmamasının söz konusu hakka yönelik açık ve ciddi bir ihlal oluşturduğunu dile getirmiştir. Mahkeme ayrıca Anayasa mahkemesi kararlarının yerine getirilmemesinin yalnızca hukukun üstünlüğü ilkesine duyulan bireysel ve toplumsal güveni zedelemekle kalmayıp, başvurucuları kendilerine tanınmış hakların etkili biçimde uygulanma imkanından yoksun bırakarak anayasal düzeni de tehlikeye atabileceği yönündeki değerlendirmesine katılmaktadır (AİHM 132.nci bölümünde yer alan bu görüşüne kararında 88. Bölümdeki Anayasa Mahkemesinin 21 Aralık 2023 tarihli Şerafettin Can Atalay no. 3, B. No: 2023/997ii numaralı kararını referans göstermektedir).

Başvurucu mahkûmiyet hükmünün ifade özgürlüğü ve barışçıl toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini öne sürmüştür.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvurucuya isnat edilen fiilleri birlikte değerlendirdiğinde bir ayaklanma teşebbüsü bağlamında başvurucunun stratejik bir rol üstlendiği” sonucuna varmış olsa da AİHM aksi kanaattedir. Çünkü AİHMsine göre; Gezi Parkı olaylarıyla ilgili iddia edilen söz konusu fiillerin esasen; kamusal tartışmalara katılma, sivil toplum girişimlerini koordine etme ve destekleme, toplantılara lojistik destek sağlama, genel kamuoyunu ilgilendiren bilgileri yaymave bağlantılı “farkındalık ve savunuculuk faaliyetlerinden oluştuğunu” tespit etmiştir. Dolayısıyla; Bu faaliyetler, tabiatı gereği, Sözleşmenin 10. ve 11. maddeleriyle güvence altına alınmış olanifade özgürlüğü ve barışçıl toplantı özgürlüğünün kullanımı kapsamına girmektedir.” (Bölüm 156).

Bu durumda AİHM’si ortada insan haklarına bir müdahale” olduğu kanaatindedir. Hatta AİHM; özellikle kamuoyunun bilgilendirilmesine ve yetkili makamların eylemlerinin denetlenmesine katkıda bulundukları hallerde insan hakları savunucuları ile sivil toplum kuruluşlarının demokratik toplumda üstlendikleri rolün özel önem taşıdığını vurgulamaktadır. Bu nedenle AİHM’si; kamu yararını ilgilendiren konularla ilgilenen bir sivil toplum kuruluşunun, basına benzer önemde birkamusal denetçi” rolü oynadığını kabul etmiş ve sivil toplum kuruluşlarının benzer bir koruma gerektirdiğini saptamıştır.

Dolayısıyla AİHMsine göre; gazetecilere yönelik ceza davalarında geçerli olan ilkeler özellikle insan hakları savunucularına yönelik ceza davalarında da uygulanabilir (Bölüm 157).

AİHM’si Gezi Parkı olaylarından dolayı Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Başvurucuya uygulanan TCK’nın 312.inci maddesinin yorumlanma biçiminde “söz konusu hükmün kapsamını öngörülemez şekilde genişlettiği, keyfi müdahalelere karşı gereken asgari korumayı sağlamadığı ve dolayısıyla Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları anlamı dahilinde kanunen öngörülmüş” sayılamayacağı tespitine varmış ve hakkın ihlal edildiğine karar vermiştir.

Bu karar AİHM ve AİHS hükümleri bakımından olsun Türkiye’nin iç hukukundaki yapısal sorunlar ve kanuni yorumlar bakımından çok önemli bir karar olarak önümüzde durmaktadır.

AİHM’sinin De Cubber/Belçika davasına (1984) yapılan atıfla Adaletin tecellisi tek başına yeterli değildir, tecellinin görünür olması da şarttır”cümlesini kararına yazmıştır. Devamında ise “önemli olan, mahkemelerin demokratik bir toplumda uyandırması gereken güvendir”sözünü kararına alması boşuna değildir.

Görünüşte bile görünmeyen ve tecelli etmemiş adaletin olmadığı başka türlü nasıl söylenir?

Mahkeme başvurucu hakkında yürütülen ceza yargılamasında hem yargılamaların adilliği hem de mahkemelerin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin güvenceleri etkileyen ciddi eksikler bulunduğu” sonucuna varmıştır. Bu sonuca göre Mahkeme somut davadaki eksikliklerin basit usul hatalarından ibaret olmadığını, yargısal ortamda yaşanan derin bir bozulmayı yansıttığı”kanaatindedir.Bu nedenle sonuç olarak; Sözleşmenin 6/1 maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının “özü” zedelenmiştir, hak ihlal edilmiştir.

