Bu köşede 29 Temmuz ve 5 Ağustos tarihlerinde yayımlanan iki yazıda kapitalist ülkelerde üniversitelerin işlevini ve kapitalizmin yeniden yapılandırıldığı dönemlerde diğer üst yapı kurumlarıyla birlikte sistem için yeniden düzenlendiğini temel hatlarıyla yazmaya çalışmıştım. O yazılarda; esas olarak, yetmişli yılların sonlarında gündeme gelen, kapitalizmin neoliberal ekonomik politikaları ve postmodernizm ideolojisi çerçevesinde üniversitelerin dünya genelinde yapılandırıldığını belirtmiştim. Ayrıca ekonominin yanında, başta sağlık ve eğitim alanlarında olmak üzere, ülkelerin “küresel neoliberal piyasaya” uyumu için düzenlemeler yapılırken, üniversitelerde de “şirketleşme”, “şirket üniversite(ler) döneminin başlatıldığına, üniversitelerin mülkiyetinde devlet, vakıf, özel ayrımı yapılmaksızın tümünün zaman içinde sermaye birikim alanlarına dönüştürüldüğüne yer vermiştim.
Bağımlı-çevre kapitalist ülke grubunun özelliklerine uygun olarak Türkiye’de bu sürecin 24 Ocak Kararları’nın uygulanması amacıyla gerçekleştirilen 12 Eylül asker darbesi sonrası Yükseköğretim Kurumu’nun (YÖK) kurulmasıyla üniversitelerin merkezileştirilmesi ve antidemokratik yapılanmasıyla birlikte gecikmeli olarak başladığını söylemiştim. Ve AKP hükümetleriyle birlikte, piyasaya açılma ve şirketleşme uygulamalarının hayata geçirildiğini özetlemiştim. Ayrıca, bu gelişmeler karşısında sessiz kalmayan ve örgütlü bir biçimde tutum almaya çalışan akademisyenlerin hazırladığı bildirgeye de yer vermiştim. Bu yazıda hem kısaca memleketin genel halini ve ideolojik alanda iktidarın kendi varlığı için tercih etmek zorunda kaldıklarını hem de YÖK’ün yapısı ve tutumuna değinip bir çağrıyla tamamlamak istiyorum.
Siyasette iktidarın gündem belirlemedeki gücü, etkisi ve bunu zafiyete uğratmamak için her gün önceden planlanmış en az bir, iki konuyu, olayı kamuoyunun öncelikli gündemi yapabilme çabasının yarattığı “toz bulutu” büyüyerek devam ediyor. Toplumun büyük bölümü adeta nefes alamaz hale geldi. Alabilenler de tozun sağlığı bozan, hastalık yapan etkileriyle karşı karşıya. Bunun sonuçları zaman içinde görünür olacak. Ülkede halkın seçimlerde ortaya çıkan iradesini yaygın bir biçimde tanımamanın, adaletsizliklerin, hukuksuzlukların, kara paranın, uyuşturucunun, yoksulluğun, açlığın, işsizliğin, yolsuzlukların gündem dışında kalabilmesi ya da en azından kitlesel olarak konuşulmaması, toplumsal muhalefetin şekillenmemesi ve iktidarı değiştirme hedefinin örgütlü bir biçimde toparlanamaması için kazandığı hız, “durup” üzerinde konuşmaya değer. İktidar ne yapıyor? Toplum yaşamak zorunda bırakıldıklarını nasıl değerlendiriyor? Muhalefet ne yapmalı? gibi pek çok soruya daha fazla zaman kaybetmeden birlikte yanıt vermenin zamanı, pek çok mecrada da paylaşıldığı gibi, geldi de geçiyor bile.
