sondakika.com
Son Dakika

ADD Başkanı Bozkurt çerçeve yasayı Yeni Parti'den gelen 35 evet oyunun meşrulaştırdığını söyledi: 'Cami cemaati ve Kürt oyları ezberi doğru değil'

Cumhuriyet'in sorularını yanıtlayan ADD Genel Başkanı Hüsnü Bozkurt, Çerçeve Yasa'nın kabulü, CHP'nin komisyon kararı, PKK'nın silah bırakma tartışmaları ve yeni anayasa sürecine ilişkin görüşlerini paylaştı.

Fotoğraf: Cumhuriyet

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı (ADD) Hüsnü Bozkurt Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. - Çerçeve Yasa Meclis’te 467 kabul, 87 ret, 9 çekimser oyla geçti. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da bunu “daha önce görülmemiş bir destek” olarak nitelendirdi. Sizce bu kadar geniş bir mutabakat nasıl sağlandı?

Aslında soru şu: Mutabakat mı? Mecburiyet mi? Önce sürecin başına gitmemiz gerek.

Her ne kadar 22 Ekim 2024’te MHP liderinin terörist başına yaptığı çağrı ile başlamış görünse de, çok öncesinde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) var. ABD’nin 2002’de deklare ettiği, 2003 NATO Zirvesi’nde de Fas’tan Çin sınırına kadar bölgeyi yeniden dizayn etmeyi ve 22 ülkenin sınır ve rejimlerini değiştirmeyi hedeflediklerini belirttiği bir proje. Bunun haritası da ortaya kondu.

Dönemin başbakanı Erdoğan, defalarca BOP’un eş başkanı olduğunu söyledi. Türkiye’nin 23 ilinin ülkemizden koparılmasının, değerli maden ve mineral kaynaklarımız ile Dicle ve Fırat sularımızın ele geçirilmesinin hedeflendiği bu bölgeye haritada “Free Kürdistan” adı verildiği biliniyor. 2006’da CIA Türkiye masası şefi Paul Henze, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na verdiği raporda “Türkiye’nin bugünkü yapısıyla Amerikan çıkarlarına hizmet etmesi mümkün değil.

Ancak Başkanlık sistemine geçilerek federasyon amacına ulaşılabilir” dedi. 2013’te ilk çözüm süreci yaşandı. Hendek çatışmaları oldu, 793 şehit verdik.

2015 seçimlerinde AKP’nin oyu düştü, tek başına iktidar olamadı ve masa dağıldı. Ne Dolmabahçe kaldı, ne mutabakat. - İlk çözüm sürecinde de bugün olduğu gibi kamu görevlileri için soruşturma açılmayacağı koşulu vardı ama süreç bitince yargılama yapıldı... Aynı bugün olduğu gibi, “Kimse yargılanmayacak” diye bir madde vardı ama Sırrı Süreyya Önder üç yıl hapis yattı...

2013’te kesintiye uğrayan süreçten sonra 2016’da darbe kalkışması, 2017’de anayasa değişikliği referandumu yapıldı. 2.5 milyon mühürsüz oy geçerli sayıldı ve Henze’nin 2006’da dediği gibi Türkiye başkanlık sistemine geçti. Yasama, yürütme, yargı erkleri fiilen tek otoriteye bağlanınca süreç de kolaylaştı.

Komisyon kuruldu. Tüm uyarılara rağmen Sayın Özgür Özel yönetimindeki CHP komisyona girdi. Bu, bir hataydı. ‘CHP BÜYÜKLÜĞÜNE LAYIK YÖNETİLMELİ’ - Neden?

Çünkü ancak CHP girerse meşrulaşırdı o komisyon. Çünkü CHP, büyük doğmuş bir partidir. CHP derken bugünkü butlan CHP’sini değil, Atatürk’ün CHP’sini kastediyorum.

