Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 17 yargıçlı Büyük Dairesi, 25 Ağustos 2026’da açıkladığı Kavala/Türkiye (No. 2) kararında, Osman Kavala hakkında 2019’dan sonra sürdürülen ceza yargılamasını, tutukluluğunu, Gezi Davası’ndaki mahkûmiyetini ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını bir bütün olarak değerlendirdi.
AİHM Büyük Daire’den ikinci Kavala kararı: “Derhal serbest bırakılmalı”
Başvuru numarası 2170/24 olan karar, AİHM’nin Osman Kavala hakkında verdiği önceki iki karardan farklı bir hukuki inceleme içeriyor. Büyük Daire bu kez yalnızca önceki kararların uygulanıp uygulanmadığını değil, mahkûmiyetle sonuçlanan ceza yargılamasının adilliğini, Kavala’nın ifade ve barışçıl toplanma özgürlüklerine yapılan müdahaleyi, 2019’dan sonraki özgürlükten yoksun bırakmanın hukukiliğini ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının niteliğini doğrudan inceledi.
- İfade özgürlüğünü güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesinin,
- Barışçıl toplanma özgürlüğünü güvence altına alan 11. maddesinin,
- Adil yargılanma hakkına ilişkin 6/1. maddesinin,
- Çzgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5/1. maddesinin,
- Sözleşme’de izin verilen sınırlamaların başka amaçlarla kullanılmasını yasaklayan 18. maddenin; 5/1, 6/1, 10 ve 11. maddelerle bağlantılı olarak,
- Koşullu salıverilme veya cezanın gözden geçirilmesi imkânı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası nedeniyle 3. Maddenin ihlal edildiğine hükmetti.
Karar, Büyük Daire kararı olduğu için açıklanmasıyla birlikte kesinleşti. Mahkeme, Türkiye’nin Kavala’yı “mümkün olan en erken tarihte” serbest bırakmasını, mahkûmiyetin bütün sonuçlarını ortadan kaldırmasını ve benzer ihlallerin tekrarlanmaması için bireysel ve genel tedbirler almasını istedi. Kararda, Kavala hakkındaki mahkûmiyetin Sözleşme hukuku bakımından “hükümsüz ve geçersiz” kabul edilmesi gerektiği de açıkça belirtildi.
Aynı dosyaya ilişkin üç ayrı Strasbourg süreci
Kavala/Türkiye (No. 2) kararını doğru değerlendirebilmek için AİHM önündeki üç ayrı süreci birbirinden ayırmak gerekiyor.
AİHM, 10 Aralık 2019 tarihli ilk Kavala/Türkiye kararında, Kavala’nın Gezi Parkı olayları ve 15 Temmuz darbe girişimiyle bağlantılı suçlamalar nedeniyle tutuklanmasını incelemişti.
Mahkeme, Kavala’nın suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığını; suçlamaların önemli ölçüde insan hakları savunuculuğu, sivil toplum çalışmaları, gazeteciler ve uluslararası kuruluşlarla temaslar gibi Sözleşme’nin koruduğu faaliyetlere dayandığını belirledi.
Bu kararda AİHS’nin 5/1 ve 5/4. maddeleri ile 5/1. maddeyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiğine hükmedildi. AİHM, özgürlükten yoksun bırakmanın Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaç taşıdığını, bu amacın Kavala’yı insan hakları savunucusu olarak susturmak olduğunu tespit etti ve Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.
Karar 11 Mayıs 2020’de kesinleşti ve uygulanmasının denetlenmesi için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne gönderildi.
Kavala’nın serbest bırakılmaması üzerine Bakanlar Komitesi, 2 Şubat 2022’de AİHS’nin 46/4. maddesi uyarınca Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlattı. Bu olağanüstü prosedürde AİHM’den, Türkiye’nin 2019 tarihli bağlayıcı karara uyup uymadığını belirlemesi istendi.
AİHM Büyük Dairesi, 11 Temmuz 2022’de Türkiye’nin 46/1. maddeden doğan karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti. Mahkemeye göre Kavala hakkında sonradan kullanılan suçlamalar esaslı yeni olgulara dayanmıyor, daha önce incelenmiş ve yetersiz bulunmuş delillerin farklı suç adları altında yeniden nitelendirilmesinden oluşuyordu.
2022 kararı yeni bir bireysel başvurunun esası hakkında verilmiş bir ihlal kararı değildi. İncelemenin konusu, 2019 kararının iyi niyetle uygulanıp uygulanmadığıydı.
Kavala, 18 Ocak 2024’te yaptığı yeni bireysel başvuruda 2019 kararından sonraki gelişmeleri AİHM’ye taşıdı. Başvuru, AİHM’nin İkinci Bölümü’ne verildi. İkinci Bölüm bünyesindeki Daire, 16 Aralık 2025’te AİHS’nin 30. maddesi uyarınca yargılama yetkisini Büyük Daire lehine bıraktı.
Büyük Daire, 25 Mart 2026’da duruşma yaptı ve kararını 25 Ağustos 2026’da açıkladı. Bu başvurunun konusu, önceki kararların uygulanmasının ötesine geçerek Kavala’nın mahkûmiyeti, yargılamanın bütünü ve devam eden özgürlükten yoksun bırakılmasıydı.
Osman Kavala: AYM ve AİHM kararlarına uyulmaması buzdağının görünen yüzü
Kavala, 18 Ekim 2017’den beri kesintisiz olarak özgürlüğünden yoksun bırakılıyor.
