Ivan Turgenyev ’in “Babalar ve Oğullar” romanı, yalnızca siyasal ve düşünsel görüşlerin çatışmasını anlatmaz bize; aynı zamanda baba ve oğul arasında var olan, sevgiyle örülmüş fakat çoğu zaman ifade edilemeyen gerilimi de görünür kılar. Romanda “babalar” geçmişin değerlerini, alışkanlıklarını ve duygusal bağlılıklarını; “oğullar” ise değişimi, itirazı ve bağımsızlaşma arzusunu ön plana taşır. Ancak Turgenyev’in asıl başarısı, bu karşıtlığı basit bir eski-yeni savaşımına indirgememesidir.
Oğullar babalarından uzaklaşmaya çalışırken bile onların sevgisine ihtiyaç duyar; babalar ise çocuklarını kaybetmemek için anlamadıkları bir dünyaya geçerken her defasında sarsılır. Romanın merkezinde birbirinden farklı iki baba-oğul ilişkisi çıkar karşımıza. Nikolay ile oğlu Arkadi arasındaki bağ daha uzlaşmaya açıktır.
Nikolay, oğlunun üniversiteden dönüşünü büyük bir heyecanla bekler. Onun değiştiğini fark ettiği halde sevgisini geri çekmez. Arkadi ise babasının yaşam tarzını, romantik eğilimlerini ve eski kuşağa ait değerlerini küçümser.
Bir bakıma babasını eleştirerek ondan bağımsızlaşmaya çalışır. Daha sonra psikoloji bilimine de zemin hazırlayan bu ilişkide en net tablo; her oğulun kendi kimliğini kurabilmek için bir ölçüde babasından uzaklaşma zorunluluğudur. Bir baba, oğul için hem ilk örnek hem de aşılması gereken ilk sınırdır.
Bazarov ile babası Vasili Ivaniç arasındaki ilişki ise çok daha trajiktir. Vasili, oğluna neredeyse hayranlık derecesinde bağlıdır. Onun zekâsıyla ve bilgisiyle gurur duyar; büyük bir geleceği olduğuna inanır.
Fakat sevgisini açıkça gösterdiğinde oğlunu sıkacağından korkar. Bazarov’un yanında rahat davranamaz; onu memnun etmek, evde tutmak ve kendisine yakın hissettirmek için sürekli çabalar. Bazarov ise anne ve babasını sevmesine rağmen bu sevgi karşısında huzursuz olur.
Ailesinin sevgisini, bağımsızlığına yönelmiş bir tehdit gibi algılar. Çünkü onun savunduğu nihilizm yalnızca siyasal ve toplumsal kurumları değil, duygusal bağlılıkları da küçümsemesini gerektirmektedir. *** Baba ve oğul arasındaki bu gerilimli ilişki çoğu zaman edebiyatçı babalarını takip eden evlatlarını düşündürür bana. Bizim edebiyatımızda olduğu kadar dünya edebiyatında da baba-evlat ilişkisini özel bir hattır.
Kimi zaman bu isimlerin yazdıkları edebi açıdan yakın, kimi zaman da uzaktır birbirine. Babalar ve oğullar yazınsal olarak da birbirine belki de mesafe almalıdır. İngiliz şiirinde Samuel Coleridge ile oğlu Hartley Coleridge bu hattın en kıymetlileridir.
Üstelik baba Coleridge’in oğlu doğduğunda yazdığı “Geceyarısı Ayazı” onun şiirsel olarak doruk noktasıdır. Çok soğuk bir gece dünyaya gelen, uyuyan bir bebek vardır yanında. Onu doğanın çocuğu olarak yetiştirmek amacındadır: “Dudakları kırmızıydı, bakışları özgür...” Ama Hartley babası gibi romantik imgeler yazmaz hiçbir zaman.
Onun yazdıkları çok daha karanlıktır. *** Bizim edebiyatımızda ise en güzel baba-oğul şiirlerinden biri Nihat Ziyalan ’ın “Oğlum” şiiridir: Çok çarpıcıdır bu dizeler: “On iki yıldır görmediğim/ torunlarımın babası” Kendi evladı da artık bir babadır. Nihat Ziyalan, Yılmaz Güney ’in açtığı yoldan giden Yeşilçam’ın aktörüdür. Türkiye’deki siyasi fırtınalar onu kilometrelerce öteye savurur.
