Bazı insanlar vardır; yaşarken bir makamı temsil eder, öldükten sonra ise bir makamdan çok daha büyük bir şeyi…
Bir değeri, bir duruşu, bir ahlakı temsil eder.
Beşiktaş’ın efsane başkanı Süleyman Seba, Türk futbolunda böyle bir isimdi.
Kupalar kazandı, şampiyonluklar yaşadı, kulübünün tarihine geçti. Ama Süleyman Seba'yı asıl büyük yapan, Kendi camiasının sevgisini kazanırken rakiplerinin de saygısını kazanabilmesiydi.
Fenerbahçelinin, Galatasaraylının, Trabzonsporlunun da “Süleyman Abi” diyebilmesiydi.
Çünkü o, futbolun yalnızca kazanmak olmadığını bilenlerdendi.
Gücü vardı ama gücünü gösterişe çevirmedi.
Makamı vardı ama makamın arkasına saklanmadı.
Konuştuğunda sesini yükseltmedi; fakat bazı cümleleri yıllar geçmesine rağmen Türk futbolunun hafızasında kaldı.
Belki de onun büyüklüğünü anlatmanın en doğru yolu şudur:
Arkasından farklı renklerin aynı cümleyi kurabilmesi…
Süleyman Abi ile röportaj yapmak için tam iki yıl bekledim.
Sağlık sorunları nedeniyle sürekli erteliyorduk.
11 Aralık 2013'te, kameraman ağabeyim Bülent Ünal'la birlikte nihayet evinin yolunu tuttuk.
Bir gece önce yarıda kalan Galatasaray-Juventus maçının ertesi gün yeniden oynanacak olması nedeniyle zamanımız çok dardı.
Bülent Abi, röportajı başka bir güne bırakmayı önerdi.
“İki yıldır erteliyoruz. Bir daha kısmet olur mu bilinmez” dedim.
O gün yaptığımız röportaj, Süleyman Seba'nın son röportajı oldu.
Yaklaşık 30 yıldır yaşadığı ev, sıradan bir apartman dairesi değildi.
Baba Hakkı'nın onu alnından öptüğü fotoğrafın tablosu, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'la yan yana olduğu kare, kupalar, ödüller, eski futbolcular…
Süleyman Abi hazırlanana kadar çekimlerimizi yaptık.
“Evinizi bizlere açtığınız için teşekkür ediyorum Başkanım” diyerek söze girdim.
“Bırak başkanı… Bana abi diyeceksin evlat.”
O günden sonra onun adını her andığımda neden “Süleyman Abi” dediğimi artık biliyorsunuz.
Sohbetimize, “Evim size her zaman açık çocuklar” diyerek başladı.
Ardından her zamanki mütevazılığıyla takıldı:
Yıllar sonra düşündüğümde, belki de bütün bir futbol düzenini bundan daha kısa anlatabilecek başka bir cümle bulamıyorum.
“Şerefli ikincilikler” sözünü hatırlattığımda ise polemiğe girmedi.
“Vay vay diyenler de oldu. ‘Bu ne biçim laftır’ diyenler de… Boş ver.”
Onun dünyasında futbolun bir ölçüsü vardı.
Baba Hakkı'dan söz açılınca gözleri parladı.
“Hakkı Kaptan'dan çok şey öğrendim. Çok şey borçluyuz rahmetliye. Bizim dönemimizdeki futbolcular, yokluklara rağmen çok güzel işlere imza attılar. Paranın her şey olmadığı zamanlardı.”
Başkanlığı döneminde formasını giyen futbolcuların önemli bölümünün teknik direktör olduğu bahsi geçti bir ara.
Sergen Yalçın'dan söz açıldığında yüzünde o çocukça gülümseme belirdi.
“Kerata arada bizi es geçti. Eee, yaşlandık artık. İnşallah hepsi görevlerinde başarılı olurlar.”
Ama onun futbolculara, rakiplere ve gençlere bakışında hep aynı şey vardı:
Röportajın bir yerinde, bugün olsa belki hiç sormayacağım bir soru sordum:
“ ‘Ahmet Dursun, Seba gitsin’ sözü için ne dersiniz?”
Canının yandığı yüz ifadelerinden anlaşılıyordu.
“Bugüne kadar şerefimizle yaşadık. Hamdolsun, elimizden geldiğince hizmet etmeye çalıştık.”
Yarım kalan maçta görevli olduğumuzu biliyordu. Kapıya kadar uğurladı bizi.
Sonra o titreyen elleriyle atkımı boynuma kendisi dolayıp düğümünü attı.
30 yıllık meslek hayatımın en özel hatıralarından biri olarak kaldı o an.
Yaklaşık sekiz ay sonra Süleyman Abi'yi kaybettik.
Ben ise hâlâ o günün kapısında, boynumdaki atkının düğümünü hisseder gibi hatırlıyorum onu.
Şükürler olsun ki son vedamızı da yapabildim.
Cenazesine katılmak, onu son yolculuğunda uğurlamak ve mezarına bir avuç toprak atmak da nasip oldu.
Süleyman Seba'nın yaşadığı o mütevazı apartman dairesi, Beşiktaş için yalnızca bir ev değildi.
Bir dönemin, bir anlayışın, bir ahlakın tanığıydı.
Mesleğimizin duayenlerinden Atilla Gökçe yıllar önce bu evin Beşiktaş Kulübü tarafından satın alınmasını ve “Süleyman Seba Müze Evi”ne dönüştürülmesini önermişti.
Öneri zaman zaman seçim vaatlerinde hatırlandı.
Mesele bir evin müze olup olmaması değil.
Asıl mesele, bir camianın kendi hafızasına ne kadar sahip çıktığıdır.
Bugün Süleyman Seba'nın adını bilmeyen çocuklar varsa, bunda onların değil, bizlerin payı vardır.
Çünkü bir camia kendi efsanesini çocuklarına anlatmazsa, zaman o hikâyeyi sessizce alır götürür.
Süleyman Seba'nın mirası ise yalnızca Beşiktaş'a ait değildir.
O miras, Türk futbolunun bugün en çok ihtiyaç duyduğu birkaç kelimede saklıdır:
Yeri geldi depremzedelerin acılarına ortak olabilmek için atkılarını attılar sahaya, yeri geldi oyuncakları…
Gezi Parkı'ndaki ağaçlara dahi sahip çıktılar.
Çünkü Beşiktaş tribünleri, sadece futbolu değil; insanı, hayatı, doğayı ve vicdanı da önemsedikleriniyıllar içinde defalarca gösterdi.
İşte bugün, o tribünlerde bir başka değer için ses yükselmeli:
Siyah-beyazlılar, Beşiktaş'ın Ulu Çınarı Süleyman Seba'ya ölüm yıl dönümünde bir kez daha sahip çıkacaktır.
Bu akşam Süleyman Abi'ye vefanızı öyle bir gösterin ki, onun adını taşıyan değerler yeniden hatırlansın.
Süleyman abinin ruhu da yattığı yerde huzur bulsun.
Unutmayın, bazı insanlar öldükten sonra da yaşar.