Dünyada kan ve ateş meydanlarında doğmuş, ilk kurultayını işgalci emperyalistlerin süngüleri gölgesinde Sivas’ta yapmış ve resmen kurulduktan 50 gün sonra bağımsız bir üniter ulus devlet, laik Cumhuriyet kurmuş başka bir parti yok. Bu nedenle CHP aldığı oydan bağımsız olarak büyük bir partidir ve büyütülmeye değil, büyüklüğüne layık yönetilmeye ihtiyacı vardır. İlk sorunuza döndüğümüzde tüm bu tabloda bir mutabakat değil, bir mecburiyet olduğu ortadadır.

Ve yazık ki Türkiye’deki mevcut siyaset kurumu, bu mecburiyete tabi olmuştur. - CHP komisyona katılmasaydı, Genel Kurul aşamasına da hiç gelinmez miydi? Hiç kuşkusuz. Birinci çözüm sürecinde olduğu gibi yine biterdi.

Birinci hata komisyona girilmesi oldu. Sonra arkası geldi. Nasıl dokunulmazlıkların kaldırılmasının faturası, asıl sorumlular görülmeksizin “Anayasaya aykırı ama evet” diyen, bugün de pişman olmadığını söyleyen Kılıçdraoğlu CHP’sine kesildiyse, yıllar sonra bu sürecin faturası da asıl sorumluları Erdoğan AKP’si ve Bahçeli MHP’si görülmeden Özel’in Yeni Parti’sine kesilebilir. - “Eşit yurttaşlık, barış, demokrasi” söylemleri öne çıkarılarak yasanın arkasında duruluyor...

Türkiye Cumhuriyeti zaten yurttaşların eşitliği esasyla kuruldu. Vahdettin’in “Paşa, bir millet var, koyun sürüsü. O sürüye bir çoban lazım.

O da benim” diyerek koyun yerine koyduğu Türkiye ahalisine Atatürk, hiçbir etnisite ya da inanç aidiyeti gözetmeden “Efendiler ve Ey Millet” diye seslendi. “Efendiler” dediği beyefendiler ve hanımefendiler, “Ey Millet” dediği de cumhuriyeti kuran Türkiye halkıdır. 10.

Yıl Nutku’na da “Yurttaşlarım” diye başlar. Ne “Ey millet” hitabı, ne de “Yurttaşlarım” seslenişi etnisite ya da inanç temelli bir ayrım içerir. Dolayısıyla cumhuriyet yurttaşları zaten eşittir.

Türk, üzümün salkımı, narın kabuğu gibi üst kimliktir. Atatürk milliyetçiliği; ırk, soy, kan değil, tarih, coğrafya ve kültür milliyetçiliğidir. Bugün dillerde pelesenk olan “Eşit Yurttaşlık” talebi, ayrıcalıklı yurttaşlık, anayasada etnisite temelli “kurucu unsur” tanımlanması talebidir. - Peki “Kürt sorunu” için sizin tanımınız nedir?

DEM Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları katıldığı bir programda “Diyorlar ki ‘Bunlar silah bırakacak, gelecek bizim aramızda normal insan gibi dolaşacak’. Yani orada kendini Kürt ile eşitlemek istemeyen, kendini üst kimlik, üstün kimlik olarak gören bir anlayış var. Kürt sorunu budur” dedi.

Hanımefendi, terör örgütüne katılıp devlete isyan etmiş, askere, polise, öğretmene, doktora ve millete kurşun sıkmış hainleri Kürt kökenli yurttaşlarımızla eşitliyor ve bu teröristlerin serbest bırakılmasına karşı çıkanların da kendilerini Kürt’le eşit görmediğini, Kürt’e tepeden baktığını söylüyor. Ört ki ölem... Bakınız “Kürt sorunu” diye ifade edilen ve asla tarif edilemeyen sorun: Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ulus devlet ve laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olmasını içlerine sindiremeyen, devletin nitelikleri ve ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü reddeden, ABD emperyalizminin güdümündeki bir grubun örgütlenerek ve belli devletlerce silahlandırılarak gerçekleştirdiği Türkiye’yi bölerek ayrı bir devlet kurma amaçlı terör eylemleridir.