Geçtiğimiz pazar günü “ailem güvende” adıyla özellikle LGBTİ+’lara ve derneklerine yapılan operasyon ise iktidar tarafından yapılanlara yeni bir boyut kazandırdı. Partilere, kurumlara yapılanın ötesinde hedef gösterme, düşmanlaştırma doğrudan kişilere yöneltiliyor. Başka bir ifadeyle LGBTİ+ bireylere yönelik “cadı avı”nın önü açılıyor. Eğer bu alanda hükümetin ısrarı devam ederse çok yakın bir zamanda LGBTİ+’lara yönelik saldırılar, linç girişimleri başlayıp, yaygınlaşma riski taşıyor. Bu konuda muhalefetin ivedi olarak özel hassasiyet göstermesi, öncekilerden daha etkili olabilecek girişimlerde bulunabilmesi ve tedbirler alabilmesi gerekiyor.
Bununla birlikte, iktidarın yarattığı suni gündemler muhalefetin toplumsal sorunları gündem yapabilmesini engelleyebilme yönünden başarılı olsa da zamanla etkili olabildiği süre kısalıyor. Etkileyebildiği alan daralıyor. O nedenle yalnızca AKP değil, devlet de bütün kurumlarıyla bu hedef için çaba gösteriyor. Bu durum zaman zaman iktidarın tarihsel olarak kendisini tanımladığı genel politik hatla çelişiyor görünse de işe yarayabileceğini düşündüğü konularda böylesi bir “sapmanın” herhangi bir öneminin kalmadığı, pragmatik tutumlarına da sıkça tanık oluyoruz. Öyle ki yazımızın da konusu olan bunlardan bir tanesi yaklaşık üç hafta önce YÖK tarafından gündeme getirildi.
Türkiye’de üniversiteler, ilgili mevzuatta en son 2025 yılında yapılan köklü düzenlemelerle birlikte, bütünüyle iktidara doğrudan bağımlı birer organ haline getirildi. Yine o yazılarda da bahsettiğim gibi, Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine yaşam hakkı ve barış talebi için imza atan akademisyenlere karşı YÖK tarafından başlatılan “cadı avı” da dönemin iktidarı tarafından YÖK’e özel olarak verilen “vazife” kapsamında gerçekleştirilmişti. Günümüzde ise iktidar “Terörsüz Türkiye” adıyla tanımlamayı tercih etse de “Barış ve Demokratik Toplum” süreci kapsamında yürütülen, silahların susturulması aşamasında YÖK’ün sürece destek için üniversiteleri göreve davet eden yazısını da iktidar tarafından verilen benzer bir vazifenin doğrudan yerine getirilmesi olarak değerlendirebiliriz.
YÖK’ün 10 yıl gibi bir zaman diliminde aynı konuda tamamen birbirine zıt tutum alıyor olmasını da iktidarın değişen gereksinimleri karşısında herhangi bir organı gibi YÖK’ün takındığı tutumundaki bu farklılığın nedenini de anlamamız, yadırgamamamız gerekiyor. Her ne kadar “iktidar görev verir, YÖK yapar!” olsa da takındığı tutum geçtiğimiz ayın sonunda üstlendiği “yeni” rol üzerinden YÖK’e gündemle ilgili kurumsal sorumluluklar yüklüyor.
YÖK, 30 Ağustos 2026 tarihinde, başkanı Prof. Erol Özvar’ın imzasıyla “Terörsüz Türkiye” Hedefine Yüksek Öğretim Kurumlarının Katkısı” konulu yazı bütün üniversitelere gönderildi. Yazıda, Yükseköğretim Genel Kurulu’nun 27 Ağustos 2026 tarihli toplantısında konunun görüşüldüğü ve bu konu kapsamında, üniversitelerin sahip olduğu bilimsel bilgi, araştırma kapasitesi ve akademik birikimin sürece katkı sunmasının önemli olduğunun değerlendirildiği ve üniversitelerin “Terörsüz Türkiye” kapsamında araştırma, panel, konferans ve çalıştaylar düzenleyerek, ortaya konacak bilimsel değerlendirmelerin kamuoyuyla paylaşılmasının sürece önemli katkı sağlayacağı” belirtiliyor.
Yükseköğretim Kurulu, 2547 sayılı Yasa’da 18 Haziran 2025 tarihinde yapılan değişiklikle, üyelerinden yedisi “rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek suretiyle” ve ikinci yedisi “temayüz etmiş üst düzeydeki Devlet görevlileri veya emeklileri arasından” doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından seçilen ve üçüncü yedisi de “Üniversitelerarası Kurulca, Kurul üyesi olmayan profesör öğretim üyelerinden” seçilip tamamının Cumhurbaşkanı tarafından atanmasıyla toplam 21 kişiden oluşuyor. YÖK başkanı da atadığı bu üyeler arasından yine Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Özetle, partili cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin halk tarafından seçilmiş tek kişisinin tercihi ve verdiği kararla YÖK’ün yönetsel kurullarındaki üyelerin hepsi atanıyor. Böyle bir mekanizma nedeniyle YÖK, üniversitelerin değil iktidarın önceliğine ve kararlarına uygun adımlar atıyor. Kendisinden istenileni istisnasız, harfiyen yerine getiriyor.
Bu bilgiler ışığında, doğal olarak söz konusu yazıda belirtilenin aksine YÖK’ün süreci adlandırması yanında neler yapılması konusundaki önerdiklerinin de genel kurul üyelerinin özgün değerlendirmeleri sonucunda ortaya konmuş olmadığını söylemek hiç de hatalı olmaz. Ağustos ayının son günü bu yazıyı okuduğumda ilk aklıma gelen YÖK’ün “vazife” karşısındaki tutumu üzerinde yazmak oldu. Buna bağlı olarak da; Işıl Özgentürk’ün Orhan Kemal’in 1952’de yayımlanan “Murtaza” adlı romanından uyarlayarak senaryosunu yazdığı, Ali Özgentürk’ün yönetmenliğini yaptığı ve Müjdat Gezen’in oyunculuğuyla yıllar önce izlemiş olmama karşın hafızamdan silinmeyen 1986 yılı yapımı “Bekçi” adlı film belleğimde canlandı. Filmin başrolündeki Bekçi Murtaza, yaşamını bir fabrikada bekçilik yaparak kazanmaktadır. Patronun verdiği tüm görevlerin mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini ve bunu da işine bağlılık olarak düşünmektedir. Ancak, despotça ve acımasız bir baskı biçimiyle aynı fabrikada çalışan işçileri canından bezdirmiştir. Herkesin alay konusu olan bu ‘vazife tutkusu’ Bekçi Murtaza’yı giderek hasta ve çekilmez bir hale getirir. Zamanla yakın çevresinden koparıp, yalnızlaştırır.”
Günümüzde YÖK’ün, açık bir biçimde tanımlanamasa da üniversite yönetimleri, yönetimlere yakın dar bir çevre ve kadro bekleyen akademisyenler dışında üniversitenin herhangi bir unsuru tarafından dikkate alınmadığı hatta akıllarında olmadığı söylenebilir. AKP’li yıllara kadar YÖK’ün üniversiteleri merkezileştirme, antidemokratikleştirme ve piyasaya hazırlama işlevini “başarıyla” yerine getiren yöneticileri, kişisel akademik normları belirli bir düzeyde de olsa taşıyan, diğer ülke üniversiteleriyle akademik ilişkileri de olan kadrolardan oluşuyordu. Ancak, AKP hükümetleri tarafından özellikle Temmuz 2016’dan sonra göreve getirilen kadrolar için genel olarak benzer bir asgari düzeyden bahsedebilmek söz konusu değil.
Bekçi Murtaza rolü, YÖK kadrolarında iki binli yılların başında muhalif olmayan hemen hemen her bir kişi için bireysel bir özellik olarak başlamışken, bu rol-kimlik, günümüzde YÖK’ün kurumsal normuna dönüştü. O nedenle, 30 Ağustos tarihli metnin içeriği tümüyle iktidarın konuyla ilgili resmi görüş ve beklentilerinden oluşmuştur. Bunun için de bu yazı kapsamında söz konusu metnin içeriğini özel olarak değerlendirmek gerekmiyor. Ancak, YÖK madem ki böyle bir talebi gündeme taşıdı bu durumda 10 yıl önce, özellikle Kürtlerin yoğun olduğu illerde yaşanan kent içi silahlı çatışmalar ve ölümlere karşı, birer yurttaşı oldukları devletten yaşam hakkı ihlallerini sonlandırması ile barış içinde yaşama hakkının sağlanması ve korunması sorumluluğunun yerine getirilmesi talebini dile getiren Barış Akademisyenleri olarak bize de yeniden söz düşüyor.
“Bu Suça Ortak Olmayacağız! Em ê Nebin Hevparên Vî Sûcî!” başlıklı metnin 15 Ocak 2016 tarihinde, 1128 akademisyenin imzasıyla eş zamanlı olarak İstanbul ve Ankara’da kamuoyuyla paylaşılmasının ertesi günü, doğrudan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan tarafından hedef alınmış, “akademisyen müsvetteliği” ve “vatan hainliği” ile suçlanmıştık. Çoğu üniversite yönetimi tarafından idari soruşturmalar başlatılmış, kamuoyunda itibarsızlaştırma ve linç girişimleri yaygınlaştırılmıştı. Buna rağmen, metnin imzacı sayısı kısa süre içinde 2212’ye ulaşmıştı. Birçok üniversitede idari soruşturmalar bile tamamlanmadan, Eylül 2016 tarihinden itibaren toplam 549 Barış Akademisyeni devlet ve vakıf üniversitelerindeki görevlerinden KHK, sözleşme feshi, istifa ve/veya emeklilik işlemleriyle uzaklaştırıldı. Bu grup içinde devlet üniversitelerinde görev yapan imzacılardan 406’sı üniversitelerinin yönetim kurulları tarafından alınan kamudan çıkarma taleplerinin YÖK ve Hükümet tarafından kabul edilmesiyle; 1 Eylül 2016 (KHK 672) ile 8 Temmuz 2018 (KHK 701) tarihleri arasında yayımlanan; 12 adet KHK ile kamu görevinden çıkarıldı. Tüm bunlara rağmen, mağdur değiliz. Çünkü yaşam hakkından ve dünya genelinde olduğu gibi, Türkiye’de de barış içinde yaşama hakkından yana tarafız.
Bir Barış Akademisyeni olarak pek çok arkadaşım gibi hâlâ tarafım. Tam da bu nedenle, YÖK’ün üniversitelerden yapmasını istediği panellere, çalıştaylara, konferanslara aktif konuşmacı ve/veya üyesi olarak katılmaya talibi(z)m. Topluma silahların susmasının önemini, toplumsal kazanımlarımızın neler olabileceğini ve bu toplumun üyeleri olarak her birimize düşen rol ve sorumlulukları anlatabiliri(z)m. Barışın anlamını, uğrunda mücadeleye değer olduğunu paylaşabilir ve barış talebinin toplumsallaşmasına katkı sunabiliri(z)m.
Eğer YÖK, talebinin arkasındaysa ve silahların susması, barış talebi ve Kürt meselesinin çözümünün toplumsal bir talebe dönüşmesini gerçekten istiyorsa başka bir ifadeyle, iktidar tarafından verilen bu “vazifeyi” yerine getirmek, başarabilmek istiyorsa talebimi(zi) zaman geçirmeden dikkate almalıdır. Örneğin, öncelikle üniversitelerin 2026-2027 eğitim dönemi açılış dersleri bu başlık altında yaygınlaştırılarak ve Barış Akademisyenlerinin de aktif katılımıyla gerçekleştirilebilmedir.
Ayrıca, YÖK’ün söz konusu yazısı ile 10 yıl öncekine göre 180 derece değişen tutumu dikkate alınarak, bu etkinliklere katılımla eş zamanlı olarak, Ankara 13., 14. ve 15. Bölge İdare Mahkemeleri ile Danıştay 5. Dairesi’nde görülmekte olan Barış Akademisyenlerinin işe dönüş talebini içeren dosyaları tüm özlük haklarının iadesini kapsayacak şekilde olumlu olarak sonuçlandırılmalıdır. Yanlış anlaşılmasın, bu talep özü itibariyle, yargıya müdahale değil, yargıda “normalleşme” talebidir.