Avustralya’da yaşamak için işçi olarak çalışırken bir gün kendisiyle ilgili şu konuşmalara kulak misafiri olur: “Burada bir adam var; kendini Nihat Ziyalan sanıyor!” *** Oğlu ise onca cendereden sonra şimdilerde hekim olarak Amerika’dadır. “Oğlum” birbirinden kilometrelerce uzakta üç kuşağın buluştuğu büyük bir şiirdir. Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nda; oğullar, babalarından düşünsel olarak uzaklaşır; eski kuşağın değerlerini reddederek kendi kimliklerini kurmaya çalışır.
Ziyalan’ın şiirinde ise düşünsel bir çatışmadan çok, zamanın ve uzaklığın açtığı boşluk vardır. Hatta çatışacak bir ortam bile yoktur. Artık oğul da bir babadır.
Ve yıllar sonra baba-oğulun buluşması şöyle boyutlanır dizelerde: “koyu gömleğini çıkarttırdım/ mevsimidir/ çiçeklisini giydirdim.” Nihat Ziyalan’ın şiirinin temelinde güçlü bir görsellik vardır. Ziyalan’ın uzun yıllar sinema oyunculuğu yapmasının belirleyici olduğu düşünülebilir. Kendisi de yazdıklarında “kamerayla çekiyormuş gibi bakmaya dayanan bir resimleme bulunduğunu” söyler.
Gurbet ve bellek sözcükleri arasında salındırır bizi. *** Nihat ağabey ile zaman zaman sosyal medyadan selamlaşırız. En son Ankara’da Cemil Eren ’in evinde o güzel buluşmamızdan sonra uzun aralıklarla görüşmemize karşın sıcacıktır “Sydney’den dostlukla...” diyen incelikli merhabası. Bu defa oğlu Mustafa Ziyalan , “Antakya Mon Amor” için el verdi bana.
Uzun yıllardır dergilerden takip ederim Mustafa Ziyalan’ın şiirini. “Kıyılarda-Toplu Şiirleri” hayatın merkezinde değil yüreğin kıyısından ses verir. Annesi Fatma Hanım’ın çocukken söylediklerini yazıya geçirdiği elyazmaları yeniden işleyerek bir anı ve belleğin izinde bir bilince dönüştürür öncelikle.
Geçmişin parçalı yanı hepimizi kuşatır. Pavesse demişti: “Geçmişi değil anları anımsarız!” diye. İşte bu anlar şiirinin başlangıcını oluşturur hep.
Bir işaret fişeğidir okurun da önüne düşen. *** Bu defa “Antakya Mon Amor” da anı ve bellek parçaları fotoğraf sanatıyla bütünleşiyor. Mustafa Ziyalan, 2014 yılında Antakya’da çektiği fotoğraflarla deprem sonrasında zihinsel bir yolculuğa çıkıyor. Nasıl daha önceki şiirlerinin ana hattını bellek için annesinin sağladığı materyallerden oluşturuyorsa bu defa geçmişi aramanın yolu fotoğrafla araçsallaşıyor.
Geçmiş “hatırlanıp anlatılan” bir şey olmaktan çok bugün yeniden okunan bir ize dönüşüyor. Daha önce şiirde kullanılan benim çok sevdiğim bu yöntem bir belgesel şiir denemesi olarak Brecht ’in “War Primer” ında ortaya çıkmıştı. Brecht, İkinci Dünya Savaşı’ndan kullandığı fotoğraflarla dört dizelik “foto-epigramlar” yaratmıştı.
Yine Ali Cengizkan ’ın çok sarsıcı bulduğum “Yunan Dosyası” fotoğrafla şiirin buluştuğu benzer bir yeniden okunmaya dönük bir çarpıcılık sunuyordu okura. Amaç, fotoğrafı tarif etmek değil görüntünün ardındaki politik ve tarihsel gerçeğin bireysel duyarlılıkla yansıtılması. Mustafa Ziyalan da okura, “Bu fotoğrafta ne var?” sorusundan çok “Bu fotoğraf bize artık neyi söylemiyor?” u kanıtlamaya çalışıyor.
Antakya’nın yok oluşuna isyan ederken şair olarak anımsamanın acısına doğru da okuru sürüklüyor. *** “Antakya Mon Amor” da keşke fotoğrafları daha kaliteli bir baskıyla görebileceğimiz bir yöntem sunulsaydı! Ancak şiir kitaplarının okurunun çok az olduğu bir iklimde, “Sözcükler” Yayıncılık ve Turgay Fişekçi daha ne yapabilir? *** Baba ve oğul Ziyalan’lar iyi ki varlar!