Nitekim Tom Barrack, bu sürecin sonunda İran, Suriye, Irak ve Türkiye’deki Kürtlerin özgürlüklerine kavuşup birleşeceklerini ve kendi kaderlerini tayin edeceklerini söylüyor ve ekliyor “Zaten bu bölgede yüz yıldır Kürtlerin devlet olamaması bir talihsizliktir, bu sorun da çözülecektir ”. - Uluslararası sisteme dikkat çekerek “Mutabakat değil mecburiyet” dediniz “Hayır” diyenlerin mecburiyeti yok mu? Kurumsal olarak hayır diyen tek parti İYİ Parti. Onları kutluyorum.

Ama “Evet” 467 değil de 567 olsa ne fark ederdi ki? Orada önemli olan sonuca etkisi olmasa da Yeni Parti’nden gelen 35 “evet”tir. Mutabakat denmesini sağlayan odur.

Sayın Özel’in “Önerdiğimiz komisyona girmeyecek miyiz” demesiyle komisyon, “Ben ve yönetici arkadaşlarım evet diyeceğiz” demesiyle de yasa meşrulaşmış, mutabakattan söz edilmesi anlam kazanmıştır. ‘EVET, HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI’ - Neden gerek süreç gerek komisyon gerekse Genel Kurul görüşmeleri boyunca hep Yeni Parti’nin tavrı konuşuldu? Sebebi şu: Türkiye’de birçok kamuoyu araştırmasında “Kendinizi nasıl tanımlarsınız” sorusu yöneltildiğinde “Atatürkçüyüm”, “Cumhuriyetçiyim” ve “Milliyetçiyim” yanıtı veren vatandaşların oranı yüzde 65-70’ler düzeyinde. Bu Atatürkçü, Cumhuriyetçi, laik üniter ulus devlet yanlısı milyonlar çok uzun zamandır bir çıkış yolu, tutunacak bir dal arıyor.

Butlan CHP’sini terk eden yüz binlerce insan Yeni Parti’ye umut bağladı ve Yeni Parti’yi “Gerçek CHP”, “Atatürk’ün CHP’si” olarak kodladı. Atatürkçü, cumhuriyetçi, milliyetçi kitlelerin gözünde gerçek CHP, Yeni Parti oldu ve yönetimin kullandığı “evet” oyu bu kitlede bir hayal kırıklığı yarattı. Millet bunun Türkiye’yi bölme, BOP haritasını gerçekleştirme hedefine işlerlik katacak bir işlev göreceğini, barış ve demokrasiyle alakası olmadığını gördü ve Yeni Parti’nin “hayır” demesini bekledi, istedi. - Peki Yeni Parti yönetiminin “evet” demesindeki mecburiyet neydi?

Uzun süre iktidar olamamanın getirdiği “öğrenilmiş çaresizlik” sendromu denebilir. Oysa bunun 19 Mart sonrası muhteşem direniş sürecine milletin coşkulu katılımı ile aşılmış olduğu görülmeliydi. İki şehir efsanesi, iki ezber var: “Bir, Cami cemaatinden, iki; Kürtlerden oy almazsak iktidar olamayız”.

Bu ikisi de doğru değil aslında. Bu; namaz kılan bütün yurttaşları aynı dünya görüşüne sahip saymak, bütün Kürtleri de peşinen PKK’lı, DEM Parti’li, homojen bir kitle olarak görmektir. Ecevit 1973’de yüzde 36’yı, 1977’de yüzde 42’yi cami cami dolaşarak, etnikçilik yaparak almadı.

“Kürt sorunu yoktur, bu bir PKK terörü sorunudur, ağa maraba düzeni, aşiret düzeni sorunudur” dediği halde aldı. “Ne ezilen ne ezen insanca hakça bir düzen”, “Toprak işleyenin su kullananın” diyerek, doğru politikalarla halka ulaşmayı becererek aldı. ‘YENİ PARTİ MİLLETE ULAŞMAYI BAŞARACAK’ Şunu da söylemeliyim; Atatürk’ün “Partide bir yanlış, bir eksik gördüğünüz zaman mutlaka eleştirin. Eleştirmenin mahzuru eleştirmemekten çok daha azdır” sözü doğrultusunda bunları dillendirirken eleştirinin dozunu kaçırmamak, kişiselleştirmemek ve partiyi yıpratma noktasına taşımamak gerektiğini düşünüyorum.