Başlangıçta kendisine Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 312. maddesi uyarınca Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı olarak hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs; TCK’nin 309. maddesi kapsamında ise anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamaları yöneltildi.
İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat 2020’de Kavala’yı ve birlikte yargılandığı sekiz kişiyi Gezi Davası’nda beraat ettirdi ve Kavala’nın tahliyesine karar verdi. Mahkeme, telefon dinleme kayıtlarının hukuka uygun delil sayılamayacağını, MASAK raporunun Gezi olaylarının finanse edildiği iddiasını desteklemediğini ve mahkûmiyet için yeterli, somut ve kesin delil bulunmadığını belirtti.
Ancak tahliye kararı Kavala’nın fiilen serbest bırakılmasıyla sonuçlanmadı. Aynı gün yeniden gözaltına alındı; ertesi gün TCK 309 kapsamındaki suçlama nedeniyle, 9 Mart 2020’de ise siyasi veya askerî casusluk suçlamasıyla yeniden tutuklandı.
Beraat kararı 22 Ocak 2021’de istinaf tarafından kaldırıldı. Farklı dosyaların birleştirilmesi, ayrılması ve farklı ağır ceza mahkemelerine gönderilmesinin ardından İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2022’de Kavala’yı TCK 312 kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm etti. Casusluk suçlamasından ise beraat kararı verdi.
Mahkûmiyet 28 Aralık 2022’de İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, 28 Eylül 2023’te Yargıtay tarafından onandı.
Başvurucunun şikâyetleri ve hükümetin savunması
- 2019 kararından sonra özgürlüğünden yoksun bırakılmasının keyfî biçimde sürdürüldüğünü,
- Aynı olguların farklı suçlamalar altında kullanıldığını,
- Sözleşme’nin koruduğu sivil toplum faaliyetlerinin suç deliline dönüştürüldüğünü,
- Mahkûmiyetin öngörülebilir bir hukuki temeli bulunmadığını,
- Yargılamanın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yürütülmediğini,
- Savunma tanıklarının dinlenmediğini ve savunmanın temel itirazlarının etkili biçimde incelenmediğini,
- Ağırlaştırılmış müebbet cezasının koşullu salıverilme veya gözden geçirme imkânı sunmadığını,
- Ceza soruşturması, tutukluluk ve mahkûmiyetin kendisini cezalandırma ve susturma amacı taşıdığını ileri sürdü.
Hükümet ise öncelikle, Kavala’nın Anayasa Mahkemesi (AYM) önündeki iki bireysel başvurusu sonuçlanmadığı için iç hukuk yollarının tüketilmediğini savundu.
Esas bakımından Hükümet, Kavala’nın barışçıl sivil toplum faaliyetleri nedeniyle değil, Gezi Parkı olaylarının örgütlenmesi, yönlendirilmesi ve finansmanına katıldığı ve ortaya çıkan şiddetle bağlantılı olduğu gerekçesiyle yargılandığını ileri sürdü. TCK 312’nin açık ve öngörülebilir olduğunu, delillerin ulusal mahkemelerce hukuka uygun biçimde değerlendirildiğini, yargılamanın bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde yürütüldüğünü ve mahkûmiyet sonrası özgürlükten yoksun bırakmanın yetkili bir mahkeme kararına dayandığını belirtti.
AİHS’nin 35/1. maddesi uyarınca bir başvurucunun Strasbourg’a gitmeden önce kullanılabilir ve etkili iç hukuk yollarını tüketmesi gerekiyor. Bu kural, ulusal makamların iddia edilen ihlali öncelikle kendi hukuk düzenleri içinde giderme imkânı bulmasını amaçlıyor.
AİHM, AYM’ye bireysel başvurunun Türkiye bakımından ilke olarak etkili bir iç hukuk yolu olduğunu yeniden teyit etti. Dolayısıyla Büyük Daire, AYM bireysel başvurusunun genel olarak etkisiz hâle geldiği sonucuna varmadı.
Bununla birlikte Mahkeme, Kavala Davası’nın olağanüstü koşullarını birlikte değerlendirdi:
- Kavala sekiz buçuk yılı aşkın süredir kesintisiz olarak özgürlüğünden yoksundu.
- Mevcut olağan ve olağanüstü hukuk yollarını uzun yıllar boyunca düzenli ve açık biçimde kullanmıştı.
- AİHM’nin 2019 ve 2022 tarihli bağlayıcı kararları uygulanmamıştı.
- Ulusal düzeydeki beraat ve tahliye kararı Kavala’nın fiilen serbest bırakılmasını sağlamamıştı.
- 9 Haziran 2022 tarihli AYM başvurusu dört yıldan uzun süredir sonuçlandırılmamıştı.
- 24 Ekim 2023 tarihli ikinci başvuru iki yıl dokuz aydan uzun süredir bekliyordu.
- İlk başvuru 25 Temmuz 2023’te AYM Genel Kurulunun gündemine alınmış, ancak inceleme ertelenmişti.
Büyük Daire, kişi özgürlüğünün söz konusu olduğu ve daha önce verilmiş bağlayıcı AİHM kararlarının uygulanmadığı bu özel bağlamda gecikmelerin açıkça aşırı olduğuna karar verdi. AYM’nin “usuli hareketsizliği”, başvurucuya sağlanan korumayı teorik ve görünüşte kalan bir hakka dönüştürmüş; zamanında giderim elde etme ihtimalini ciddi biçimde zayıflatmıştı.
