Adil, özgür ve eşit bir dünya için, dünyanın her yerinde mücadele eden hak savunucularının sıkça kullandığı bir taktik vardır: ifşa ve utandırma (naming and shaming). Bu süreç karşılıklı ilişki içinde iki aşamada ilerler. İlkinde ihlali gerçekleştiren faillerin, ki bunlar genellikle devlet aktörleridir, gerçekleştirdikleri ihlalleri kanıt temelli bir şekilde belgelemek ve raporlamaktır. Kısacası hak savunucuları bu aşamada hakikatin peşine düşerler. İkinci aşama ise ihlali gerçekleştirenler üzerinde bir baskı oluşturmak için gerçekleşen ifşa aşamasıdır. Burada amaç bulgulanan ihlalleri en geniş kamuoyuna duyurmaktır. Böylece hak ihlali döngüsünün son bulması, gerçekleştirenlerden hesap sorulması, hak ihlallerinden etkilenenlerin ise adalete erişmesi öngörülür. Uluslararası İnsan Haklarını İzleme Örgütü’nün (HRW) eski genel müdürü Kenneth Roth görevini bıraktıktan sonra kaleme aldığı “Yanlışları Düzeltmek” (Righting Wrongs) kitabında bu süreci son derece sarih bir şekilde özetliyor. Ancak yıllar süren deneyimlerinden yola çıkarak hazırladığı kitapta Kenneth Roth birkaç önemli uyarı yapar. Bunlardan ilki ifşa aşamasında, hak ihlallerini gerçekleştiren aktörler üzerinde çabalarınız sonucunda baskıyı arttırabilirsiniz. Ancak bu çoğu zaman doğrusal bir şekilde ilerlemez. İnişler, çıkışlar, bekleyişler, gerilimler ve zorluklarla doludur. Buna bağlı olarak ikincisi ise ilerlemeyi sürdürebilmek için ısrarlı bir baskı gerekir. Olmuyor, işe yaramıyor diyerek “yelkenleri suya indirmemek” ya da Çetin Altan ustanın izinden gidecek olursak “enseyi karatmamak” gerekir. Üçüncüsü ise sonuç elde edilen her süreç, tek bir kişi ya da kuruma ait değildir. Yerel insan hakları savunucuları, duyarlı gazeteciler, iyi niyetli yetkililer ve ilgili toplum üyeleri değerli dayanışma müttefikleridir. Kısacası insan haklarının savunulması bir ekip çalışmasıdır. Buna bağlı olarak hak mücadelesi ya da yapılan savunuculuk sonuç elde etmek için alçakgönüllü bir yaklaşım gerektirir.
AİHM Büyük Daire’den ikinci Kavala kararı: “Derhal serbest bırakılmalı”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Osman Kavala hakkında 25 Ağustos 2026 kararından önce ve hemen sonra davaya dair görüşleri okuduktan, aklıma ilk gelenler Kenneth Roth’un deneyimleri oldu. Zira karar öncesi ve sonrasında ekseriyetle söylenenler “AİHM karar veriyor ama uygulayan yok” ya da “bakalım uygulayacaklar mı?” gibi temkinli ifadeler ya da “yok bırakmazlar” ya da “kesinlikle uygulamazlar” gibi bütünüyle karamsar bir yaklaşımlardan ibaretti. Kenneth Roth’un yaklaşımından iz yoktu. Öncelikle bir insan hakları mekanizmasına başvurulduğunda, mekanizmanın sorduğu klasik soru şudur: “devlet birinin ya da bir topluluğun hakkını ihlal etti mi?” İnsan hakları mekanizmaları için hatırı sayılı bir yaptırım gücüne sahip olan AİHM’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 18. madde kararlarında yaptığı iş ise bunun ötesine geçiyor. AİHM kendi kullandığı kavramlar ile ifade edecek olursak “gizli amaç” (ulterior purpose) ve bu gizli amacın bir “baskın amaç” (predominant purpose) testini uyguluyor (Merabishvili v. Georgia, 2017). Yani bir tedbirin resmî gerekçesi ile onu asıl tetikleyen amaç arasında bir ayrım yapıyor, birden fazla amaç bir arada varsa hangisinin gerçekten belirleyici olduğuna bakıyor. Bunu teknik bir dilden çıkarıp günlük dile