Acaba ne demektir? AİHM bu kavramın basit usul hataları ve eksikliklerinin ötesine geçen katı bir adillik” değerlendirmesi olduğu fikrindedir. Ayrıca henüz bu kavramı etraflıca tanımlamadığını belirtmiştir. Adaletin açık inkârı; aslında Sözleşme Madde 6 kapsamında güvence altına alınan adil yargılanma ilkelerinin koruduğu hakkın özünün reddedilmesine veya ortadan kaldırılmasına yol açacak ağırlıkta hakkın ihlalini gerektirmektedir.

Nasıl mı? Bir değerlendirme yapılmaksızın gıyapta verilen mahkûmiyet kararı, savunma haklarının tamamen göz ardı edilmesi, son derece sınırlı bir incelemeyle yürütülen bir yargılama, işlemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi için tarafsız ve bağımsız bir yargı organına erişim, alıkonulma, işkenceyle elde edilen ifadelerin ceza yargısında kullanılması gibi….

Bütün bu inkarlarıdeğerlendiren AİHM’si Başvurucunun özgürlüğünden “aralıksız” yoksun kalmasını ve halen tutulmanın devam ettirilmesini Sözleşmede öngörülen meşru amaçlardan herhangi birine yönelik makul gerekçelere dayanmadığından” keyfi nitelik taşıdığı kanaatindedir. Hatta iç hukuktaki gerekliliklerin etrafından dolanmak amacıyla alternatif gerekçeler arayarak kötü niyetle hareket etmişlerdir” görüşündedir. Dolayısıyla AİHM’sinin önceki 10 Aralık 2019 tarihli kararından bu yana Başvurucunun özgürlüğünden yoksun olarak tutulması da adaletin açık inkârı niteliğindeki bir yargılama sonucunda verilen bir cezanın infazına dayandığından “Sözleşmenin 5/1 maddesi anlamında kişi özgürlüğü ve güvenliği bakımından “hukuka uygun” sayılmasını mümkün görmemiştir.

Bu alıkonulma işlemi; doğrudan adil yargılanmanın temel güvenceleriyle bağdaşmayan bir mahkûmiyet kararından kaynaklanmaktadır ve Sözleşme kapsamında müsaade edilebilir bir hukuki dayanağı bulunmamaktadır”.Bu gerekçelerle kişinin Sözleşme madde 5/1 de yer alan özgürlük ve güvenlik hakkı ihlal edilmiştir.

Başvurucu Osman Kavala’nın durumu münferit” bir olay mıdır? Ortam nasıl bir ortamdır?

AİHM aksi kanaattedir. Mahkeme, başvurucunun durumunun münferit bir olay olarak görülemeyeceğini, çoğu açıkça ağırlaştırılmış suçlamalarla alıkonulup kovuşturmaya uğratılan diğer siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin tutuklandığı bir ortam içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini” vurgulamıştır (Bölüm 269).

Hangi koşullarda ve nasıl bir mahkûmiyet kararı verilmiştir? Amaç nedir?

AİHM’si diyor ki; Başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararının koşulları değerlendirildiğinde yetkili makamlarca alınan tedbirlerin örtülü bir amaç taşıdığı kanaatiyle”demokratik bir toplumun ve Avrupa kamu düzeninin özünü oluşturan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlandırma ve çoğulculuğu bastırma amacı güttüğü kanaatindedir.

Mahkeme, davanın tüm koşullarını göz önünde bulundurarak, başvurucu hakkında alınan tedbirlerin (ceza davaları açılması, tutukluluğunun sürdürülmesi ve mahkûm edilmesi) ardındaağır basan bir örtülü amaç bulunduğu, yani aslında Gezi Parkı gösterilerinde oynadığı rol ve bir insan hakları savunucusu olarak görüşlerini ifade etmesi nedeniyle kendisini cezalandırmak ve susturmak maksadının güdüldüğü kanaatine” varmıştır.

Mahkeme, oybirliği ile başvurucunun alıkonulmaya devam edilmesinin Sözleşmenin 3. Maddesinde yer alan işkence yasağını ihlal niteliği taşıdığı görüşüyle kişi özgürlüğü ve güvenliğinin adil yargılanma hakkının ve hakların kötüye kullanımını yasaklayan 18. Maddenin ihlal edildiği kanaatine varmıştır.

