Kürtlerin Amedspor un Beşiktaş karşısında almış olduğu galibiyet kutlamaları Diyarbakır ve birçok ilde geç saatlere kadar devam etti.
Ve aklıma hep dünyada Reddedildikçe Büyüyen Sığınaklar geldi.
İnsanları bir yere ait hissettiren şey her zaman sevgi değildir. Bazen dışlanmak, bir kapının yüzüne defalarca kapanması ya da kimsenin açıkça söylemesine gerek kalmadan “Sen burada değilsin” duygusunun verilmesidir.
İnsan, kendisine gösterilen yeri kabullenmeyebilir. Açılmayan kapının önünde beklemek yerine kendi evini kurabilir.
Amedspor’un hikâyesine biraz da buradan bakmak gerekir.
Çünkü bazı futbol takımları yalnızca futbol takımı değildir. Bir kentin hafızasını, çocukluğunu, sokaklarını, kayıplarını ve söyleyemediği sözleri taşır. Bazen bütün bunların sığabildiği tek yer bir formadır.
Bir topluluğa uzun süre “Buraya ait değilsin” duygusu verirseniz, o topluluk kendisine başka bir aidiyet alanı yaratır. Üstelik bu aidiyet, yasaklandıkça güçlenir. İnsan, elinden alınmaya çalışılan şeye daha sıkı sarılır; susturulan dil daha yüksek sesle konuşmak, küçümsenen kimlik kendisini görünür kılacak bir sembol bulmak ister. Bazen o sembol bir futbol kulübüdür.
İşte o zaman sahadaki doksan dakika yalnızca doksan dakika değildir. Bir gol, üç puan ya da tribündeki tezahürat, yıllar boyunca biriktirilmiş duyguların dışavurumuna dönüşür. Skor tabelası bazen futbolun yanı sıra toplumsal hafızanın da rakamlarını gösterir.
Bu yüzden Amedspor’a duyulan tutkuyu anlamak için yalnızca futbola değil; tarihe, şehre, hafızaya ve dışlanmışlık duygusuna da bakmak gerekir. Bir insanın neden bir takımı bu kadar sevdiğini anlamanın yolu, önce kendisini nerelerde yalnız hissettiğini sormaktan geçer.
İnsanlar neden başka hiçbir yerde kendilerini bu kadar ait hissedemediler?
Bir kimliği sürekli tartışma konusu yapıp sonra onun neden güçlü bir aidiyete dönüştüğüne şaşırmak, köklerine basılan bir ağacın neden toprağın derinine indiğini anlamamaya benzer. Reddettiğiniz şeyin büyümesine hayret edersiniz; oysa insan, kendisine verilmeyen aidiyeti kendisi üretir. Gösterilmeyen saygıyı kendi dünyasında büyütür ve kapatılan kapıların karşısına bazen bir tribün kurar.
Bu nedenle Amedspor tribünlerine yalnızca futbol tribünü olarak bakmak eksik kalır. Orada bir kentin sesi, bir kuşağın hatırası ve bir kimliğin görünür olma isteği vardır. Hepsinin içinde ise son derece insani bir talep yükselir:
Bu talep karşılanmadığında futbol, futbol olmaktan çıkar. Forma kimliğe, arma hafızaya, tribün sığınağa dönüşür. Takım da insanların kendilerini yeniden tanıyabildikleri bir aynaya.
Baskının olduğu yerde sevgi de değişir. Artık yalnızca sevgi değildir; gurur, hafıza, öfke ve direnme biçimidir.
Fakat bir aidiyetin büyümesi, onun içindeki her şeyi doğru kılmaz. Amedspor’un temsil ettiği toplumsal duyguyu savunmak, eleştiriden vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Gerçek aidiyet, insanın yalnızca başkalarının haksızlıklarıyla değil, kendi yanlışlarıyla da yüzleşebilmesini gerektirir.
Amedspor’un hikâyesi burada daha geniş bir anlam kazanabilir: Bir futbol kulübü, kendisine yönelen dışlamanın aynısını başkasına yöneltmeden de güçlü olabilir. Kendi hafızasını korurken başkasının hafızasına düşman olmak, kendi kimliğini savunurken başkasını küçümsemek zorunda değildir.
Çünkü gerçek aidiyet, başkalarını dışarıda bırakmakla değil, içeride daha fazla yer açabilmekle güçlenir.
Belki de Amedspor’un asıl hikâyesi budur:
Ama bir gün sığınak olmaktan çıkıp herkesin kendisini güvende hissedebileceği büyük bir eve dönüşme ihtimali.
Çünkü futbol bazen sadece futbol değildir.
Ve kalpler, üzerlerine ne kadar bastırırsanız bastırın, atmaya devam eder.