çevirirsek, AİHM’nin fiilen sorduğu şeyi şu şekilde ifade edebiliriz: “devlet bunu neden yaptı?” Daha açık bir ifadeyle devlet bunu AİHS sınırları içinde kalan “meşru bir amaç” için mi yaptı? Yoksa sivil toplum, medya ve yargıyı içerek şekilde toplumun bütünü üzerinde bir “baskı oluşturmak” için mi yaptı? AİHM’de görülen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş davalarını birbirine bağlayan ortak nokta da tam olarak burada. Mahkeme bu davaların her birinde, tek tek hak ihlallerinin ötesine geçip bir niyeti teşhis etti: bu insanları, onlar üzerinden bütün bir toplumu susturma niyetine baktı. Şimdi hukukçuların diliyle “18. Madde ihlali” denen şeyi, hukukçu olmayan biri olarak elimden geldiğince teknik bir jargon olmaktan çıkarıp, açık bir dille anlatmaya çalışayım. Zira buradaki temel derdim, haddim olmayan bir şekilde, AİHM 18. Madde kararlarının bir tartışmasını yapmak değil. Asıl amacım, AİHM’nin 18. Madde kararlarının, özellikle de 25 Ağustos 2026’da açıkladığı Osman Kavala kararının (Kavala v. Türkiye. No. 2, Başvuru No: 2170/24) Türkiye’deki sivil toplumun gündelik gerçekliğinde nasıl bir karşılığı olduğunu göstermek. Zira AİHM’nin “18. Madde İhlali” için kullandığı teknik testin cevabı, hukuki olduğu kadar, içinde bulunduğumuz politik ortamın bir analizini içeriyor görüşündeyim.
AİHM Büyük Daire’nin Osman Kavala/Türkiye (No. 2) kararının geniş hukuki özeti
AİHM Büyük Dairesi’nin Kavala kararı neden bir hukuk dönüm noktası?
'18. Madde' aslında neyi anlatıyor?
Hukuk metinlerinde 18. madde şöyle tarif edilir: "Sözleşme’de (AİHS) öngörülen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.” Bu cümle, sıradan bir okuyucu için hemen hemen hiçbir şey ifade etmiyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin de altına imza attığı Sözleşme’nin (AİHS) söylediği şey aslında çok basit ve çok politik: Bir devlet, birini gerçek bir suçtan değil, kim olduğundan veya ne söylediğinden dolayı cezalandırıyorsa, ama bunu “terör”, “casusluk” ya da “kamu düzenini bozmak” gibi meşru görünen bir kılıfa sokuyorsa, bu kanunların bir silaha dönüştürülmesidir. Böyle yapanın “hukukun üstünlüğü” ile de bir alakası yoktur. AİHM’nin 18. madde çerçevesinde yaptığı iş, tam olarak bunu ortaya çıkarmak: bir tutuklama kararının, bir iddianamenin, bir mahkûmiyetin resmi gerekçesi ile gerçek amacı arasındaki uçurumu göstermek. AİHM “bu kişi gerçekten suç işledi mi?” sorusunun ötesine geçip “devlet bu yargılamayı neden başlattı, kimi hedef aldı, hangi mesajı vermek istedi?” sorusunu soruyor. Haliyle bu sorunun cevabı, tek bir bireyin kaderini değil, o bireyin temsil ettiği herkesin, yani insan hakları savunucularının, gazetecilerin, muhalif siyasetçilerin, sivil toplum örgütlerinin güvenlik hissini ilgilendiriyor.
Bunun politik karşılığı şu: bir ülkede hükümet, muhalif bir sesi susturmak istediğinde çoğu zaman doğrudan “seni susturuyorum” demez. Bunun yerine o kişiyi bir suç zanlısına dönüştürür. Bu farklı şekillerde olabilir: darbeci, terörist, casus, kaos organizatörü. Mahkûmiyet kâğıt üzerinde hukuki görünür, ama asıl işlevi caydırmaktır: “bak, sana da bu olabilir” mesajını yaymaktır. AİHM’nin 18. madde kapsamında yaptığı, işte bu perdeyi, aralamaktır. Tasavvufi bir ifadeyle, tıpkı hak savunucularının yaptığı gibi, AİHM “keşfülhicap” yapar! Hakikati örten perdeyi kaldırır.
Peki AİHM neyi ifşa ediyor?
Aslında AİHM aynı örüntü ve farklı isimler altında aynı şeyi ifşa ediyor. Kavala, Demirtaş, Altan ve Alpay davalarını yan yana koyduğumuzda, AİHM’nin tespit ettiği ortak örüntü netleşiyor.
Osman Kavala davasında, AİHM 2019'da tutukluluğunun somut delile dayanmadığına hükmedilmiş, Mahkeme bunun asıl amacının onu susturmak ve diğer insan hakları savunucularını caydırmak olduğunu tespit etmişti. AİHM Osman Kavala başvurusu hakkında 25 Ağustos 2026’da açıkladığı yeni kararında ise aynı tespiti, bu kez onun tüm yargılama sürecine ve aldığı ağırlaştırılmış müebbet cezasına genişletti: yargılamanın nihai amacının Kavala’yı cezalandırmak, susturmak ve insan hakları çalışmasını fiilen imkânsız kılmak olduğu sonucuna vardı.
Seçilmiş bir milletvekili ve politik bir partinin lideri olan Selahattin Demirtaş için ise AİHM, tutukluluğun amacının “politik çoğulculuğu bastırmak ve politik tartışma özgürlüğünü sınırlamak” olduğunu söyledi. Burada hedef alınan tek kişi değildi; onun aracılığıyla, o kişiyi seçen milyonlarca insanın siyasi temsil hakkıydı. Selahattin Demirtaş’ın politik nedenlerle tutuklandığını ve bunun 18. madde ile 5. maddenin birlikte ihlali olduğunu tespit etti. Bu karar, AİHM’nin bu tür bir karar verdiği ilk durumdur. Zira burada hedef alınan tek kişi değildi. Onun aracılığıyla, o kişiyi seçen milyonlarca insanın politik temsil hakkı hedef alındı.
Benzer şekilde AİHM, Ahmet Altan ve Şahin Alpay kararlarında her iki gazetecinin de tutuklanmasını “ifade ve basın özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki” yaratacağını ifade etti. Buna göre başvuranların başına gelenler hem kendileri hem de hükümete yönelik eleştirel haberler yapan ve yorumlarda bulunan tüm gazetecileri etkileyecek bir otosansür ortamı yaratma riski taşıyordu.
Gelinen noktada bu davaları birbirinden ayırmak mümkün görünmüyor. Her biri, farklı bir toplumsal grubu (sivil toplum, politik, muhalefet, basın) hedef alan ama aynı mantıkla işleyen bir baskı aracının farklı görünümleri. Ayrıca AİHM’nin bunu her defasında ayrı ayrı tespit etmesi, tesadüften öte bir şeye, sistematik bir yönteme işaret ediyor.
AİHM’nin kararlarında sık geçen bir kavram var: “caydırıcı etki” (chilling effect). AİHM 2019 Kavala kararında, uygulanan tedbirlerin “gizli bir amaç” (ulterior purpose) taşıdığını ve bunun yalnızca Kavala’yı değil, onun aracılığıyla bütün insan hakları savunucularını susturmaya yönelik bir caydırıcı etki yarattığını tespit etti. Bu kavram, 18. madde tespitinin neden bir bireyin ötesine geçtiğini açıklıyor. Bir insan hakları savunucusunun yıllarca tutuklu kalması, sadece o kişiye yönelik bir haksızlık değildir. Aynı zamanda geride kalan herkese verilen bir mesaj var: Bu işi yaparsan, sana da olabilir. Mevcut durumda bu mesaj mahkeme salonunun dışına taşıyor. Bağış toplama etkinliğinden vazgeçen bir dernek yöneticisine, bir basın açıklamasını imzalamayan bir gönüllüye, bir protestoya katılmayı bir daha düşünen bir öğrenciye kadar uzanan bir öz-sansür zincirine dönüşüyor. Caydırıcı etkinin asıl gücü de burada başlıyor. Mahkemenin cezalandırdığı kişi sayısı sınırlı olsa da etkilediği kişi sayısı yani kendi kendini frenleyen, “temkinli” davranmayı öğrenen herkes çok daha geniş bir kesimi kapsıyor. Ancak AİHM’nin son Kavala kararında bu sürece yeni bir caydırıcılık ve yeni bir kesim daha dahil oldu: Yargıçlara yönelik“caydırıcı baskı” (dissuasive pressure).
AİHM, Kavala’yı 2020’de beraat ettiren üç yargıç hakkında, beraat kararının hemen ardından soruşturma açılmasını, soruşturmanın sonunda disiplin cezası verilmemiş olsa bile, o yargıçlar üzerinde caydırıcı bir baskı yarattığına ve daha genel olarak sonraki yargılamalarda yargı bağımsızlığını zedelediğine hükmetti. AİHM, bunun tüm Türk yargısının doğrudan yürütmenin talimatıyla hareket ettiği anlamına gelmediğini belirtti. Ama davaya özgü koşulların, üst düzey yetkililerin kamuoyu açıklamalarının ve daha geniş yapısal şartların bir araya gelerek, Kavala davasına bakan mahkemelerin bağımsızlığına ve tarafsızlığına dair objektif olarak haklı ve meşru şüpheler doğurduğunu tespit etti. Nitekim beraat kararının hemen ardından, hükümete yakın medyada, üç yargıcın terör örgütü olarak ilan edilen Gülen hareketi ile bağlantılı olduğuna dair iddialar yayınlanmıştı. Bu da mahkemenin “caydırıcı baskı” tespitini somut bir örnekle doğrular niteliktedir.
AİHM tespiti son derece önemlidir. Çünkü caydırıcı etkinin tek yönlü işlemediğini gösteriyor. Yani baskı yalnızca sivil toplumu ve muhalefeti hedeflemiyor. Aynı zamanda hukuk sisteminin içinde, bağımsız karar vermeye çalışan yargıçları da kuşatıyor. Bir yargıç, hükümetin istemediği bir kararı verdiğinde soruşturmayla karşılaşabileceğini bilirse, bir dahaki sefere aynı cesareti gösterip göstermeyeceği belirsizleşir. Yani caydırıcı etki zinciri, sokaktaki bir aktivistten mahkeme kürsüsündeki bir yargıca kadar uzanan tek bir mekanizmanın farklı halkaları haline geliyor. İşte tam bu noktada, AİHM’nin Strazburg’daki hukuki tespiti ile Türkiye'deki sivil toplumun gündelik, somut, pratik deneyimi buluşuyor.
Orantısız ve keyfi denetim baskısı. Dernek ve vakıflar, hesapları ne kadar düzenli olursa olsun, idarenin gözünde "istenmeyen" kategorisine girdiklerinde sık sık denetime tabi tutuluyor. bu denetimler sırasında kuruluşlardan mağdurlara ilişkin hassas belgelerin dahi paylaşılması istenebiliyor. Bu da özellikle kadına yönelik şiddet, LGBTİ+ hakları veya insan hakları alanında çalışan örgütler için, hizmet verdikleri kişilerin güvenliğini riske atan bir ikilem yaratıyor.
İdari ve adli baskıların yanı sıra, ekonomik krizin, kaynakların ve fonların daraltılması Sivil Toplum Örgütleri’nin (STÖ) faaliyetlerini küçültmesine, gönüllü ve çalışan kaybına yol açtığını gösteriyor. Bu da caydırıcı etkinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir boyutu olduğuna işaret ediyor. STÖ’lerin bir kısmı aynı zamanda idari yaptırım riskinden kaçınmak için kendi kendilerini küçültüyor. Tüm bunlara “yabancı ajan" yasalarının küresel yayılımı eklemek gerekiyor. Türkiye’de iki kez gündeme gelen ama daha sonra geri çekilen “yabancı ajan” yasası, halen “Demokles’in Kılıcı” niteliğinde. Bu, AİHM’nin Kavala kararında tespit ettiği "dış güçlerle iş birliği" suçlamasının, aynı zamanda Türkiye’de bir mevzuat mühendisliğiyle desteklenmek istendiğini gösteriyor.
Burada altı çizilmesi gereken asıl nokta şu: AİHM’nin hukuki dili ile sahada yaşananların dili aslında aynı gerçekliği farklı sözcüklerle anlatıyor. Strazburg'daki yargıçlar bir davanın arkasındaki niyeti teşhis ederken, Ankara'da veya İstanbul'da bir derneğin yöneticisi bu niyetin sonucuyla fiilen karşılaşıyor. Yani kapısına gelen denetim ekibiyle, ertelenen genel kuruluyla, azalan bağışçısıyla, üyesi, gönüllüsü ve çalışanıyla her gün yüzleşiyor. Aynı niyetin bir başka sonucu daha var. Davasına bakan bir yargıç, kürsüsünün üzerindeki görünmez baskıyla yüzleşiyor. Kavala kararı bir bireyin özgürlüğüne ilişkin. Ama söylediği şey, ondan çok daha büyük bir kesimi ilgilendiriyor: Türkiye’de örgütlenme, eleştirme, dayanışma kurma ve bağımsız yargılama yapma hakkının baskı altında olduğunu gösteriyor. Daha da ötesi son karardaki “süregiden ihlal” tespitini bir kere daha somutlaştırıyor.
Peki AİHM kimi utandırıyor?
Buraya kadar anlattıklarımız AİHM’nin ifşa gücü hakkındaydı. “Peki ya iş utandırma kısmına gelince durum nasıl?” ya da “Utandırma yaptırımı da beraberinde getiriyor mu?” diye sorarsanız, size sınırları bilmek ve anlamak gerektiğini söyler ve daha bu yazının girişinde bahsini yaptığım Kenneth Roth’un deneyimlerini hatırlatırım. Bu aşamada AİHM’nin dahil olduğu Avrupa Konseyi'nin ne tür bir kurum olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bir ordusu yok, ekonomik yaptırım gücü sınırlı, üye devletleri fiilen zorlayacak bir polis gücü yok. Üstelik karşısında “kararlar bizi bağlamaz” ya da “tazminatı neyse veririz” diyebilecek bir zihniyet var. Bu nedenle ilk olarak elindeki en güçlü silahı kullanıyor: Bir devletin taahhütlerine uymadığını açık açık, isim vererek, herkesin önünde ilan ediyor ve bunun sonucunda o devletin uluslararası itibarını, AB üyelik sürecini, diplomatik ilişkilerini zorlamak. Yani utandırıyor.
Kavala davası, bu mekanizmanın en uç noktada nasıl işletildiğinin ders niteliğinde bir örneği. Türkiye 2019 kararına uymayınca, Bakanlar Komitesi 2022'de “ihlal usulü” (infringement proceedings) başlattı. Bu, Avrupa Konseyi tarihinde yalnızca ikinci kez başvurulan, son derece nadir bir mekanizma. İlk örneği 2017'de Azerbaycan'a karşı uygulanmıştı. Böylece Konsey, üye devletlerin önünde “bu ülke sözünü tutmuyor" diyerek, Türkiye'yi teşhir etmiş oluyor. Bu mekanizmanın somut sonuçları da var. Bir ülke için “ihlal usulünün” nihai aşaması, Türkiye'nin Avrupa Konseyi'ndeki oy hakkının askıya alınması, hatta üyelikten çıkarılması ihtimalini masaya koyuyor. Kısacası sadece tazminat ödemek bir ülkeyi kurtarmıyor. Bu yaptırımın son derece az kullanılıyor olması, onu daha da güçlü bir utandırma aracı haline getiriyor. Sıradan bir prosedür değil, gerçekten "son çare" olarak algılanan bir adım. Üstelik bu daha önce Türkiye için uygulandı. Örneğin 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sonrasında Cunta yönetiminin TBMM’ni ve politik partileri kapatması, seçimleri askıya alması, yaygın ve sistematik insan hakları ihlalleri sonrasında, Avrupa Konseyi Türkiye’nin Parlamenter Meclisindeki (AKPM) temsilini fiilen askıya almıştı.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin ülke raporlarında somut vakalarla Türkiye’yi ismen eleştirmesi, ulusal ve uluslararası hak örgütlerinin yaşanan ihlalleri isim isim, tarih tarih, olay olay kayıt altına alarak, hükümetin "böyle bir şey yok" diyememesini sağlıyor. Bu da AİHM'in yaptığı "niyeti ifşa etme" işleviyle aynı mantığı, sahada, günlük ölçekte tekrarlıyor. Görünür kılmak, kayıt altına almak, isim vermek. Çünkü karanlıkta kalan bir baskı hem daha kolay inkâr edilir hem de daha az maliyetlidir devlet için. Tam bu noktada AİHM Kavala kararı hakikati örten perdeyi kaldırıyor. Ancak adaletin tecellisi hala bekliyor. Bunun için ilk olarak insan hakları savunucularının açık bir şekilde dile getirdiği gibi Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerekiyor. Bu nedenle Kenneth Roth’un deneyimlerini hatırlamak ve yola devam etmek zorundayız. Bunun için hak savunucularının dayanıklılığını arttırmaya ve sesini yükseltmeye her zamanki gibi çok ihtiyacımız var.