Bu nedenle Kavala’nın AYM kararını beklememiş olması başvurusunun kabul edilebilirliğine engel sayılmadı. Büyük Daire, vardığı sonucun yalnızca bu davanın özel koşullarıyla sınırlı olduğunu ve AYM bireysel başvurusunun genel etkililiğini ortadan kaldırmadığını özellikle vurguladı.
AİHM, Can Atalay ve Tayfun Kahraman kararlarında bazı ceza mahkemelerinin AYM kararlarını uygulamamasına da dikkat çekti. AYM kararlarının yerine getirilmesinin bireysel başvuru hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu; alt derece mahkemelerinin bağlayıcı kararları etkisizleştirmesinin hukuk devleti, hukuki güvenlik ve temel hakların yargısal korunması bakımından ciddi sonuçlar doğurduğunu belirtti.
Buna karşılık, ceza yargılamasının genel olarak makul sürede tamamlanmadığına ilişkin 6/1. madde şikâyeti kabul edilemez bulundu. AİHM, 2024’te yapılan yasal değişiklikle Tazminat Komisyonu’na doğrudan başvuru imkânı getirildiğini ve Kavala’nın bu yolu kullanması gerektiğini değerlendirdi.
Sivil toplum faaliyetleri ağır bir suçun unsuru yapılamaz
AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin 10. madde ile barışçıl toplanma özgürlüğüne ilişkin 11. maddeyi birlikte inceledi.
Büyük Daire’ye göre Kavala’ya isnat edilen eylemlerin önemli bir bölümü;
- Kamusal tartışmalara katılma,
- Sivil toplum girişimlerine destek verme,
- Toplantıların düzenlenmesine yardımcı olma,
- İnsan hakları ihlallerini belgeleme,
- Kamuoyunu ilgilendiren bilgi ve görüşleri yayma,
- Akademisyenler, gazeteciler, diplomatlar ve uluslararası kuruluşlarla görüşme,
- Göz yaşartıcı gaz kullanımını eleştirme,
- Kültürel etkinlikler ve belgesel çalışmaları yürütme,
- Barışçıl gösterilere maddi, lojistik veya fikrî destek sağlama gibi faaliyetlerden oluşuyordu.
Mahkeme, bu faaliyetlerin niteliği gereği ifade ve barışçıl toplanma özgürlüklerinin koruma alanına girdiğini belirtti. İnsan hakları savunucuları ile kamu yararını ilgilendiren konularda çalışan sivil toplum örgütlerinin, basına benzer şekilde “kamusal gözetim” işlevi yerine getirdiğini ve güçlü bir korumadan yararlanması gerektiğini vurguladı.
Hükümet, Gezi Parkı gösterileri sırasında şiddet olaylarının yaşanmasının Kavala’nın faaliyetlerini Sözleşme koruması dışına çıkardığını ileri sürmüştü. Büyük Daire bu savunmayı kabul etmedi.
AİHM içtihadına göre bir gösteride üçüncü kişiler tarafından münferit şiddet olayları gerçekleştirilmesi, kendi niyeti ve davranışı barışçıl olan kişilerin toplanma özgürlüğünü ortadan kaldırmıyor. Kavala’nın şiddete doğrudan katıldığı, şiddeti teşvik ettiği veya şiddet eylemlerini benimsediği ortaya konulmamıştı.
TCK 312 öngörülemez biçimde genişletildi
TCK 312’deki suçun oluşması, hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya ya da görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye yönelik bir teşebbüsü gerektiriyor.
- Kavala’nın bizzat şiddet eylemi gerçekleştirdiğini,
- Şiddet emri veya talimatı verdiğini,
- Şiddete çağrı yaptığını,
- Belirli bir şiddet olayıyla Kavala’ya isnat edilen belirli bir eylem arasında nedensellik bağı bulunduğunu ortaya koymadı.
Mahkûmiyet bunun yerine, Kavala’nın Gezi hareketinin planlanması, örgütlenmesi ve yönlendirilmesinde “stratejik” veya “belirleyici” bir rol üstlendiği varsayımına dayandırıldı. Gösteriler sırasında üçüncü kişilerce gerçekleştirilen şiddet eylemleri, doğrudan veya kasıtlı bir bağ kurulmadan Kavala’ya yüklendi.
AİHM’ye göre ulusal mahkemeler, kişisel ceza sorumluluğunu belirlemek yerine Kavala’nın faaliyetlerini ve Gezi olaylarını genel bir bağlam içinde topluca değerlendirmişti. Tek başına suç oluşturmayan ve Sözleşme’nin koruduğu sivil toplum faaliyetleri, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla karşılanan son derece ağır bir suçun maddi unsuruna dönüştürülmüştü.
Ulusal mahkemelerin askerî müdahaleler ve silahlı bağlamlarla ilgili içtihatları, bir sivilin gösteriler ve sivil toplum çalışmaları kapsamındaki faaliyetlerine uygulaması da Büyük Daire’ye göre öngörülebilir değildi.
Mahkeme, Gezi olaylarındaki şiddet ile Kavala’ya kişisel olarak isnat edilen eylemler arasında bir nedensellik bağı kurulmadığını; ulusal makamların böyle bir bağ kurmaya dahi çalışmadığını kaydetti.
Bu nedenle TCK 312, Kavala’nın durumunda kapsamı öngörülemez biçimde genişletilerek uygulanmış ve keyfî müdahaleye karşı gerekli asgari korumayı sağlamamıştı. Müdahale, 10. ve 11. maddeler anlamında “kanunla öngörülmüş” sayılamazdı.
Büyük Daire bu tespitin ardından müdahalenin meşru bir amaç taşıyıp taşımadığını veya demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını ayrıca incelemeye gerek görmedi. 10. ve 11. maddelerin ihlal edildiğine hükmetti.
