İnsanın da öteki hayvanlar gibi doğuştan, birtakım yönsemeleri, içgüdüleri vardır. Korkulu yerlerden kaçması, beslenmesi, üremesi, yavrularını koruması; özetle, yaşamak istemesi hakkıdır. Tek başına yaşadığı düşünülen böyle bir insanın yaşaması da zorunludur ve kendini hayat kavgasının gidişine kaptırarak, hiçbir AHLAK kaygısı duymadan yaşayabilir de.
Fakat insan, sosyal bir hayvandır. Yani, daima toplum halinde yaşamıştır. Toplumlar da varlıklarını korumak, birlikte yaşayabilmek için bazı davranışlarını ötekilerinden üstün tutmuşlar, böylece bireyin biyolojik gereksemeleriyle ilgisiz görünen birtakım kurallara bağlanmışlardır.
En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün toplumlarda var olan bu kurallar, toplu yaşamanın zorunlu bir koşuludur. O halde, insan toplumu olan her yerde bir AHLAK’lı yaşayış vardır. Fakat, ilk insanlar için AHLAK problemi yoktur.
Toplumun ortaklaşa yaşama kurallarına uymakla, bilinçsiz de olsa görevlerini yaptıklarına inandıklarından, ilkel bireylerin bir AHLAK kaygıları da yoktu. Fikir bakımından gelişmeyen insanlarda duygular da gelişmeyeceğinden, AHLAK problemi üzerinde düşünme, fikirce olgunlaştıkça gerçekleşmiştir. SOSYOLOJİ gösteriyor ki AHLAK kuralları, toplumdan topluma ve zamandan zamana değişmektedir.
Birbiriyle ilişkide bulanan toplumlar, eşya ve teknoloji ile birlikte, bazı tinsel (ruhsal) değerleri de değiştirdiler. Değişen yaşama kuralları karşısında, ZEKÂSI ve BİLGİSİ gelişen insan, kendi içinden de AHLAKLI yaşayış için bazı yargıların geldiğini duyarak bunları uzlaştırmak istedi ve AHLAK problemi üzerinde düşünmek zorunda kaldı. AHLAKLI yaşamın iki kaynağı ve görünüşü vardır: 1- OBJEKTİF YÖN: Toplumda gerçekleşmiş olan gelenekler, görenekler ve hukuk kuralları.
2- SÜBJEKTİF YÖN; VİCDAN: Bireyde gerçekleşen görev, hak ve sorumluluk duyguları ile iyi ve kötü, doğru ve yanlış hakkındaki değer yargıları. VİCDAN’a, kişiselleştirilerek içselleştirilmiş AHLAK da diyebiliriz. *** Yukarıdaki genel bilgilerden sonra, “Ahlak, Vicdan, Felsefe, Siyaset ve İktidar” konularında İLK olarak DEMOKRATİK SİYASAL İKTİDAR’ın görevi ile ilgili bir soru sorarak düşünmeye başlamak istiyorum: Bir Demokratik Siyasal İktidarın görevi, toplumdaki AHLAKİ KURALLARI ve VİCDANİ YARGILARI geliştirmek, onları gerçeğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, laikliğe, kardeşliğe, iyiye, doğruya, güzele, barışa, dayanışmaya ve adalete doğru yönlendirmek değil midir? İKİNCİ Felsefe (Siyaset?) sorusu olarak şunu sormak istiyorum: Bir iktidar, bu AHLAKİ ve VİCDANİ görevine rağmen, toplumun AHLAK KURALLARINA ve bireyin VİCDAN YARGILARINA karşı eylemlerde bulunuyorsa halk ve millet olarak, toplum ile vatandaş ve seçmen olarak birey ne yapmalıdır?
Felsefe ve siyaset işte tam bu noktada kesişir: ÇÜNKÜ YANIT, SENİN HEM BEYNİNDE HEM YÜREĞİNDE YANİ KİŞİLİĞİNDE, HEM AHLAKINDA HEM DE VİCDANINDADIR EY OKUR! (Bu yazı, ister hapiste olsun, ister dışarıda, “Ahlaklı olan ve vicdanının sesini dinleyen” HERKES için, ahlâklı ve vicdanlı bir toplum ve onun iktidarı için yazılmıştır!