Yeni Parti elbette yaşananları değerlendirerek yoluna devam edecek, güçlü demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına dayalı hukuk devleti, liyakat esaslı devlet yönetimi, adil bir ekonomik düzen, toplumcu sağlık ve eğitim politikaları, onurlu ve gerçekçi bir dış politika, siyaset ve tarikat vesayetinden arındırılmış bir devlet yapısı ve gelir dağılımında adalet gibi politikalarla millete ulaşmayı başaracaktır. - PKK’nın silah bırakacağı söyleniyor, silah bırakacaklar mı, diyelim ki bıraktılar, amaçlarından vazgeçecekler mi? Erdoğan 50 bin tır silahın ABD’den PKK, PYD, YPG’ye verildiğini söyledi. Silah, veren “bırak” demeden bırakılabilir mi?

Bunlar beş yaşında çocuğu kandırmak için uzatılan elma şekeri. Silah bırakmayacak, amaçlarından da vazgeçmeyeceklerdir. Çünkü kendi iradeleriyle hareket etmiyorlar.

KCK ve bütün uzantıları emperyalizmin aparatlarıdır. - Meclis’te çoğunluk sağlandı ancak millet tepkili. Bunun sandıkta bedeli ne olur? Yasanın sahibi elbette AKP-MHP ittifakıdır.

Ama ısrarlı takipçi ve destekçisinin ABD olduğu, ABD'nin amacının da Lozan’ı ve üniter ulus devleti yok ederek, BOP’u hayata geçirmek olduğu kendi ifadeleriyle sabittir. Maalesef bu görülemedi. Millet bunun PKK’ya af yasası olduğunun farkında ve ezici çoğunluğuyla Meclis’teki 467 vekil gibi düşünmüyor.

Uğur Mumcu’nun dediği gibi; Türkiye’de Atatürkçülüğü ve Milliyetçiliği yadsıyan, laik cumhuriyetten ve ulus devletten yana olmayan bir sol başarıya ulaşamamıştır, ulaşamaz. ‘ALİ RIZA PAŞA OLMA GÜNÜYDÜ’ Yasanın geçtiği 10 Ağustos, Osmanlı vatanını yani Türkiye’yi parçalayan, milleti esir ve perişan eden Sevr’in yıldönümüydü. 22 Temmuz 1920’de Vahdettin 43 üyeli Saltanat Şurası’nı topladı. Vahdettin’in işaretiyle Damat Ferit kalktı, “Anlaşmayı kabul edenler ayağa kalksın” dedi.

Bir kişi hariç herkes ayağa kalktı. O bir kişi, Topkapılı Topçu Feriki Müşir Ali Rıza Paşa idi. Damat Ferit yanaşıp “Paşam, yalnız kaldınız” deyince Paşa “Ziyanı yok, ben Türk milletiyle beraberim” yanıtı verdi.

Genel Kurul’da PKK’ya af yasasının oylandığı gün Ali Rıza Paşa olabilmek, “Ziyanı yok. Ben Türk milletiyle beraberim” diyebilmek günüydü. - Geç mi kalındı, bundan sonra bir şey yapılamaz mı? Siyasette bir şeyler yapmak için hiçbir zaman geç değildir.

Ok yaydan çıktı ama bundan sonra doğru tavır alınabilir. Ancak, “eşit yurttaşlık, Kürt sorunu, ana dilde eğitim” ezberleriyle gidildiği sürece sonuç alınması da, millete kabul ettirilmesi de mümkün değildir. Sevr Anlaşması da imzalanmıştı ama sonra Atatürk Sevr’i imzalayanları, onaylayan 42 kişiyi ve Vahdettin’i vatan haini ilan etti.