AİHM, barışçıl protestolara lojistik, maddi veya fikrî destek sunan kişilerin ağırlaştırılmış müebbet hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakılmasının yalnızca insan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri üzerinde değil, kamusal tartışmalara ve barışçıl gösterilere katılmak isteyen bütün yurttaşlar üzerinde caydırıcı etki yaratacağını belirtti.
Ulusal mahkemelerin yaklaşımı, gösterilerin kenarında meydana gelen sınırlı şiddet olaylarının sonradan bütün toplumsal harekete ve onun destekçilerine yüklenmesi riskini doğuruyordu. Büyük Daire’ye göre bu sonuç, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik ilkeleriyle bağdaşmıyordu.
AİHM, Kavala’nın adil yargılanma hakkına ilişkin şikâyetlerini yargılamanın bütünü üzerinden ve eksikliklerin birikimli etkisini dikkate alarak değerlendirdi.
Mahkeme, bir temyiz mahkemesi gibi ulusal mahkemelerin delil değerlendirmesinin yerine kendi değerlendirmesini koymadığını hatırlattı. Ancak ceza hukukunun uygulanması açıkça keyfî hâle geliyor, savunmanın belirleyici iddiaları yanıtsız bırakılıyor ve yargılamanın sonucu açıkça makul olmaktan çıkıyorsa, sorun yalnızca ulusal hukukun yorumlanması olmaktan çıkıp AİHS’nin 6. maddesi kapsamına giriyordu.
2019’da belirlenen eksiklikler giderilmedi
AİHM’nin 2019 tarihli kararında, Kavala hakkındaki suçlamaların açıkça inandırıcılıktan uzak olduğu ve tutuklama için makul şüphe bulunmadığı tespit edilmişti.
Bu nedenle ulusal mahkemelerin yargılama aşamasında yapması gereken, ilk suçlamalardaki eksiklikleri yeni, sağlam ve ispat gücü yüksek delillerle gidermekti. Kavala’nın faaliyetlerinin şiddet olaylarına nasıl yol açtığını, şiddeti nasıl teşvik ettiğini veya mümkün kıldığını somut biçimde açıklamaları gerekiyordu.
- Suçlamaların özü değişmedi.
- İlk suçlamaları destekleyecek nitelikte yeni ve belirleyici delil gösterilmedi.
- Kavala’nın faaliyetleriyle şiddet olayları arasında somut bağ kurulmadı.
- Suçun gerektirdiği cebir ve şiddet unsuru kişiselleştirilmedi.
- Kavala’nın hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırma kastına sahip olduğu gösterilmedi.
18 Şubat 2020 tarihli beraat kararında telefon dinlemelerinin hukuka aykırı olduğu, MASAK raporunun finansman iddiasını doğrulamadığı ve mahkûmiyet için somut ve kesin delil bulunmadığı belirtilmişti. Daha sonraki mahkûmiyet kararları, bu gerekçeleri etkisizleştirecek yeni deliller veya ikna edici bir hukuki açıklama ortaya koymadı.
Savunma tanıkları kalıplaşmış gerekçeyle reddedildi
Kavala’nın avukatları, Gezi olayları sırasında görevde bulunan iki eski bakanın tanık olarak dinlenmesini istedi. Bu tanıkların, Kavala’nın kamu makamlarıyla temaslarının niteliğini ve olaylar sırasında yürütülen diyaloğu açıklayabileceği belirtildi.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, tanıkların dinlenmesinin “yargılamaya bir şey katmayacağı” şeklindeki genel bir gerekçeyle talebi reddetti. İstinaf ve Yargıtay da savunmanın bu temel itirazını etkili biçimde değerlendirmedi.
Büyük Daire, önemli savunma tanıklarının dinlenmemesini dengeleyecek yeterli bir usuli güvence bulunmadığı sonucuna vardı.
AİHM’ye göre mahkûmiyet, Kavala’ya kişisel olarak isnat edilebilecek somut eylemler yerine bağlamsal ve yeterince bireyselleştirilmemiş çıkarımlara dayandırıldı.
Yetkili makamların suçun maddi ve manevi unsurlarını makul şüphenin ötesinde ispatlaması gerekirken, Kavala’dan genel varsayımları ve suçlayıcı anlatıyı çürütmesi beklendi.
Gezi Parkı olayları sırasında meydana gelen bütün şiddet eylemleri Kavala’ya yüklenirken, bu eylemlere doğrudan katılmakla suçlanan kişilerin başka davalarda beraat etmiş olması dikkate alınmadı. Mahkûmiyet kararında, 28 Şubat 1997 sürecinde tankların kullanılmasına ilişkin tamamen farklı bir askerî ve siyasi bağlamla kıyaslama yapılması da AİHM’nin eleştirdiği unsurlar arasındaydı.
Büyük Daire’ye göre ceza hukuku Kavala’nın aleyhine keyfî ve öngörülemez biçimde yorumlanmış, yargılama açıkça makul olmayan bir sonuçla tamamlanmıştı.
Bağımsız ve tarafsız mahkeme konusunda nesnel kuşkular
AİHM, mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını değerlendirirken yalnızca hâkimlerin öznel tutumuna değil, dışarıdan bakan makul bir gözlemcide oluşabilecek izlenime de önem verdi.