Mahkemenin kanaati; ceza yargılamalarının adaletin tarafsız bicimde tecellisi dışındaki amaçlarla araçsallaştırılmasının önlenmesi gerekir. “Bu bağlamda, tutukluluk tedbirinin aşırı şekilde kullanılması, genişletici nitelendirmelere başvurulmasının ve art arda kovuşturmalar başlatılması Devletincezai baskı mekanizmasının” kötüye kullanıldığına delalet edebileceğini” kaydetmiştir”.Ceza hukukunda“…bu kovuşturmaların bir baskı aracı olarak veya temel hakları fiilen etkisizleştirmek için kullanılmasına engel olunmasını sağlayacak etkili usul teminatlarının tesisini gerektirmektedir.”

AİHM; “bu tür yapısal tedbirlerin, kuvvetler ayrılığı ilkesine yeniden tam anlamıyla işlerlik kazandırılması, toplumda yargıya güvenin sağlanması ve adil yargılanma hakkı ile kişi hürriyeti hakkının hukukun üstünlüğü ilkesi gerekleriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan mülahazalarla baltalanmasının önlenmesi bakımından gerekli olduğu kanaatindedir.”

AİHM şöyle yanıtlıyor: “Somut davada Mahkeme, özellikle, başvurucu hakkında 25 Nisan 2022 tarihinde verilen ve sonradan kesinleşen mahkûmiyet kararının ardından özgürlüğünden yoksun bırakılmasının adaletin acık inkarına dayandığı sonucuna varmıştır (Bölüm 245-308)”

Sözleşme Madde 3te yer alan İşkence Yasağı nasıl ihlal edilmiştir?

Mahkemeye göre; şartlı da olsa salıverilme imkânı sağlayan herhangi bir mekanizma veya hükümlünün durumunda meydana gelen gelişmeler ışığında alıkonulma işleminin haklılığının gözden geçirilmesine imkân veren bir düzenleme bulunmadığı hallerde; “böyle bir cezanın söz konusu madde gereklerine aykırı olduğunu” vurgulamaktadır. AİHM’si başta Öcalan (no. 2), Kaytan, Gurban/Türkiyeve Boltan/Türkiyekararlarını örnek göstermiştir.

AİHM’si Osman Kavala (2) davasında başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararının ve hükmedilen cezanın, TCK’nin anayasal düzene karşı işlenen suçları cezalandıran 312. maddesine dayandığını ve bu maddede düzenlenen suçun, şartlı salıverilme mekanizması ve ceza zamanaşımı sürelerinin uygulanmadığı suçlar arasında yer aldığını belirtmektedir.

Dolayısıyla başvurucu salıverilme yönünde herhangi bir beklentiden mahrumdur ve kişisel durumunda meydana gelebilecek değişiklikler veya oluşturduğu tehlikenin derecesi dikkate alınarak cezasının gözden geçirilmesine olanak veren herhangi bir iç hukuk mekanizması bulunmamaktadır. Bu koşullar altında Mahkeme, bu sebeple 3. Maddeyle bağdaşmazlığın daha sonraki bir hapis aşamasında değil,müebbet hapis cezası verildiği anda doğduğunu hatırlatmaktadır.”

AİHM’si Başvurucu Kavala’nın aralıksız özgürlüğünden yoksun bırakılma ve hükümle birlikte tutukluluk halinin devamının hak ihlali olmasının ötesinde, müebbet hapis cezası” verildiği anda Sözleşme’nin 3. Maddesine aykırı hareket edilerek işkence yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir.

İçinde bulunduğumuz durumun yaratılmış olması yapısal bozukluk ve adaletin açık inkarıdır.

Kararın birçok yönden öğretici yanlarını dikkate almamız çok daha önemli olmuştur.

Hukuk ve adalet yan yana gelince inkâr etmek fayda vermiyor!

Hukuk devleti ve adalet bazı mülahazalarla baltalanmamalıdır!

Temel insan hak ve özgürlüklerini inkâr etmekle, yargıçları suçlu görmekle, haklarında suç duyurusunda bulunmakla, olanlara susmakla, yargıyı araçsallaştırmakla, örtülü amaçlarla ve insan haklarını inkâr etmekle hukuk ve adaleti açıkça inkâr ederiz.

İnkârcı olmayalım... Tarafımız hukuktur, adalettir, insan haklarıdır.

İnkâr ederseniz yürüyen gerçeklerin inkâr edersiniz. Gerçekler, gerçektir!

Karar karardır ve hemen uygulanmalıdır. Yargının araçsallaştırılması; sadece bozulmanın, hukuk ve adaletin açık inkârı değil; toplumsal çürümenin ta kendisidir.

1 Yararlandığım AİHM’sinin bu kararını İngilizce aslına uygun olarak tam ve doğru bir şekilde tercüme ettiğini beyan eden Yeminli Tercüman Defne Orhun’a en içten teşekkürlerimle…

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Bianet sayfasına gidin.

bianet.org · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü