*Bu yazı ilk olarak Siyasi Haber'de yayınlanmıştır
9 aydır sürmekte olan süreç nihayetinde, Meclis Komisyonu raporundan sonra ikinci ürününü 10 Ağustos 2026 tarihinde “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olarak verdi.
Bugün yasanın eksiklerini söyleyen, onun tekniği açısından taşıdığı hukuksuzluğu dile getiren ve yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes süreç ve yasaya pembe gözlüklerle olumlu anlamlar yükleyenlerin bir çoğu tarafından savaşın sürmesini istiyormuş gibi kabullenilip kendilerine “süreç sabotörü” etiketi kolaylıkla yapıştırılıyor ve dolaysıyla da yasanın eleştirel bir gözle ele alınmasının, mevcut haliyle ne tür sıkıntıları peşinde sürükleyeceğinin nesnellik içerisinde değerlendirilebilmesinin ve varsa ilerletilebilmesinin imkanlarının ortaya çıkarılmasının da önüne geçilmiş oluyor. Bunun gelecek açısından yarattığı zaafların demokrasi mücadelesine ve Kürt Özgürlük Hareketine verebileceği zararlarının görülebilmesinin ve karşı tedbirlerinin alınmasının önüne de geçilmiş oluyor.
Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar vecizesini Marksist temelde kavrayan bir komünist olarak özgürlük mücadelesine ve Türkiye demokrasisine karşı taşıdığım sorumluluğun ve yandaşlığın bir gereği olması açısından çıkan yasa ve bunun işaret ettiği sürecin akıbeti konusundaki eleştirel düşüncelerimi ortaya koymayı 60 yıldır taşıdığım komünist sorumluluğun bir gereği olarak her zaman yerine getirmeye çalıştım ve bu tutumdan da ne özgürlük hareketine ne de demokrasi ve sosyalizm mücadelesine bir zarar geldi. Tam tersine Marks’ın işaret ettiği eleştiriyi kendisine karşı sonuçlar çıkaracak derecede ileriye götürmenin, sosyalist demokrasi, demokratik bir işçi sınıfını perspektifinin geliştirilmesi, işçi sınıfı öncülüğünün mahiyetinin sınıf indirgemeciliğine indirgenerek bürokrasinin egemenliğinin kapılarının sonuna kadar açılmasının engellenmesi, milli meseleler, kadın sorunu, ekoloji sorunlarının kavranışı ve şimdilik dijital/yapay zeka diye adlandırılan insan dışındaki yeni bir zeki varoluşun ortaya çıkmakta olduğu, insanlığın tarih öncesinden özgür insanlık tarihinin girişine ulaştığımız dijital kapitalizm ve yeni çağın kavranmasında ve buna uygun tutumların geliştirilmesinde derinlik kazanılmasına katkısının olduğunu gördük.
İçinden geldiğim Kurtuluş geleneği tüm milli meseleleri birçokları için olduğu gibi, PKK hareketinin bu meseleyi devletin de gözüne sokarcasına gündemleştirdiği dönemde değil, henüz PKK yokken, kuruluşunun başlangıcından beri kendisi için sorun edinmiş ve özel olarak da Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını “ayrı devlet kurma hakkı” olarak kabul edip bunu koşulsuz savunmuş ve bedelini ödemiş bir örgütlenmedir. Bu örgütlenme kendi tespitlerine bağlı olarak, PKK önderliğinin Kürdistan devriminin yolunu açtığı tespitine dayanarak, 1991 Kongresinde Kürdistan’da PKK’nin desteklenmesini kabul edip, Kürdistan özerk örgütlenmesine de son vermiştir. O günden bugüne kadar da milli meselelere bakışımda geriye dönüş olmadığı gibi gelişen sosyalist demokrasi düşüncesi çerçevesinde de daha bir derinlik kazanmış olduğunu söylemekten imtina etmeyeceğim. PKK’nin 20 yıldır ki benimsemiş olduğu “her parçanın sorununun sömürgeci devlet çerçevesinde çözülmesi ve bunlar arasında konfederal bir ilişkinin geliştirilmesi” görüşlerinin bugün için olan pratik anlamını kabul etmekle beraber, mili meselelerin gerçek çözümünün önce eşitliği sağlayacak bir ayrılıktan, yani her milletin kendi devletine sahip olup eşitlenmesinden sonra ancak konfederal ilişkilerin her tarafı tatmin eden en demokratik zeminde hayat bulacağına inanıyorum.
PKK hareketini çıkışından beri solun çoğunluğu gibi milliyetçi ve ayrılıkçı bir rakip değil, sömürgeciliğe karşı ortak mücadeledeki dost olarak gören, bunun gereklerini her zaman elden geldiğince yerine getiren, her kesimin lanetlisi konumunda iken Lübnan’da Ermeni savaşçıları ile birlikte aynı kampı paylaşan ve ondan sonraki süreçte de dostluk ve dayanışma ilişkilerini sürekli kılmış olan bir geleneğin bu tutumundan, pişmanlık manifestosu yayınlamadıktan sonra, bundan sonrası için de aynı hattı sürdüreceğine şüpheyle, hatta karşı tarafa itici bir yaklaşımla bakanların ancak iyi niyetlerinden kuşku duyulabilir. Bu nedenle yaptığım eleştirilerin bir kısım müfterinin iddia ettiği ve edeceği gibi Kürt Özgürlük Hareketine karşı bir tutum ve demokratik ve sosyalist devrimlerde startejik anlamı içerisinde ondan uzaklaşma değil, onun sağlıklı bir doğrultuda ilerleyebilmesine ve dünya proletaryasının ortak zaferinin kanallarında buluşabilmesine bireysel ve örgütsel düzeylerde katkı amacına yönelik olduğunun öncelikle bilinmesini isterim. Herkesin referansı kendisi hakkındaki, kendi ya da başkalarının iddiaları değil, tarihsel olarak gerçekleştirdiği işlerdir.
Kraldan çok kralcılık yaparak “yandaşlık şampiyonu” olacağını sanarak, Kürt hareketinin yarattığı imkanlar üzerinden “makro siyaset” yapma hayali ve avuntusu içinde olan konformistlere söyleyeceğim, herkesin kendi tarihinin bilançosunu çıkararak laf etmesidir.
Önyargılı yaklaşımların önünü kesebilmek için şunu da ekleyerek meselenin esasına geçelim. Çıkan yasayı hem içeriği hem de yasa tekniği açısından bir çok yönüyle eleştiriyor ve onun bu haliyle aşağıda belirteceğim başka aksül amellere vesile olacağını kestirsem de, bunlardan bağımsız olarak söylendiği gibi 3500 civarında devrimcinin tahliye olmasına vesile olabilecek olan bir adımın iktidarın hesapları çerçevesinde olsa da atılmış olmasını, yaptığım uyarılarla birlikte kesinlikle olumlu karşılıyorum.
Bu çıkarılan yasa metninin içine yerleştirilmiş olan dinamiti gördükten ve Türkiye halklarının ve işçi sınıfının bu gerçekliği görmesini sağlayacak şekilde açık olarak ifade ettikten sonra tahliye edilmesi muhtemel 3500’den fazla devrimci tutsağın serbest bırakılma ihtimaline dahi evet oyu verilebilir. Verilmese de iktidar bunu bir devlet projesi haline getirmiş olduğundan yasanın meclisten geçmesi zaten kaçınılmazdı. Bu yasanın çıkmasına ve daha fazla oyalama manevralarının bir an için durdurulmasına muhakkak ki, Öcalan’ın müzakere masasında göstermiş olduğu karşı çıkışların etkisi olduğu gibi, Özgür Özel öncülüğünde süren muhalefet hareketinin çökertilememiş olması ve Kandil’den gelen, muhalefetle birlikte davranarak iktidarı düşürme yolunun açık olduğu konusundaki açıklamaların da tayin edici önemi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu karşı duruşlar karşısında, balıkçı terimiyle ifade edersek faşist iktidar yürüttüğü planın misinasının fazla gerilmesi sonucu kopmasını engellemek için bir kalama verme ihtiyacını duymuştur diyebiliriz. Bu durumda devrimci görev, iktidarın bu yemini yutmadan, iktidarın da kendi amaçları açısından ihtiyaç duyduğu varolan çatışmasızlık durumunu devam ettirmek ve yeni kalamaların verilmesini sağlamak üzere yeme vurup kaçma, yani müzakere masasında kalma çabalarını devam ettirirken, Fuat Ali Rıza’nın yazısında belirttiği gibi, bu iktidardan kurtulmanın bütün muhalefeti kapsayacak alternatifini geliştirmek olmalıdır.
PKK her ateşkes ilan ettiğinde demokratları ister istemez bir barış heyecanı, bir demokratikleşme umudu sarar. 2010’da bu heyecan o kadar yükseldi ki, kimi sosyalistler bile yetmese de evet diyecekleri bir demokrasi kapısının açıldığına inandılar ve AKP’nin bugünkü faşistleşmeye kapı aralayan anayasa değişikliklerine, 12 Eylül’ün hesabı görülecek “büyük umutları” içerisinde evet dediler. Kimileri de bu bizi ilgilendirmiyor diyerek boykot demek suretiyle hayır veya evet oylarının azalmasına neden oldular. Bunlar içerisinde ne kadarının hayır oylarını ne kadarının evet oylarını azalttığını kestiremeyiz ama demokrasi adına dağın fare doğurmasının ardından Öcalan’ın “biz boykotla Erdoğan’a kredi açtık ama değerlendirmesini bilemedi” dediğini hatırlıyoruz. Başkaları niyetleri bu açıklık içinde ortaya koymadığı için diğer boykotçuların, evet diyemedikleri için mi, yoksa hayır diyemedikleri için mi boykot dediklerini kestiremiyoruz. Ama emin olabildiğimiz bir şey var; bu, AKP’nin anayasa değişiklikleri ile “askeri vesayeti kaldıracağız” derken, RTE vesayetinin ve faşist bir icranın oluşturulmasının temel taşlarını atılmış olduğudur.
Kimileri bunu anlayıncaya kadar 5 yıl geçti gitti. Şimdi hep birlikte, adında tam olarak mutabık olmasak da ortakça “tek adam rejimi” denilen, esasında faşizmi devlette ve toplumda en az muhalefete yol açacak biçimde kerte kerte kurumsallaştırmakta olan bir rejimle başbaşa kaldık.
Büyük bir seferberlik halinde başlayan 2013-15 “barış süreci”nde de meğer Reis’in derdi başkan olmak imiş. “Seni başkan yaptırmayacağız” dediği için Selahattin Demirtaş’ı intikam olarak 10 yıldır hapiste tutan RTE’nin bütün derdinin bu olduğu artık herkes için ayan beyandır. Onun idrak edilebilmesi için üzerinden yılların geçip gitmesi, “Cemaat darbe yapacaktı!” senaryosuyla faşizm doğrultusunda pervasız bir kertenin daha aşılması gerekti. Şimdi artık darbe var diyerek gerçekleştirilen karşı darbenin yarattığı olağanüstü hal durumunda yaşamaktayız ve faşist iktidar olağanüstü hal durumunda yapılabilecek olan herşeyi, rakiplerini tutuklayıp, örgütlenmelerini dağıtarak, kaybettiği belediyeleri devlet gücüyle ele geçirerek yapmaya devam etmektedir; işin en kötü tarafı da bunların giderek hayatın normalleri haline gelmesidir. Bu koşulların içerisinde demokrasiye doğru bir adımın nasıl gelişebileceği sağlıklı bir akıl için pek anlaşılır bir durum arz etmemektedir.