Büyük Daire’nin kuşkularını doğuran başlıca unsurlar şunlardı:
- Beraat ve tahliye kararı veren üç hâkim hakkında kararın ertesi günü Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından disiplin soruşturması başlatılması,
- dosyanın farklı ağır ceza mahkemeleri arasında tekrar tekrar gönderilmesi,
- davaların birleştirilip yeniden ayrılması,
- karar aşamasında iktidar partisiyle geçmişte yakın bağları bulunan bir hâkimin heyette yer alması,
- üst düzey kamu görevlilerinin Kavala’yı kesin hükümden önce suçlu gösteren açıklamaları,
- savunmanın temel itirazlarının yeterince incelenmemesi,
- hâkimlerin atanması, nakli ve disiplin işlemlerine ilişkin daha geniş yapısal sorunlar.
HSK soruşturması sonucunda beraat kararı veren hâkimlere disiplin cezası uygulanmamış olması, AİHM’nin değerlendirmesini değiştirmedi. Büyük Daire’ye göre beraat kararının hemen ardından soruşturma açılması, söz konusu hâkimler ve daha genel olarak benzer davalara bakan yargıçlar üzerinde caydırıcı baskı yaratabilecek nitelikteydi.
Mahkeme bütün Türk yargısının yürütmenin talimatıyla hareket ettiği şeklinde genel bir sonuca varmadı. Ancak dosyaya özgü unsurlar, üst düzey makamların açıklamaları ve yargı bağımsızlığını etkileyen yapısal koşullar birlikte değerlendirildiğinde, davaya bakan mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda nesnel ve meşru kuşkular oluştuğuna karar verdi.
AİHM’ye göre tespit edilen sorunlar münferit usul hatalarından ibaret değildi. Yargılamanın adilliğini ve mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini etkileyen bu eksiklikler, Kavala’nın adil yargılanma hakkının özünü temelden zedelemişti. AİHS’nin 6/1. maddesi ihlal edilmişti.
2019’dan sonraki özgürlükten yoksun bırakmanın tamamı hukuka aykırı
AİHM, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5/1. madde incelemesinde iki ayrı dönemi değerlendirdi:
- 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 arasındaki tutukluluk,
- 25 Nisan 2022 tarihli mahkûmiyetten sonraki özgürlükten yoksun bırakma.
Bu ayrım, AİHS’nin özerk kavramlarına dayanıyor. Ulusal hukukta mahkûmiyet henüz kesinleşmemiş olsa bile, AİHM bakımından ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararından sonraki tutma 5/1-a maddesi kapsamında “mahkûmiyet sonrası tutma” olarak değerlendirilebiliyor.
2019-2022 arasındaki tutukluluk keyfîydi
Büyük Daire, 2019 kararından sonra aynı delillerin farklı suç adları altında yeniden kullanıldığını ve dosyaya esaslı yeni bir olgu eklenmediğini belirledi.
Kavala’nın tahliyesine veya belirli suçlamalar bakımından serbest bırakılmasına ilişkin kararlar, başka suçlamalara dayanan yeni gözaltı ve tutuklama işlemleri nedeniyle fiilen sonuç doğurmadı.
- Güçlü suç şüphesini gösteremedi,
- Tutukluluğun sürdürülmesi için ilgili ve yeterli gerekçeler sunmadı,
- Adli kontrol gibi alternatif tedbirleri değerlendirmedi,
- Daha önce yetersiz bulunan delilleri kullanmaya devam etti.
Mahkeme, yetkililerin Kavala’yı cezaevinde tutmak amacıyla hem iç hukukun hem de Sözleşme’nin gereklerini dolanmaya çalıştığına ve kötü niyetle hareket ettiğine hükmetti.
Bu nedenle 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 arasındaki tutukluluk keyfîydi ve 5/1. maddeyi ihlal ediyordu.
Mahkûmiyet sonrası tutmanın da hukuki temeli yoktu
Kural olarak, yetkili bir mahkemenin mahkûmiyet kararına dayanılarak kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması AİHS’nin 5/1-a maddesi kapsamında hukuka uygun kabul edilir.
Ancak mahkûmiyet, AİHM içtihadındaki yüksek eşik olan “adaletin açıkça reddi” düzeyindeki bir yargılama sonucunda verilmişse, bu mahkûmiyet özgürlükten yoksun bırakma için geçerli bir hukuki temel oluşturmaz.
Bu eşik, her usul hatasında veya her yanlış hukuk yorumunda aşılmış sayılmıyor. Adil yargılanma hakkının özünün ortadan kaldırılması veya inkâr edilmesi gerekiyor.
Büyük Daire, Kavala’nın mahkûmiyeti bakımından bu ağır eşiğin aşıldığına karar verdi. Mahkûmiyet;
- Suçun unsurlarının kişiselleştirilmediği,
- Sözleşme’nin koruduğu faaliyetlerin suç delili sayıldığı,
- Ceza normunun öngörülemez biçimde genişletildiği,
- Savunma haklarının etkisizleştirildiği,
- Bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerinin ciddi biçimde zedelendiği bir yargılama sonucunda verilmişti.
Bu nedenle 25 Nisan 2022’den sonraki özgürlükten yoksun bırakma da 5/1-a anlamında hukuka uygun değildi.
Mahkeme, Kavala’nın 10 Aralık 2019’dan karar tarihine kadar devam eden özgürlükten yoksun bırakılmasının tamamının 5/1. maddeyle bağdaşmadığına hükmetti.
Yargılama ve mahkûmiyet “örtülü amaç” taşıyordu
AİHS’nin 18. maddesi, Sözleşme’nin hak ve özgürlüklere izin verdiği sınırlamaların, öngörülen amaçların dışında başka bir amaç için kullanılmasını yasaklıyor.