10 Ağustos 2026’da Meclis, Gazi unvanına sırtına dönmüştür, bu yasa Meclis’i “Gazi Meclis” yapan, Birinci Meclis’in kahraman mebuslarının kemiklerini sızlatmıştır. Bu karar, bir barış ve demokrasi kararı değil, Batı emperyalizmine teslimiyet kararı olmuştur. - Bunun “ilk adım” olduğu söyleniyor... İlk adım olduğunu Tom Barrack’tan terörist başına, iktidar sözcülerinden DEM başkanlarına, Kandil’den Oslo’ya söyleyen söyleyene.

Ama bu ilk adım ile varılmak istenen hedefi en net belirten Barrack ve “Kurucu önder” İlan edilen terörist başı. Hedefin, siyasal İslamcı karşı devrim güçleri ve etnik ırkçı ayrılıkçı güçlerin ABD patronajında oluşturacakları üçlü ittifakla laik üniter ulus devletimizin çok uluslu, çok dilli, çok hukuklu, teokratik temelli bir federatif devlete dönüştürülerek parçalanması ve milletimizin etnisiteler temelinde bölünmesi olduğunu açık açık söylüyorlar. Yetmez mi? - Sürecin 400 oyu aşarak yasalaşmasıyla yeni anayasa konusu da hemen açıldı.

Bu süreci yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte düşündüğünüzde ne öngörüyorsunuz? Yasa PKK’yı meşrulaştırıyor, devleti terör örgütü ile eşitleyip Öcalan’ı tüm Kürtlerin lideri, DEM’i de tüm Kürt kökenli vatandaşların siyasi temsilcisi yapıyor. Böylelikle Türkiye’deki tüm Kürt kökenli yurttaşları PKK-DEM taraftarı olarak gösteriyor ve aynı zamanda referandumsuz yeni anayasa ve Erdoğan’ın yeniden seçilmesi için Meclis çoğunluğunu garanti altına alıyor, şimdilik tabii.

Yasa ile yeni anayasanın önü açıldı, Erdoğan’ın adaylığı kesinleşti ve erken seçim mümkün hale geldi denebilir ve böyle ilerleneceği de anlaşılıyor. - İlk çözüm sürecinde AKP’nin oyları düşmüş ve süreç sonlanmıştı. Yine böyle bir ihtimal görüyor musunuz? Bu yasa resmi gazetede yayınlanacaktır.

Uygulanmaya da girecektir. Ama Türk milleti bunu kabul etmemiştir, etmeyecektir. Ben Türk milletinden asla umudumu kesmem.

Sevr’den sonra Mustafa Kemal’in arkasına düşüp, düzenli ordu kurup 1921 Ocak’ında Birinci İnönü, Nisan’ında İkinci İnönü, Ağustos’unda Sakarya, 1922 Ağustos’unda da Dumlupınar’la vatanını kurtarmış bir yüce millet var. Mustafa Kemal’le yürümeyi bilen bu millet, şimdi de doğru sesi duyduğu zaman onunla beraber olacaktır. Doğru sesi duymuyorsa haykıran bir evladını da mutlaka çıkaracaktır. ‘KADROLAŞMAYA ENGEL OLMAYAN SUÇ İŞLİYOR’ - Çerçeve yasanın hemen arkasından Süleymancılara karşı operasyon yapıldı.

Bunun nedeninin tarikatın AKP’ye karşı tutumu olduğu yönünde yorumlar da var. Siz nasıl okuyorsunuz? Türkiye bir hukuk devletidir.