Olağanüstü hal uygulaması tam anlaşılıyor gibi görünürken, birden AKP’nin öncekilere nal toplatan yeni bir manevrası ile yüz yüze geldik. Kendisi anayasaya uymayıp anayasayı kendisine uyduran Reis ve avanesinin aniden yeni bir “barış süreci”nin kapısını, “terörsüz Türkiye” diye araladığına tanık olduk. Bunun lafının çıkmasıyla birlikte Kandil’den Besê Hozat’ın “bu bir özel savaş oyunudur“ demesi bir oldu. Besbelli ki önceki deneyimlerin hep böyle bir oyun olarak gerçekleşmiş olması onda bir reflekse yol açmış ve laf bir çırpıda ağzından çıkıvermişti. Ama onun bu lafı açık havada çakan bir şimşek gibi pek fark edilmeden geçti ve Ankara’dan İmralı’ya, oradan Kandil’e kadar herkes Öcalan’ın kefalet ettiği, manifestolar yayınladığı bu sürecin belki de öncekilerden farklı olabileceğini tartışmaya başladı. Zira bu kez ne anayasa değişikliği ne de başkan olma meselesi vardı ortada. Tam tersine TC devleti bu kez “mecbur kalmıştı” böyle bir süreci başlatmaya. Kimilerine göre ABD Erdoğan’a talimat vermişti: “bu işi hallet, bölgede yapacak işimiz çok, yoksa duman olursun!” demişti. Memleketin kırk yıllık soy faşisti ise tam tersine ABD’nin İsrail ile el ele verip Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı bir oyun oynamaya giriştiğini tespit edip bu oyunu bozabilmek için “bin yıllık kardeşlerimiz olan Kürtlerle” anlaşmamız gerektiğini ve bunun için de “Öcalan’ın gelip mecliste, terör örgütünü feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bitirdiğini haykırıp, umut hakkından sonuna kadar yararlanması” çağrısını yaptı.
Düşmanın “durduralım şu savaşı barışalım, ikimizi de oyuna getirecek bir tezgah var, buna karşı birlikte dikilelim” dediği bir yerde kim buna karşı çıkabilirdi? Üstelik bu sefer istenen bir şey de yoktu: Ne anayasa, ne başkanlık, ne seçim desteği! İstenen son derece insani bir şeydi. Kırk yıldır birbirimizi kırıp duruyoruz ve bundan ancak düşmanlarımız yararlanıyor. Trilyonlarca dolarlık milli servet ve insanlarımız heba olup gidiyordu. Bu kadar mantıklı ve insani bir öneriye kimsenin, başta da Öcalan’ın hayır demesi mümkün değildi. Birkaç şovenizmden kudurmuş, sorumsuz, insanlık düşmanı faşist istediği kadar böğürüp dursundu. Öcalan da bu ”terörsüz Türkiye” çağrısına yerinde olarak “demokratik toplum” çağrısıyla olumlu yanıt verdi ve muhtemeldir ki, kendisinin meclise çağrılıp on yıllardır süren bu kanlı çatışmanın bitirildiğini ilan etmesini beklemiştir. Meclise çağıran olmadığı gibi Meclis Heyeti de, yine Bahçeli’nin zorlamalarıyla, “kimse gitmiyorsa ben tek başıma gidiyorum!” demesinin ardından ancak zor bela yola çıkabildi.
Çok umut bağlanan Meclis Komisyonu’nun, Kürt meselesinin çözümü ve demokrasi sorununu Öcalan’la AKP-MHP arasındaki müzakereden çıkarıp Meclisin sorunu, dolayısıyla da tüm Türkiye halklarının sorunu haline getireceği beklenirken, Cumhur İttifakı’nın kıvrak manevralarıyla sorun bu kez, herkesle tartışılıyormuş havası içerisinde tam olarak bu iki partinin tayin ettiği alana hapsedildi ve sonuçta havanda su döve döve malum Komisyonun tavsiye kararı çıktı. Kürt sorununu “çözecek” olan komisyon raporunda Kürt sorununun çözümünü ilgilendiren bir cümle veya tek kelime bile geçmiyordu. AKP-MHP ne demek istiyorduysa rapora yansıyan da o oldu. Bu kez umutlar çıkarılacak olan kök/çerçeve yasaya havale oldu.
Çıkarılan yasanın mahiyeti ve varılan nokta
Bahçeli’nin DEM Parti vekillerinin elini sıkmasının ve ardından Öcalan’ı meclise gelip açıklama yapmaya davet etmesinin üzerinden 22 ay geçtikten sonra Meclisten, çıkıncaya kadar kimsenin pek malumat sahibi olamadığı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” çıktı ama çıkmasıyla da yeni bir tartışma zincirini peşinde sürükledi.
Parlamenter sistemde yasaları meclis yapar ve ardından yasanın gereklerini yürütme ya da yargı yerine getirir. Ama bu yasa neresinden baksanız bir tuhaflıklar manzumesi oluşturuyor. Aylarca beklenen yasa kimsenin haberi olmadan komisyona geliyor, 18 saat içinde tartışılmaMAsı bitiriliyor ve iki gün sonra da meclisten çıkıyor ama bir şey olmuyor tabi.
Yasayı yine Meclis yaptı ama bu kez yasanın uygulanabilir hale gelebilmesi, yargının uygulamaya geçebilmesi ancak yürütmenin yasanın uygulanmasına izin vermesine bağlı hale getirildi. Yani Türk usulü başkanlık sistemine uygun olarak bu yasa da, her şey gibi başkanın icazetine kalmıştı. Yasanın uygulanıp uygulanamayacağına karar verecek olan MİT ve MGK olacaktı. Onlar kararlarını verdikten sonra Reis’e bildirecekler, o da uygulanabilir dedikten sonra sıra yargıya gelecekti. Gelecek mi? O da Reis’in iradesine bağlı; belki uygulanabilmesi için beklediği şartlar yerine gelmediğinden “uygulanamaz” diyecekti.
Şunun şurasında önümüzde Anayasanın, halkoyuna başvurmadan kabul edilmesi için, Mecliste 400 oya ihtiyaç var; şimdilik “İç Cephe”de bu çerçeve yasa vesilesiyle 467 oy toplanmış olsa da, bunların hep iç cephede duracaklarının bir garantisi yok. Kim bilir yasanın uygulanmasının şartlarından biri de bu anayasa oylamasında verilecek oylara bağlıdır. Reis’in heybesinden ne çıkaracağı belli olmuyor ki! Yani tam bir kuvvetler birliği.
Yasanın sıkıntıları bunlarla bitmiyor ama. Yasa keyfi olarak bir tarih oluşturmuş ve 2005’ten önce işlenen suçları affetmiyorum demiş. Uygulamada çoğunlukla eski suçlar daha kolay affedilir. Hatta eski suçlar için “ceza ve karar zaman aşımı” diye hukuk kuralları da oluşturulmuştur. Ama bu yasa, mücadeleyi başlatanlara olan düşmanlığından olsa gerek, başta Öcalan olmak üzere bu yasanın eski önderlerin hiç birini kapsamamasını işte böyle keyfi bir zaman belirleyerek; yasa ancak o zamandan sonra işlenmiş suçlara mahiyetine (mesela kasten cinayet işleme gibi) bağlı olarak infaz UYGULAYABİLECEĞİNİ ilan ediyor. Başka yasalarda çoğunlukla “şu tarihe kadar işlenmiş suçlar bu yasadan yararlanabilir, daha sonra işlenen suçlar bu yasa kapsamında değildir” diye suça teşviki engelleyen, mantıklı kabul edilebilecek bir kayıt bulunurken bu yasa yeni bir teamül ortaya çıkarmış bulunuyor. Suçu erkenden işlemişsen halin yaman! Muhtemelen bu da gençleri baştan çıkarmış olmanın cezası olacak.
Bu şeytani düşünceler yerine rahmani olarak düşünmek de elbette ki mümkündür. Belki de bu hata dediğimiz iş bir iyi niyetin eseridir, kim bilir? Kendi tabanını İYİ Parti ve Zafer Partisi’ne kaptırmaktan korktuğu için “bebek katilini ve azılı teröristleri serbest bıraktı!” lanetlemesi altında kalabileceğinden endişe ettiğinden anayasanın eşitlik ilkesini apaçık ihlal eden böyle bir hatayı bilinçli olarak yaptılar ki, Anayasa Mahkemesi bunu ele alır almaz, bu anayasaya aykırılığı görür ve 1991’de çıkan yasada olduğu gibi eşitlik prensibine uygun olarak, Öcalan dahil, bütün eski önderleri de bu infazdan yararlandırır. Böylece günah AKP-MHP’den gider, Anayasa Mahkemesi’nin sırtına yıkılır ama bu arada herkes de özgürlüğüne kavuşur. Reisin ne yapacağını kestirmek her zaman kolay değil elbette.
Yasanın yarattığı garabetler bununla da bitmiyor tabi. “Kader kurbanlarını” bıraktım bir yana ama “Terör örgütü mensuplarına” ceza indirimi uygulanırken, “Reis’e hakaretten”, twit atıp “halkın bir kesimini, bir başka kesimine karşı kışkırtmaktan”, “CHP’li belediyelerde suistimal yapmaktan” vb. suçlardan tutuklu ya da hükümlü olan onbinlerce insan içeride kalacak ve bu da toplumsal barış için yapılmış olacak! Gel de inan! Bunun içinde bir iş olmalı!
İktidar gerçekte ne istiyor?
Türkiye en azından iki yıldır tuhaf tartışmaların içine yuvarlanmış, bilinen ezberler karışmış, faşizm, emperyalizm, şovenizm nedir, ne değildir sol cenahta da karmakarışık hale gelmiş durumda. Bunların bu kadar karışmış olması AKP ve MHP’nin ne yapmak istediği konusunda bir mutabakatın da oluşturulamamasına neden olmaktadır. AKP’nin 2010’dan beri demokrasiye olan katkılarından, Bahçeli’nin “demokrat milliyetçi” olmasına kadar kafa karıştırıcı kavramlar ortalıkta dolanıp durmaktadır? Dünya acaba bu kadar mı değişti de her türlü kavram yerinden oynadı. Elbette dünya değişiyor, hele günümüzde Homo Sapiens’in ortaya çıkışından beri süre gelen evrimde bir sıçramanın bile olmasının gündeme geldiği de söylenebilmektedir.
ABD emperyalizmi kontrgerilla faaliyetlerinden vaz mı geçti? Yoksa Türkiye bunun bir istisnası mı? Böyle olmadığını ABD’nin deli dana gibi Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar olan insanlık dışı saldırılarının devamından bütün dünya gayet iyi biliyor. Maduro’nun ülkedeki işbirlikçilerin yardımıyla ülkesinden kaçırılıp ABD’ye götürülmesinin üzerinden çok zaman geçmedi. Küba ve Latin Amerika’nın ilerici hükümetleri sürekli olarak bu saldırıların tehdidi altında bulunuyorlar. İran’daki islami faşist rejim bahane edilerek, ülke neredeyse altı aydır aralıklarla bombalanmakta, binlerce insan katledilip ülkenin ulusal varlıkları imha edilmekte ama rejimin kendisini milliyetçilik ekseninde yeniden örgütleyip muhalefeti de bastırmasından başka bir sonuç vermemektedir.
Bütün bu saldırganlıklar cereyan ederken Türkiye mi Counter Insurgency (COIN) (ayaklanma bastırma- kontr gerilla) politikalarının dışında kaldı da, bizzat ABD’nin bu konsept çerçevesinde örgütleyip politik hayatımıza saldığı yüzlerce yoldaşımızın katili, ırkçı MHP mi birden bilinçlendi, metamorfoz geçirip, ABD’nin Kürtler aracılığıyla Türkiye’ye karşı bir komplo kurduğunun bilincine vararak, aniden beka sorunu derdine düştü ve genetiğinin temel taşı olan ırkçılığı reddedip, Kürtleri bin yıllık kardeş ilan edip, Öcalan’ı da “bebek katilliği”nden “Kurucu önderliğe” terfi ettirdi? Bunu iddia edebilmek için, bırakalım sınıf çatışması eksenli Marksist siyaset ve devlet teorisini ve faşizm anlayışını reddetmeyi, Weberci devlet ve siyaset teorisini de bir kenara koymak gerekir. Kuvvetler ayrılığı prensibi ortadan kaldırılıp, tuvalette hangi elini kullanacağından, ne yiyip içeceğine, nasıl giyineceğine, neye göre eğitileceğine ve nasıl eğleneceğine kadar, hatta sermayenin bileşiminin ve birikimin İslami usullere göre nasıl olacağının tüm detaylarını belirlemeye kalkışan Türk usulü başkanlık sisteminin özü itibariyle Hitler’in yaratmaya kalkıştığı dünyadan hangi farkı var ki, onun Türkiye halkları ve emekçi sınıflarının hayrına olabilecek olan bir gelişmenin kapısını aralayacak bir yasa çıkarmasını bekleyelim? Bu herhalde bir horozun taşa mı yoksa samanlığa mı yumurtlamasının daha doğru olacağının sorgulanmasından daha ileri bir mantığa tekabül etmez.
İslama atfedilen demokratikliğin hakların lehine bir sonuç yaratabilmesini beklemek için, onun, İsa’nın dininden ziyade Musa’nın dininden feyz almış ve hayatın her alanına yön veren totaliter bir devlet dini olarak ortaya çıkmış olduğunu görmemezlikten gelmek gerekir. Musa’nın dininin nasıl bir zulmün kapılarının açılmasına ideolojik bir zemin hazırladığını görmek için, onu kapitalizme adapte edilmiş hali olan Netanyahu iktidarında izlemek yeter. Onun, Afrika’dan siyahlar arasından Musevi olanları bulup İsrail’e getirirken, Filistin’in otokton halkı olan Araplara neleri layık görebildiğini Nakba’dan Gazze soykırımına görüyoruz. Sözde Filistin’in kadim Arap halkının yanında durduğunu iddia eden ama İsrail’le olan ticari, siyasi ve hatta askeri ilişkilerini bir adım geriletmeyen Erdoğan, Musevilikten tevarüs eden İslam’ın siyasal halinin (ki, İslam da Musevilik gibi daha doğarken siyasal bir akımdı) çağdaş formunu yaratmada muhakkak ki, Netanyahu’dan çok şey öğrenmiş bulunuyor. Öcalan’ın Kürtlerin başına da Gazze misali felaketlerin gelebileceğine işaret etmesini, bu kapsamda ele alırsak anlaşılır olacağını kabul edebiliriz.
İktidarın temel motivasyonunu iktidarda kalmak oluşturuyor olsa da iktidarda dururken Ortadoğu’nun ve bölgenin dengelerinin de elbetteki göz ardı edilemeyeceği bir bedâhattir. Uluslararası bir sömürge olan Kürdistan’ın en büyük parçasına sahip olmak, artık uluslararası bir mesele haline gelmiş olan Kürt meselesini de yönetebilmeyi zorunlu kılmaktadır. Kürdistan burjuvazisinin Türkiye finans-kapitalinin denetiminde gelişmesi ve Kürdistan’da gelişen kapitalizmin artık uluslaşmayı feodal veya seküler örgütler etrafında şekillenmeden çıkarıp modern burjuva milliyetçiliğinin eksenine doğru çekmeye devam ediyor olması, Türk oligarşisinin söz konusu durumu Kürtleri kendisinin sadık muhalefeti haline getirerek yönetme ihtiyacı ve arzusunu da kamçılamaktadır. Bu açıdan faşist iktidar bugün yürüttüğü politikaları sadece iktidarda kalma meselesi olarak değil aynı zamanda, uzun vadede Kürtlerin kendisine karşı bir tehdit olmaktan çıkarılıp kendi yedek gücü haline getirilmesi, bölgesel güç dengelerinde ağırlık kazanma, yeni pazarlara ve enerji mahreçlerine ulaşma girişimi olarak da görmektedir.
Ancak bu durum yeni değildir. SSCB’nin çöküp Ortadoğu’nun yeniden paylaşımının gündeme gelmesiyle birlikte TC devleti, “proaktif politikalarıyla” sadece Ortadoğu politik matriksinin bir öğesi değil Libya’dan Sudan’a ve oradan da Körfez’in ve Afrika’nın başka ülkelerine genişleyen bir politik matriksin öğesi haline çoktan gelmiş bulunuyor. Bugün buna özgül olarak eklenen yeni bir iktidar döneminin nasıl tayin edileceği ve bunun için atılan yasal adımlar eklenmiş bulunuyor.
Meclis’in 10 Ağustos günü çıkardığı yasanın mahiyetinin ne olduğunu ve iktidarın ne istediğini Karayılan şöyle tespit ediyor: “Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış. Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir”
Gerçekten de faşist iktidar açısından neyin önemli olduğunu ortaya koyan bir tespittir bu. Ama bu tespitin işaret ettiği bir devamı da vardır. Yasa barışın olmazsa olmazını oluşturacak olan “Kürt halkının kolektif hakları” konusunda tek kelime etmemektedir. Bu durum, yasanın ilk adım olmasıyla mazur gösterilemez. Eğer bu yasanın bir ilk adım olarak bir anlamı olacaksa varacağımız hedef açısından bu ilk adımın yönünün ne olduğunun, onu yeni adımların takip edebilmesi için gücünün olup olmadığı da önemlidir. Bunlar ilk adım olmak adına ihmal edilemezken, bu yetmezmiş gibi üstüne hareketin ve halkın ısrarla belirttiği Öcalan’ın özgürlüğünün hiç kaale alınmamış olması, gerillaların ve eski kadroların dönemeyecek durumda bırakılmaları iktidarın, daha önce “Kürt sorunun çözdük”, “sorun vardır diye düşünmezseniz, sorun kalmaz” gibi belirlemeleri ışığında meseleye yaklaştığımızda Kürt sorunun çözümünün yanına yaklaşmak gibi bir niyetinin olmadığı açığa çıkmaktadır. Nasıl olsun ki? Faşist bir iktidardan Türkiye’nin de demokratikleşmesi anlamına gelecek olan Kürt halkının kolektif haklarını tanımasını, onu cidden zorlayan şartlar, dayatmalar olmadan nasıl bekleyebiliriz? Bunu faşistlerden beklemek, tam olarak ne dediğini bilmemek anlamına gelir, zira bu faşizm kavramını demokratiklikle eşitlemek olur.
Karayılan’ın şu tespitleri, her ne kadar yasanın ilk adım olarak önemine işaret etmiş olsa bile Kandil’den bakınca meselenin görünen yönünü anlatmaktadır. Bu anlatıya göre atılan adımın doğrultusu benim söylediklerimden daha fazla endişe yaratacak mahiyettedir:
-Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış.
-Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir.
Oysa bu sorun, yüzyıllık büyük bir sorundur. Dar bir yaklaşım vardır. Şüphesiz bu dar yaklaşım, sorunu çözüme kavuşturamaz.”
Karayılan’ın şu son cümlesi meselenin özünü ortaya koymaktadır. Bu bir ilk adımdır ama hangi doğrultudaki bir ilk adımdır sorusunun yanıtı bu adımın “sorunu çözüme kavuşturamaz.” olması tespitinde yatmaktadır. Eğer sorunun çözümüne yönelik olduğu iddia edilen bir adım daha baştan sorunu çözüme kavuşturamaz diye belirleniyor ise o zaman bu adımın yönü tersinedir ve yeni çözüm adımlarını peşinde sürükleyecek bir gücü ve mahiyeti/niyeti yok demektir. Yani yasa Kürt sorunun çözümüne yönelik değil, Karayılan’ın ifade ettiği gibi sadece gerillanın tasfiyesine yöneliktir. Ama gerillanın tasfiyesi için belli sayıda gerillanın hapishanelerden tahliye edilmesinin bile faşist iktidarın tespit ettiği bir diyeti yok demek değildir.
İktidarın yasa konusundaki düşüncelerini esasında bu yasayı gerekçelendirirken söylediklerinden çıkarmak hiç de zor değil. Esasında bu beyanlar kanıt niteliğindedir ama arzuladığını bu yasada görmek isteyenlerin yorumları işe karışınca sanki bunlar kanıt değilmiş gibi muamele görmektedir. Faşist iktidarın sözcülerinden Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum yasanın neye benzeyeceğini yasanın kendisi ortalıkta yokken çok net ifadelerle dillendirmişti.
Faşist iktidarın bu yasayı, sadece PKK’yi tasfiye etmek için değil aynı zamanda muhalefetin bir daha seçim kazanmasına imkan tanımayacak bir anayasanın Meclis’te 400 oyla kabul edilmesini sağlamak için Öcalan ve DEM Parti’yi, hazırlayacağı anayasa değişikliklerine oy vermeye zorlama amacıyla kullanacağını akla getirmek için oldukça çok neden var. Yasanın uygulamasının MGK ve Erdoğan’ın onayına bırakılmış olması, iktidarın Kürt meselesini çözülmüş kabul ederek Kürtleri egemen siyasete entegre etmek için kullanacağını, bu yasaya oy verenlerin kendilerinin de örtük ya da açık biçimde kabul etmesinden çıkarmak zor değil. Karineler bu kadar mı?
Faşist blokun iktidarda kalabilmeyi, açık bir diktatörlüğe geçiş seçeneği dışında en acısız biçimde gerçekleştirmeye yönelik üç ayaklı bir stratejisi olduğu kanaatini uyandıran epeyce bir veri bulunmaktadır.
Bu ayaklar sırasıyla şöyle sıralanabilir:
1- Muhalefetin toplu olarak kendisine karşı davranmasına imkan vermeden bölünmesini ve bir kesimini yanına almaya ya da diğer kesimden ayrı davranmaya zorlayan taktik olarak “terörsüz Türkiye” sürecini; Bu süreç tek başına bunu başaramazsa, bunu için muhalefetin içinde kendisine alternatif olarak yükselmekte olan ve Kürtlere de bir takım haklar vadederek onları yanına alma ihtimali olan CHP’yi de denetimi altındaki yargı yoluyla bölüp muhalefet etmek yerine kendi derdiyle uğraşır hale getirmek. Taktiğin bu kısmı tam bir başarıyla uygulandı ve DEM Parti iktidarla müzakere yürütürken sokakta süren mücadeleyi bu müzakerelere aykırı görerek CHP ile mesafeli bir duruş gerçekleştirdi. CHP yüzden fazla mitingle muhalefeti her gün yükseltirken birden başına kayyım denilen bir müdür atanarak paralize edildi ve muhalefet bir anda kesilip, bu dertle başa çıkabilmek bütün enerjisini yuttu. Şimdi CHP ve Yeni Parti adıyla devam eden yapıların muhalefeti pek ortadan yokken güçlerinin ne olduğu da belli değil. Elbette bu demek değil ki, faşizm bu alandaki nihai zaferini kazandı. Yeni Parti’nin yükselişi devam ettiği takdirde, eskisinden de daha güçlü bir muhalefetin ortaya çıkma ihtimali yok değil.
2- İktidarın izlediği ikinci taktik ise “iç cepheyi tahkim” adı altında, Uzakdoğu sporlarının tekniğine benzer bir girişimle, muhalefetin yıkıcı gücünü kendi gücüne ekleyerek, yani bir selin yarabileceği felaketi baraj sayesinde sulama ve enerji elde imkanına dönüştürür gibi muhalefeti etkisiz hale getirmektir. Kürt meselesine ilişkin olarak Meclis Komisyonunun kurulması sorunu toplumsallaşması açısından önemli bir adım olarak algılanırken, görüldü ki, iktidar muhalefetin gücünü “terörsüz Türkiye” süreciyle absorbe ediyor ve nihayetinde Meclise sunduğu “çerçeve yasa” ile de bugüne kadar belki de görülmemiş bir oyu (467) bu yasanın etrafında, dolayısıyla da iç cephede buluşturmuş oluyor.
3- Faşist blokun üçüncü taktik ayağı ise bu oylamada bir tür provası yapılmış olan yeni bir anayasa ile muhalefetin bir daha seçim kazanamayacağı parlamenter görünümlü bir rejim yaratarak Erdoğan’la yeni bir 5 yıllık ve devamı olabilecek olan yeni dönemleri garanti etmek. Yapılan oylama bir yandan iç cephenin tahkimi görüntüsünü verirken diğer yandan da Faşist blok açısından yeni anayasayı Meclisten geçirmek için gerekli 400 oyun nasıl derlenebileceğinin de bir provasını oluşturmuş oluyor.
Öcalan “mahsurlu gibi görünen detaylara takılmamak gerektiğini” söylediği gibi sürecin kefili olduğunu da söyledi. Bir çoğumuzun aklına elbette ki, “halkın ona, onun halka olan güveni” düşüncesi gelecektir; elbette ki, şimdiye kadar ortaya çıkan değerlerin asıl sahibi olan Kürt halkı bugüne kadar başardıklarıyla bir güvence kaynağıdır ama onun da bir başka halkın önemli bir kesimiyle şimdilik karşı karşıya durduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Kürtlerin desteğine bu kadar çok ihtiyacı olan Yeni Parti’nin liderinin bütün uyarılarına rağmen vekillerin yarısından fazlası yasaya ilerici değil gerici nedenlerle hayır oyu verdi. DEM Parti ve müttefiklerinin dışındakilerin verdikleri “evet” oylarının kahir ekseriyetinin de Kürtlere karşı beslenen dostluk ve kardeşlik duygularının değil, Kürt halkına karşı oynanmak istenen oyunun eseri olduğunu, AKP-MHP ikilisinin sorunun kamuoyuna mal olması için kılını bile kıpırdatmamasından çıkarmak mümkündür. Kendi tabanlarında var olan şovenizm nedeniyle ortaya çıkan kimi itirazları, “merak etmeyin, Reis onlara çok iyi bir oyun hazırlıyor” diye yatıştırdıkları da bir sır değildir.
İktidarın hileli oyunlarının farkında olmaması mümkün olmayan Öcalan ise bambaşka ve uzun vadeli bir plan kurmuş gibi görünüyor. Onun için de şimdi çıkan aksaklıklar için “teferruata takılmayın” diyor. Kanımca Öcalan;
Artık eskisi gibi sürdürülmesi PKK için de ciddi zorluklar arz eden savaşı öncelikle bitirmek ve bu gerilimden çıkmak,
Kaybedilmiş kadroları geri alarak siyasal mücadele kulvarını daha güçlü bir biçimde açmak,
-Bunun karşılığı olarak da RTE’ye istediği anayasa değişikliği için gerekli desteği verirken bunu anayasa maddeleri arasına Kürtlerin tanınmasını ifade edecek bir maddenin konulması şartına bağlamak istiyor gibi görünmektedir. Kürtlerin tanınmasını bir biçimde tanımayan ya da ima etmeyen bir anayasa taslağına destek vermesi beklenemez; iktidar da bunu ondan pek isteyemez. Olabilecek olan Öcalan’ın talebinin tam karşılanmadığı bir durumda, 12 Eylül Anayasa oylamasında olduğu gibi yeni bir boykot tutumunun geliştirilmesi ve şimdiki yasanın mahsurlarına rağmen uzun yürüyüşün bir adımı olarak görülmesi gibi bir başka adım olarak kredilendirilebilir. Bu durumda da muhtemeldir ki anayasa mecliste 400 oyu sağlayamayıp halk oylamasına gitmek zorunda kalabilir. O zaman ne olacağı ise iktidar açısından hiç iç açıcı görünmemektedir.
-Öcalan bu adımlarla Kürt sorununun kökten çözümünü sağlamayı değil, çözüm için yasal zeminde özgürce mücadele edebilme imkanını yaratacak bir düzenlemenin ortaya çıkarılmasını talep edecektir. Bu gerçekleştikten sonra da muhalefetle iktidar arasındaki dengelerin korunduğu koşullarda kurulacak yeni ittifaklarla daha ileri demokratik adımların atılmasını hesaplıyor olabilir.
-Veriler öyle gösteriyor ki, Öcalan çıkacak yasayla gelecek olan kadrolara dayanarak Demokratik Cumhuriyet Partisi’ni (DCP) kurmayı hesaplıyordu. Herkes DEM Parti Kongresinin DCP’ne dönüşüm kongresi olacağını beklerken, birden kongrenin ertelenmesi ve partiler yasasına göre yapılması zorunlu olan kongrenin de durumu koruyan bir teknik kongreye dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Elbette bu kongre bileşenlerinin verdikleri bir karar değil; Öcalan’ın talimatıyla gerçekleştiği aşikar gibi görünüyor.
Bunun anlamı, çıkan yasa üzerindeki pazarlıkların ve bunun sonucu olarak değişikliklerin devam edeceği ve AKP-MHP iktidarının Öcalan’ın istediği değişilikleri yapmaya zorlanacağıdır. Ancak bu değişiklikler gerçekleştikten sonradır ki, DEM Parti gerçek bir dönüşüm kongresi yapabilecek ve siyasal mücadelede yeni bir safha başlatılmaya çalışılacaktır. Bunun ne olacağı konusunda ortada herhangi somut bir beyan bulunmamaktadır. Ancak Öcalan’ın daha önceki görüşmelerde ifade ettiği gibi TİP ve diğer partileri de içerecek DEM Parti’den daha geniş bir çerçeve yaratılarak, Öcalan’ı iktidarın elinde esir iken gerçek bir kingmaker (kral yapıcı- tahta çıkaran) konumuna yükseltmek mümkün olacaktır.
Teorik olarak Öcalan’ın desteğine muhtaç halde bulunan ve iktidarı kaybetmemek zorunluluğuyla yüz yüze olan faşist iktidar bloku da, iktidar isteyen Yeni Parti de bu kingmaker’ı isteseler de istemeseler de kabul etmek zorunda kalacaklardır. Herşeyin aksamadan bu plana göre akması sonucu böyle bir durumun ortaya çıkmasıyla Öcalan’ı esir edenlerin kendi oyunları sonucu onun esiri haline gelmeleri ve Öcalan’ın öne sürdüğü demokratik toplum yolunun açılması mümkün olabilir.
Başka hiçbir faktörü karıştırmadığımızda bu senaryonun aksayabilecek bir yanı yok görünüyor ama hayatın çok daha geniş bir matriks oluşturduğunu bilerek davranır isek, bu hamlelerin kendilerinin esir edileceği bir pozisyona doğru ilerlediğini gören, özellikle iktidar bloku da buna karşı hamle geliştirmekten geri kalmayacaktır. Elbette iktidarın muhtemel oyunları üzerine de senaryolar geliştirmek mümkündür ama iktidar erkini elinde bulunduran gücün kendisinin böyle esir edilmesine izin vermeyecek bir atağı senaryo dışı bir biçimde gerçekleştirmesi bu senaryodan daha muhtemel bir durum arz eder. “Reis Anayasaya uymuyorsa anayasayı Reis’e uydurarak yasallığı sağlayalım” diyebilen bir anlayışın iktidar olduğu ülkede bu adımlara güvenilemeyeceği, herhangi bir bahane ile Kolombiya’da olduğu gibi, kabullenilmiş görünen şartların adım adım ihlalinin mümkün olduğunu, Türkiyenin İngiltere olmadığını bilen herkes de kestirebilir.
Kürt hareketinin her bir parçada kolektif haklar için mücadele ettiği bir koşulda Öcalan’ın Kürt meselesini bir kenara bıraktığı ve asimilasyonu benimseyen bir politikaya yöneldiğini iddia edenler bütün bunlara masal olarak bakabilirler. Ancak birçok olgu göstermektedir ki, Öcalan kısa vadede değil uzun vadede kolektif haklara kavuşulabilecek bir demokratik toplum için kendi açısından mantıklı görünen oyun planları kurmaktadır; ve yasada yer alan ve bugün bir çoğumuzun kabul etmek istemeyeceği bir takım işleri teferruat olarak görmesini sağlayan da kendisinin oluşturduğu stratejik planda bunların gerçekten teferruat olarak görünmesidir. Mantık kurgusu olarak tutarlı görünebilecek olan bir senaryonun gerçek hayatın bin bir faktörü karşısında uğrayacağı değişiklikler o senaryoyu başlangıcındaki durumdan tam zıddı olabilecek noktalara sürükleyebilir. Elbette ki, hiçbir siyasi senaryonun yüzde yüz garantisi yoktur; her politik senaryo en muhtemel gelişimler üzerine kurulur. Mesele bu en muhtemellerin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğindedir. İktidardaki faşist ikilinin gerçekten başka imkanının kalmadığı koşullar oluşmuş olsa idi Öcalan’ın senaryosunun gerçekleşebilme şansı olabilirdi ama ne beka sorunu ne de iktidarın yerinde kalma zorunluluğu böyle bir mecburiyet oluşturmuyor.
Beka sorununun tümden devre dışı kaldığı, Paris Anlaşması, Rojava saldırıları ve NATO zirvesi ile ayan beyan ortaya çıktı. Şimdi bir ihtimal olarak faşist blokun gerçekleştirmek istediği yeni anayasayı meclisten 400 oyla geçirme senaryosunun belli geçerliliği var ;ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin sonucunun faşizmin kurumlasallaştırılması olacağı gerçeği bu yoldan edinilecek herhangi bir kazanımın da 2010’da başlayan İslamı faşist kurumsallaşmanın tamamlanması olacağına kuşku yoktur. Başur’daki Kürtler Saddam Otonomisinden Enfal’den başka ne kazandılarsa Bakur’daki faşistlerden de ancak benzerinin kazanılabileceğini görerek adım atmak gerekir.
Öcalan’ın 1993’ten giderek şekil değiştiren siyasal hattını var olan ezberlere ters geldiği için eleştirenlerin birçoğunun, kanımca değişen dünya konjonktürünün ve yeni koşullarda nasıl mücadele etmek gerektiğinin pek farkına varmamış olmaları bu tutumlarında en temel faktörü oluşturdu. PKK ortaya çıkıncaya kadar daha ziyade Kürt ulusal hareketine şeyhler, ağalar, beyler öncülük etmişken bu kez Kürt toplumunun en alt kesimlerinden gelen ve asalet sahiplerince kabullenilmesi zor birinin önderlik etmesi, buna eşlik eden ideolojik, politik ve var olan eski ilişkileri dağıtarak ilerleyen bir hareketin ortaya çıkmış olmasının getirdiği önyargılar da elbetteki katkıda bulunmaktaydı. Bütün bunlar Öcalan’ı esaret koşullarında bile geriletemedi ve tespit ettiği doğrultuda kimi zaman kendi örgütüyle de çatışarak yoluna devam etti. Onun tutumunun kararlılığını yaratan hakikatlere kısaca göz atmadan bugün ilerlemek istediği doğrultuyu tam olarak anlamak mümkün değilmiş gibi görünüyor. Bu açıdan bulunduğumuz noktayı tarihselliği içinde kavramak gerekmektedir.