1. madde tek başına uygulanmıyor; başka bir Sözleşme hakkıyla birlikte inceleniyor. Büyük Daire bu davada 18. maddeyi yalnızca kişi özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğüyle değil, adil yargılanma hakkıyla da bağlantılı olarak uyguladı.
Mahkeme, ceza yargılamalarının da Sözleşme’de öngörülmeyen örtülü amaçların aracı hâline getirilemeyeceğini belirtti.
AİHM, örtülü amacın her zaman yazılı talimat, açık bir emir veya tek bir doğrudan delille kanıtlanamayacağını kaydetti. Dosyaya özgü olaylar, işlemlerin sıralanışı ve genel bağlam birlikte değerlendirilebilir.
Bununla birlikte örtülü amacın varlığı yine “makul şüphenin ötesinde” kanıtlanmalıydı.
Büyük Daire’nin değerlendirmesinde şu unsurlar öne çıktı:
- 2019’da tespit edilen makul şüphe eksikliğinin sonraki süreçte giderilmemesi,
- Aynı olguların farklı suçlamalar altında tekrar tekrar kullanılması,
- Beraat ve tahliye kararlarının fiilen sonuçsuz bırakılması,
- Bağlayıcı AİHM kararlarının uygulanmaması,
- Suçun maddi ve manevi unsurlarının ortaya konulmaması,
- Korunan sivil toplum faaliyetlerinin suç delili yapılması,
- Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin ciddi kuşkular,
- Üst düzey devlet görevlilerinin Kavala hakkındaki suçlayıcı açıklamaları,
- Kesintisiz ve olağanüstü uzun özgürlükten yoksun bırakma,
- Şiddetle kişisel bağlantı kurulmadan ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesi.
Mahkeme, Kavala Davası’nın yalıtılmış bir olay olarak görülemeyeceğini; siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin kapsamı genişletilmiş veya ağırlaştırılmış suçlamalarla karşı karşıya kaldığı daha geniş bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Bununla birlikte Büyük Daire, Kavala lehine de kararlar verilmiş olmasını dikkate alarak bütün yargı sisteminin bağımsızlığını topluca reddetmedi ve yargının yürütmenin doğrudan talimatıyla hareket ettiği sonucuna varmadı. Üst düzey görevlilerin açıklamalarının da tek başına örtülü amacı kanıtlamaya yetmeyeceğini belirtti.
Ancak bütün unsurlar birlikte ele alındığında, ceza sürecinin şiddet eylemlerini soruşturma amacından uzaklaştığı sonucuna vardı. Kavala’nın gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri, diplomatlar ve uluslararası kuruluşlarla temasları; kamusal tartışmalara katılması ve insan hakları savunuculuğu kapsamındaki çalışmaları mahkûmiyetin temeline yerleştirilmişti.
AİHM’ye göre ceza soruşturması, devam eden tutukluluk ve mahkûmiyet, ağırlıklı olarak Kavala’yı Gezi Parkı gösterilerindeki rolü ve insan hakları savunucusu olarak ifade ettiği görüşler nedeniyle cezalandırmak ve susturmak amacıyla uygulanmıştı.
Bu, tedbirlerin yalnızca yan etkisi değil, baskın amacıydı. Büyük Daire, 18. maddenin 5/1, 6/1, 10 ve 11. maddelerle bağlantılı olarak ihlal edildiğine hükmetti.
Gözden geçirilemeyen ağırlaştırılmış müebbet cezası
AİHM, Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını AİHS’nin işkenceyi ve insanlık dışı veya aşağılayıcı cezayı yasaklayan 3. maddesi yönünden de inceledi.
Müebbet hapis cezası tek başına Sözleşme’ye aykırı değil. Ancak cezanın;
- Hükümlünün durumundaki değişiklikleri,
- Rehabilitasyon sürecini,
- Toplum açısından oluşturduğu tehlikenin devam edip etmediğini değerlendirecek bir gözden geçirme mekanizması içermesi ve hükümlüye gerçekçi bir serbest kalma ihtimali sunması gerekiyor.
Kavala’nın mahkûm edildiği suç bakımından Türk hukukunda koşullu salıverilme imkânı bulunmuyor. Cezanın ileride bireyselleştirilmiş bir değerlendirmeyle gözden geçirilmesini sağlayan bir mekanizma da yok.
Büyük Daire, bu tür bir cezanın 3. maddeyle bağdaşmazlığının kişinin uzun yıllar cezaevinde kalmasından sonra değil, indirgenemez cezanın verildiği anda ortaya çıktığını belirtti.
Bu nedenle koşullu salıverilme veya cezanın gözden geçirilmesi olanağı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası 3. maddeyi ihlal ediyordu.
Hükümet, Kavala’nın bu şikâyeti AYM önünde ileri sürmediğini ve iç hukuk yollarını tüketmediğini savundu. AİHM ise Hükümetin AYM’nin bu nitelikte bir şikâyeti esastan inceleyerek etkili bir giderim sağladığına dair herhangi bir örnek sunamadığını belirtti. Sorunun doğrudan yürürlükteki mevzuattan kaynaklandığını da dikkate alarak Hükümetin itirazını reddetti.
Hangi şikâyetler ayrıca incelenmedi?
- Kesintisiz ve uzun özgürlükten yoksun bırakmanın yarattığı manevi acının 3. maddeyi ihlal ettiğini,
- AYM’nin tutukluluğa ilişkin bireysel başvuruları süratle incelememesi nedeniyle 5/4. maddenin ihlal edildiğini,
- Üst düzey devlet görevlilerinin açıklamaları ve kamu televizyonundaki bir yapım nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini,
- TCK 312’nin öngörülemez uygulanması nedeniyle kanunsuz ceza olmaz ilkesini güvence altına alan 7. maddenin ihlal edildiğini ileri sürdü.
Büyük Daire bu şikâyetler bakımından “ihlal bulunmadığına” karar vermedi. İlgili meselelerin 5/1, 6/1, 10, 11 ve 18. maddeler kapsamındaki değerlendirmelerde yeterince ele alındığını belirterek ayrıca kabul edilebilirlik ve esas incelemesi yapmaya gerek görmedi.
Dolayısıyla özellikle 7. madde bakımından kararın sonucu “ihlal yok” değil, “ayrıca incelemeye gerek yok” şeklinde.
Bu sonuç hüküm fıkrasında oybirliğiyle kabul edildi. Buna karşılık yargılamanın uzunluğuna ilişkin 6/1. madde şikâyeti, Tazminat Komisyonu yolunun tüketilmemesi nedeniyle oy çokluğuyla kabul edilemez bulundu.
Türkiye Kavala’yı serbest bırakmak zorunda
AİHS’nin 46. maddesi uyarınca taraf devletler kesinleşmiş AİHM kararlarına uymakla yükümlü. Kararların uygulanmasını Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi denetliyor.
AİHM, ihlal tespitinin ardından devletin yalnızca hükmedilen tazminatı ödemekle yetinemeyeceğini; ihlali sona erdirmek ve sonuçlarını mümkün olduğunca gidermek için bireysel ve gerektiğinde genel tedbirler almak zorunda olduğunu hatırlattı.
Mümkün olan en erken tarihte serbest bırakma
Büyük Daire, Kavala’nın kararın açıklanmasından sonra cezaevinde tutulmaya devam edilmesinin, özellikle 5/1. madde ihlalinin sürdürülmesi anlamına geleceğini belirtti.
Bu nedenle davalı devletin Kavala’nın mümkün olan en erken tarihte serbest bırakılmasını sağlamasına hükmetti.
Serbest bırakma yükümlülüğü yalnızca kararın gerekçesinde yer almıyor. Hüküm fıkrasında da açıkça düzenleniyor. Bu yönüyle Türkiye’ye bırakılan husus, serbest bırakmanın gerekip gerekmediği değil, bu bağlayıcı sonucu iç hukukta hangi usulle yerine getireceği.
Mahkûmiyetin sonuçları ortadan kaldırılmalı
AİHM, Kavala hakkındaki ceza mahkûmiyetinin Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz ve geçersiz kabul edilmesi gerektiğini belirtti.
AİHM, ulusal mahkeme kararını bir temyiz mahkemesi gibi teknik olarak kendisi bozmuyor veya Kavala hakkında doğrudan beraat hükmü kurmuyor. Ancak davalı devletin ulaşması gereken sonucu açıkça gösteriyor:
- Kavala serbest bırakılmalı,
- Mahkûmiyetin hukuki ve fiilî sonuçları ortadan kaldırılmalı,
- İhlaller etkili biçimde giderilmeli,
- İç hukukta mevcut yeniden yargılama mekanizması bu sonuçları sağlayacak biçimde işletilmeli.
Büyük Daire’ye göre ihlalin niteliği Türkiye’ye bu sonuçların yerine getirilip getirilmeyeceği konusunda bir tercih alanı bırakmıyor.
Sorun yalnızca Kavala dosyasıyla sınırlı değil
Büyük Daire, davayı sistemik nitelikteki daha geniş bir sorunun önemli bir örneği olarak değerlendirdi.
Mahkemeye göre bu sorun, siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin; kapsamı geniş yorumlanan veya yapay biçimde ağırlaştırılan ceza suçlarıyla soruşturulması, kovuşturulması ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmasıyla bağlantılı.
Karar ayrıca yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin yapısal eksikliklere işaret ediyor. Bu eksiklikler, özellikle siyasi açıdan hassas davalarda yürütmenin bazı yargı kararları üzerinde doğrudan veya dolaylı etki kurmasını kolaylaştırabilecek nitelikte.
AİHM, Türkiye’nin şu alanlarda genel tedbirler alması gerektiğini belirtti:
- Hâkimlerin atanması, görevlendirilmesi ve disiplin işlemlerine ilişkin kurumsal güvencelerin güçlendirilmesi,
- Hâkimlerin görev güvencesinin sağlamlaştırılması,
- Yüksek mahkemelerin ve AYM’nin bağlayıcı kararlarına eksiksiz uyulması,
- Yutuklamanın aşırı kullanımının önlenmesi,
- Aynı olguların geniş veya farklı suç nitelendirmeleri altında art arda soruşturulmasının önüne geçilmesi,
- Ceza yargılamalarının baskı kurma veya temel hakların kullanılmasını etkisizleştirme aracına dönüştürülmemesi,
- AİHM kararlarının uygulanmasıyla ilgili iç hukuk süreçlerine öncelik verilmesi,
- Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları için gerçekçi bir koşullu salıverilme ve gözden geçirme mekanizması kurulması.
Mahkeme, bu tedbirlerin kuvvetler ayrılığının işlerliğinin yeniden sağlanması, yargıya duyulan güvenin korunması ve kişi özgürlüğü ile adil yargılanma hakkının hukuk devletiyle ilgisi olmayan amaçlarla zedelenmesinin önlenmesi için gerekli olduğunu değerlendirdi.
AİHM kararlarının uygulanması aynı zamanda anayasal yükümlülük
Büyük Daire, AİHM kararlarını uygulama yükümlülüğünün Türkiye açısından yalnızca uluslararası hukuktan kaynaklanmadığını da vurguladı.
Anayasa’nın 90/5. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmünde. Aynı konuda kanunlarla farklı hükümler içermeleri hâlinde uluslararası sözleşme hükümleri esas alınıyor.
AİHM’ye göre bu nedenle kesinleşmiş Strasbourg kararlarının uygulanması, aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesinin bir gereği.
Büyük Daire, kararların yalnızca biçimsel olarak değil, kararın vardığı sonuçlar ve ruhuyla tam uyumlu ve iyi niyetli biçimde uygulanması gerektiğini kaydetti.
Kavala, 10 Aralık 2019’dan beri devam eden ihlaller nedeniyle 70 bin avro manevi tazminat talep etti.
AİHM, tespit edilen ihlallerin ağırlığını, birikimli etkisini ve uzun süre devam etmesini dikkate alarak talebin tamamını kabul etti.
Türkiye’nin 70 bin avro manevi tazminat, 43 bin 342 avro 57 sent yargılama gideri ödemesine hükmedildi.
Tutarların üç ay içinde ödenmesi gerekiyor. Sürenin aşılması hâlinde Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizine üç puan eklenerek basit faiz işletilecek.
Karşıoylar ne dedi?
Yargıçlar Faris Vehabović ve Saadet Yüksel ortak karşıoylarında, başvurunun AYM önündeki bireysel başvurular sonuçlanmadan incelenmemesi gerektiğini savundu.
İki yargıca göre AİHS sistemi ikincillik ilkesine dayanıyor ve insan haklarının korunmasında ilk sorumluluk ulusal hukuk düzenine ait. AYM’ye bireysel başvuru yapısal olarak etkili bir hukuk yolu olmayı sürdürdüğünden, ulusal mahkemelere şikâyetleri sonuçlandırma fırsatı verilmeden AİHM’nin esasa girmesi doğru değildi.
Karşıoy, çoğunluğun AYM önündeki süreleri ve dosyanın özel koşullarını gerekçe göstererek iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralından ayrılmasını eleştirdi.
Yargıç Yüksel ayrıca kaleme aldığı ayrı karşıoyda;
- Esas şikâyetlerle büyük ölçüde örtüşen ikinci AYM başvurusunun yaklaşık iki yıl dokuz aydır beklemesinin açıkça aşırı sayılamayacağını,
- Ağırlaştırılmış müebbet cezasına ilişkin 3. madde şikâyetinin ulusal makamlar önünde ileri sürülmediğini,
- Casusluk suçlamasına bağlı tutukluluk döneminin bir bölümü bakımından AİHM’ye başvuru süresinin geçirildiğini,
- AYM incelemesi tamamlanmadan ulusal makamların örtülü amaçla hareket ettiği sonucuna varılmaması gerektiğini savundu.
Karşıoyların temel itirazı, çoğunluğun esasa ilişkin değerlendirmesinden önce, başvurunun kabul edilebilirliği ve ikincillik ilkesinin uygulanması üzerinde yoğunlaşıyor.
Karar neden önemli?
2026 tarihli karar, 2019 ve 2022’deki tespitleri daha ileri bir hukuki aşamaya taşıyor.
2019’da AİHM, Kavala’nın tutuklanması için makul şüphe bulunmadığına ve tutukluluğun onu susturma amacı taşıdığına karar vermişti.
2022’de Büyük Daire, Türkiye’nin bu kararı iyi niyetle uygulamadığını ve aynı olguları farklı hukuki nitelendirmeler altında kullanarak Kavala’nın özgürlüğünden yoksun bırakılmasını sürdürdüğünü tespit etmişti.
2026 tarihli Kavala/Türkiye (No. 2) kararı ise;
- Gezi Davası’ndaki mahkûmiyetin hukuki temelini,
- TCK 312’nin uygulanma biçimini,
- Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını,
- Savunma hakkına getirilen sınırlamaları,
- Mahkûmiyet sonrası özgürlükten yoksun bırakmayı,
- Ceza sürecinin baskın amacını,
- Ağırlaştırılmış müebbet cezasının indirgenemez niteliğini doğrudan inceledi.
Büyük Daire, sorunun yalnızca hatalı delil değerlendirmesi veya münferit usul eksikliklerinden ibaret olmadığı sonucuna vardı.
Mahkemeye göre Sözleşme tarafından korunan faaliyetler ağır bir suçun unsuru hâline getirilmiş, üçüncü kişilerin şiddet eylemleri bireyselleştirilmeden Kavala’ya yüklenmiş, ceza normu öngörülemez biçimde genişletilmiş, savunma ve bağımsız mahkeme güvenceleri ağır biçimde zedelenmiş ve ceza yargılaması başvurucuyu cezalandırma ve susturma amacıyla kullanılmıştı.
Bu nedenle kararın Türkiye bakımından bağlayıcı çekirdeği üç unsurdan oluşuyor:
- Kavala’nın mümkün olan en erken tarihte serbest bırakılması,
- Mahkûmiyetin bütün sonuçlarının ortadan kaldırılması
- Benzer ihlalleri mümkün kılan yargısal ve yasal yapıların değiştirilmesi.
Bu çalışma, AİHM Büyük Dairesi’nin Kavala/Türkiye (No. 2) kararının tam metni esas alınarak ChatGPT ile hazırlanmış genişletilmiş bir hukuki özettir. Kararın resmî metninin veya resmî çevirisinin yerine geçmez.