30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı yasa yürürlüktedir. Bu yasaya göre; bütün tarikatlar ve benzeri yapılar, bunların şeyh, derviş, mürit, dede, çelebi, halife, hocaefendi, seyit gibi ünvan ve sıfatları ile sosyal, kültürel, siyasi ve ticari her türlü faaliyetleri kanunen yasaktır, yargı takibine ve cezai yaptırıma tabidir. Hal bu iken “şeyhi” ölen bir tarikatın yeni “şeyhi” cenaze töreninde devlet erkanının önünde duyurulabiliyor, bu yasaklı yapılar Milli Eğitim Bakanı tarafından, hem de TBMM kürsüsünde STÖ olarak takdim edilip anayasa suçu işlenebiliyor, kimi iktidar partisi milletvekilleri tarikatların elbette örgütleneceklerini, güçleneceklerini, ticaret yapacaklarını ve devlette söz sahibi de olacaklarını söyleyebiliyor.

Esasen iktidarının 24. yılını sürdüren AKP’nin bir tarikatlar koalisyonu olduğu da bizzat kendileri tarafından ifade ediliyor. Nitekim 13 yıl “Ne istediler de vermedik” dedikleri Nurcular tarikatı kolu Fethullah Gülen cemaatinin devlette nasıl ka dolaştığı, holdingleştiği, büyük parasal güce kavuştuğu ve FETÖ olup darbeye kalkıştığı da biliniyor. Bu alçak girişimin bile diğer tarikatlarla birlikteliğin sürdürülmesine engel olmadığı da ortada.

Nakşibendi tarikatının bir kolu olan Süleymancılar’ın da diğerlerinden farkı yok. Onlar da devlet yöneticilerinin gözleri önünde yurtlarla, kurslarla yayılmış, holdingleşmiş, binlerce mürit, yüz milyarlarca liralık servet biriktirebilmişlerdir. Şimdi, tam da Çerçeve Yasa’nın kabulü ertesinde bu yapıya dönük yargı operasyonu elbette manidar.

Tıpkı yasa konuşulurken gündeme giren Uğur Mumcu, Muhsin Yazıcıoğlu, Gülistan Doku, Rojin Kabaiş dosyaları gibi... Ama asıl dikkat çeken alelacele yapılan operasyonun dini yapıyla ilişkili olmadığı açıklamasıdır. Yani deniliyor ki, “Sakın endişe etmeyin, bu sadece mali bir operasyondur, sizin dini faaliyetlerinizle ilgisi yoktur, onlara aynen devam edebilirsiniz”.

Tek başına bu bile ülkemizin geldiği yeri gösteriyor. Bu yapının hangi siyasi kuruma yakın ya da uzak olduğunun hiç önemi yok. Asıl önemli ve tehlikeli olan, bu ve benzeri onlarca yasadışı, laik Cumhuriyet düşmanı, milletimizin temiz ve kutsal inanç dünyalarnı istismar eden yapılanmaların varlık ve faaliyetlerini sürdürmelerine engel olunmaması.

Unutulmamalıdır ki bütün bakanlar ve devlet adına yetki kullananlar hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı kalacaklarına ve anayasaya sadakatten ayrılmayacaklarına büyük Türk milleti önünde namus ve şerefleri üzerine ant içti. Son söz; Türkiye bir hukuk devleti ise, bu yapıların örgütlenmelerine, faaliyetlerine, ticaretlerine ve devlette kadrolaşmalarına engel olmayan tüm yetkililer suç işliyor. PORTRE 1951’de Çanakkale’ de doğdu.

İlk ve orta öğrenimini Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinde tamamladıktan sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Konya Asker Hastanesi’nde KBB Uzmanı olarak görev yaptı. 1987’de askerlikten istifa ettikten sonra SHP’de siyasete başladı.

SSK Konya Hastanesi’nde Başhekimliği görevini yürüttü, Refahyol hükümetince görevden alınması üzerine memuriyetten ayrılıp CHP’de siyasi yaşamına devam etti. 1994’te ADD Konya şubesi kurucuları arasında yer aldı. CHP Konya İl Başkanı ve Kurultay delegesi oldu.

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde CHP Konya Milletvekili seçildi. 2 Ekim 2021’de ve 7 Haziran 2024’te ADD Genel Başkanı seçildi.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Cumhuriyet sayfasına gidin.

www.cumhuriyet.com.tr · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü