“Sonunda öldürürüz annelerimizi çünkü artık yalan söylemek istemeyiz”*
Doğumlarına karar verilenler, doğumlarına karar verenlerle ilk gerçek yüzleşmelerini yaşamları boyunca sürdürürler. Bize ebeveynlik yapmış, ilk bakımımızı üstlenmiş kişilerle ilişkimiz; anlamaya, alışmaya ve bazen de onlardan ayrışmaya çalıştığımız uzun bir sarmal içinde kimliğimizi kurar. Bu ilk karşılaşmanın ve hesaplaşmanın önemli eşiklerinden biri erinlik dönemidir. Dünyaya getirilmelerine karar verilmiş çocuklar bir gün büyür ve “anneleriyle de hesaplaşır” (1).
Anneliğe dair temsiller, çocukluk boyunca sorulmamış soruların ve anlatılmamış hikâyelerin içinde gizlidir. Dünyaya henüz kendi başına tutunamayacak kadar hazırlıksız gelen çocuğun erken döneminde yaşanan krizlerin, sarsıntıların ve taşkınlıkların bir bölümü anneyle kurulan ilişkinin içinde anlam kazanır. Bu nedenle çocukluk, annelik mitosunun daha gerçekçi bir biçimde ele alınabilmesi açısından önemli bir alandır.
Annelik, yüzyıllardır kutsanan üreme işlevinin ardından yerleşmiş, zaman içinde bunun çok ötesine taşınmış büyük bir rolün üzerinde varlığını sürdürür. Kadınlık deneyiminin içine yerleşen annelik anlatısı, birçok kadın için beklenmedik, sarsıcı ve kendi varlığını bölen bir deneyime dönüşebilir. Anne olurken kadın, henüz kendi olma hikâyesini tamamlamamışken yeni bir pozisyonun içine yerleşir. Bu nedenle anneliğin tarihi biraz da pozisyon alma, o pozisyonları benimseme ve gerektiğinde onlardan sıyrılma tarihidir.
Çocukla kurulan yoğun bedensel ve duygusal bağ, anne ile çocuğun birbirlerinin sahnesinde kendilerini görmelerine neden olur. Çocuk anneye bakarken, anne de çocuğun bakışında hem kendisini hem kendi çocukluğunu görebilir. Biyolojik bağın ve toplumsal anlamların birbirine eklenmesiyle ayrışma, yalnızca psikolojik bir tema olmaktan çıkar; çocuk açısından zamanla sahiplenilmesi gereken bir hakka dönüşür.
Peki bütün bu iç içeliğin ve kutsanan ilişkinin içinde çocuk, anneyi sevmeme hakkını taşıyarak büyürse ne olur? Onunla ilişkilenemediğini kabul eder ve bu ilişkisizliğe sahip çıkarsa? Ya da annenin çocuğa yönelttiği talepler, beklentiler ve müdahaleler çocuğun kendi mevcudiyetini kapattığında, çocuk annesinden uzaklaşmayı istediğinde ne olur?
Margit Schreiner’in Sevmek Dedikleri kitabı tam da böylesi bir bağ kuramamanın ve ilişkilenmeme hakkının sahiplenildiği, sevginin anlamının dahi sorgulandığı bir anlatı kuruyor. Bir kız çocuğunun, seksen üç yaşındaki annesini bakım evine yatırdıktan sonra onun son günlerinde yaşadığı içsel hesaplaşmayı konu edinen kitap, “Ölüm” öyküsüyle başlıyor; annesinden sevgi almayı beklediği “Düğün” hayaliyle devam ediyor ve kendi annelik deneyimiyle yüzleştiği “Doğum” öyküsüyle çocukluğuna yeniden bakıyor.
Birbirine bağlanan üç öykü boyunca yetişkin kız çocuğu, annelik ve çocukluk deneyimini yeniden düşünürken, anneliğe dair klasik kodların dışına çıkıyor. Anlatı, tam da bu nedenle, sevgi ile yükümlülük arasındaki sınırları ve bir çocuğun annesiyle ilişkilenmeme hakkını tartışmaya açıyor.
Çocuğun iktidar karşısındaki sarsıcı durağı olarak “Anne”
Geleneksel psikoloji ve psikanaliz kuramlarının önemli bir bölümünde anne, çocuğun erken gelişiminde merkezi bir figür olarak ele alınır. Bu merkezi konum farklı kuramlarda farklı biçimlerde açıklansa da, anneyle kurulan ilişkinin çocuğun ruhsal gelişimi açısından belirleyici olduğu düşüncesi güçlü bir yere sahiptir.
Psikanalitik düşüncenin önemli bir bölümü de dünyaya henüz kendi başına varlığını sürdüremeyecek kadar hazırlıksız gelen çocuğun ilk bakım ilişkileri, bedensel temasları ve ötekiyle kurduğu erken bağlar üzerinden şekillenir. Anne burada yalnızca biyolojik bir figür değil, çocuğun dünyayla kurduğu ilişkinin önemli taşıyıcılarından biridir.
Ancak bu merkezi konumun başka bir sonucu da vardır: Anneyle ilişkinin kendisi çoğu zaman sorgulanması güç bir alan haline gelebilir. Özellikle anneliğin toplumsal olarak kutsanmasıyla birlikte, annenin yokluğu, yetersizliği, zarar vericiliği ya da çocuk tarafından reddedilmesi konuşulması zor meseleler olarak kalabilir.
Bağlanma kuramları açısından da erken bakım ilişkileri çocuğun gelişimi bakımından temel bir öneme sahiptir. Bununla birlikte bağlanma literatürü bakım veren kişiyi zorunlu olarak anneyle sınırlandırmaz; çocuğun birincil ya da sürekli bakımını üstlenen farklı kişilerle kurduğu ilişkiler de bu çerçevede ele alınabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca “anne” ile çocuk arasındaki bağdan değil, çocuğun bakım verenleriyle kurduğu erken ilişkilerin niteliğinden söz etmeyi gerektirir.
Yine de burada önemli bir soru ortaya çıkar: Çocuğun gelişimi açısından belirleyici olan bu erken ilişki, yetişkinlik boyunca dokunulmaz kalmak zorunda mıdır? Bir ilişkinin başlangıçtaki belirleyiciliği, onun yaşam boyu sürdürülmesi gerektiği anlamına gelir mi?
Tüm bu sorular arasında toplumun annelikten beklediği pozisyon çoğu zaman “iyi bir çocuk yetiştirme” fantazmasında örgütlenir. “İyi anne” olma mitinin arka planında “iyi çocuk yetiştirme” sorumluluğu belirir. Bu iki beklenti arasında çocuğun anneyle ilişkilenmeme hakkı ise çoğu zaman görünmez kalır.
Oysa yetişkinliğe ulaşan çocuk, yalnızca annenin yetiştirdiği bir proje değildir. Kendi arzusunu, sınırlarını ve ilişki biçimlerini kurabilen bir özne haline gelir. Kitabın ilerleyen sayfalarında yetişkin kız çocuğunun bağırdığı yer tam da burasıdır:
“Annelerimiz önce bizi çocukken, bir gün aklı başında bir insan olmak için gerekli her türlü yetiye sahipken öyle bir anda mahveder ki, aklı başında bir insan olmak yerine sürekli korkarız.”
Toplum tarafından eksik hissettirilen anne, bazen çocuğu kendi eksiğini tamamlayacak bir projeye dönüştürebilir. Yetersizlik anlatısı ve toplumun annelikten beklentileri içinde şekillenen anneler, kendi kimliklerini anlamaya yeterince fırsat bulamadıkları bir dünyada çocuklarını belirlemeye ve onların üzerinden kendi varlıklarını tamamlamaya çalışabilirler. Ancak bir gün o çocuklar büyür. Yetişkin çocuk konuşmaya başlar. Ve içinde yaşadığı toplumun anneliğe dair öğretilerini sorgular.
Lacan’ın işaret ettiği yerden bakıldığında sevgi, ötekilerin belirlediği bir dilin içine yerleşir. Neye sevgi diyeceğimiz, sevginin nasıl adlandırıldığı ve hangi davranışların “sevmek” olarak kabul edildiği, içinde yaşadığımız söylemler tarafından şekillendirilir.
Kitabın adındaki “sevmek dedikleri” tam da bu nedenle kuşku uyandırır. Çünkü burada sevgi, kendiliğinden ve tartışmasız bir duygu olmaktan çıkar; adı, anlamı ve sınırları sorgulanabilir bir şeye dönüşür.
Annesini varlığının temeli olarak içinde taşımak istemeyen kız çocuğu, annesiyle arasındaki çelişkileri saf ve sarsıcı bir dille ele alır. Ötekinin arzusuyla boğuşurken kendi arzusunun peşine düşmeye çalışır. Sevgi bile artık doğrudan “sevgi” değildir; “sevmek dedikleri”dir.
Lacanyen düşüncede öznenin arzusu, ötekinden bağımsız ve bütünüyle kendisine ait bir alan olarak düşünülmez. Ötekinin arzusu, öznenin kendisini ve kendi arzusunu anlamlandırma biçiminde belirleyici bir rol oynar. Sevmek Dediklerinin birbirine bağlanan üç anlatısında da yetişkin kız çocuğunun karşı karşıya kaldığı temel sorulardan biri budur: Öteki benden ne istiyor?
Fakat kitabın asıl gücü, bu soruyu yalnızca teorik bir mesele olarak bırakmamasında. Anlatı boyunca daha somut ve daha acı bir soru beliriyor: “Annemin arzusu ve sevgisi içinde ben neredeyim?”
Bu soru, kitabı klasik bir anne-kız çatışmasının ötesine taşıyor. Genç kadın, annesinin arzusunun içinde kendisine ayrılan yeri bulmak yerine kendi merkezini aramaya devam ediyor. Sevgi, böylece sahip olunması gereken bir zorunluluk olmaktan çıkıp yeniden düşünülmesi gereken bir ilişki biçimine dönüşüyor.
Annelik kader ilişkisinden sıyrıldığında
Geleneksel ebeveynlik anlatısında ebeveynliğin etkisi, çocuğun hayatında uzun süre devam eden bir yazgı gibi düşünülebilir. Anneye toplum tarafından atanan rol ise çoğu zaman son derece güçlü ve değişmez bir otoriteyle birlikte işler.
Doğduğumuz andan itibaren ilk bakım ilişkilerimizin merkezinde yer alan kişilerin etkisi elbette büyüktür. Ancak bu belirleyicilik, ilişkinin sonsuza kadar aynı biçimde sürdürülmesi gerektiği anlamına gelmez. Çocuk büyüdükçe ilişki de dönüşür; hatta bazen çocuk, kendisini koruyabilmek için bu ilişkinin sınırlarını yeniden çizmek zorunda kalır.
Üstelik annenin çocukla ilişkisi yalnızca mevcudiyetiyle kurduğu bağ üzerinden değil, kuramadıklarıyla da şekillenir. İlk bakım ilişkilerindeki yoğunluk çocuğu olduğu kadar anneyi de sıkıştırabilir. Annelik, kadın kimliğinin üzerine yerleşen toplumsal beklentilerle birlikte yaşanır. Oysa anne de arzuları, hayalleri, hayal kırıklıkları ve zaafları olan bir öznedir.
Toplum çoğu zaman annelik ile kadınlık deneyimini birbirinden ayırmakta zorlanır. Anneye atfedilen fedakârlık, sınırsız sevgi ve sürekli erişilebilirlik beklentisi, annenin kendi öznelliğini görünmezleştirebilir. Bu nedenle anneliğin sorgulanması yalnızca çocuğun değil, annenin de özne olarak görülmesini gerektirir.
Çocukluğun erken döneminde çocuk, yetişkinlerin otoritesine ve bakımına bağımlıdır. Kendi varlığını sürdürebilmek için ötekine ihtiyaç duyar. Fakat yetişkinlik, bu bağımlılığın biçimini değiştirme imkânı yaratır. Tam da burada “sevgi”nin toplumsal olarak kazandığı kutsal mertebe tartışmaya açılır.
Anne sevgisi sorgulanamaz olduğunda, çocuk da sevginin içine yerleşemediği noktaları dile getirmekte zorlanır. Yıllarca baskılanmış olsa bile, toplum tarafından mistikleştirilen bu ilişkiye dokunmak neredeyse yasaklanır.
Peki anne konuşursa, eylemleriyle ve sözleriyle çocuğun dünyasına müdahale ederse ne olur? Daha da önemlisi, büyüyen çocuk konuşmaya başladığında ve annenin kutsal addedilen sevgisinin içine yerleşemediğini söylediğinde ne olur?
Çocuğun ilişkilenmeme hakkı nerede başlar?
Doğumlarına karar verilenler, doğumlarına karar verenlerle bir gün hesaplaşabilirler.
Yetişkinliğin ağrılı günleri gelip kavrandığında ve eski yaralar yeniden benliği dürttüğünde, çocukken susturulan sözler konuşmaya başlar. Anneliğin kutsal ve sarsılmaz anlatısının içinde kalan köksüzlük, sevgisizlik ve kırgınlık yeniden görünür hale gelir. Sonra bir gün “anne” çocuğun içinde ölür.
Kendi olmanın yarattığı gerilim, annesini artık aynı biçimde içinde tutmasına izin vermez. Sevgi dahil bütün tanımlamalar yer değiştirir. Yeni sınırlar, yeni adlandırmalar ve yeni ilişki biçimleri ortaya çıkar.
Belki de yetişkin olmanın en zor taraflarından biri, çocukken bize verilmiş ilişkilerin kaderimiz olmadığını kabul etmektir.
Sevmek Dedikleri, tam da bu kabulün sancılı yerinde duruyor. Bir çocuğun köksüzlüğünün elinden tutarak, çocukluk anlatısındaki anne temsilini tartışılabilir hale getiriyor. Anneyi sevmemenin, ondan uzaklaşmanın ya da onunla ilişkilenmemenin mümkün olup olmadığını soruyor. Belki kitabın bize bıraktığı en sarsıcı soru da bu:
Annelerimizi gerçekten sevmek zorunda mıyız?
Margit Schreiner’e, bu soruyu sormayı ve bir çocuğun kendi ilişkisinin sınırlarını çizme hakkını tartışmayı mümkün kıldığı için teşekkürle…
(23 Ağustos’ta İki Kitap Bir Urla’da kitabın psikanalitik perspektiften okumasını yapacağız. İlgilenen herkesi bu okumaya bekliyoruz.)
* Margit Schreiner, Sevmek Dedikleri, Yapı Kredi Yayınları.
(1) Beyaz Ölüm Kuşları şiirinden, Arkadaş Zekai Özger.