CHP’de İstanbul il başkanlığı yapmış, parti meclisi üyeliğinde bulunmuş, İstanbul milletvekili Ahmet Güryüz Ketenci’yi kaybettik. Onu 18 yaşındayken tanıdım. CHP Bakırköy İlçe Örgütü’ne yeni üye olmuştum.
Her ayın ilk cumartesi günü üyelerin katılımıyla bir örgüt toplantısı yapıldığını öğrendim. Büyük bir heyecanla ilk toplantıya gittim. O gün, Bakırköy’ün eski ilçe başkanlarından, İstanbul il başkanlığı yapmış ve o sırada parti meclisi üyesi olan Ahmet Güryüz Ketenci’nin de bir parti büyüğü olarak toplantıya katılacağı söylendi.
Karşımızda boylu poslu, son derece şık giyimli, belirgin Karadeniz aksanıyla konuşan ama Türkçeye hâkimiyeti ve kelimelerini seçmedeki özeni hemen fark edilen güçlü bir hatip vardı. Üstelik son derece karizmatikti. Onu biraz dinledikten sonra 1960 Nisan öğrenci hareketlerinin önemli önderlerinden biri olduğunu anladım.
Daha sonra, 12 Mart döneminde Madanoğlu davası nedeniyle takibata uğradığını da öğrenecektim. Kendi kendime, “Evet, buldum” dediğimi anımsıyorum. YILLARIN DENEYİMİYLE ÖĞRETTİ 18 yaşında, siyasete yeni adım atan bir genç olarak ilk öğretmenlerimden biri karşımdaydı.
Doğrusu, Ketenci’de de öğretmenlik hevesi vardı. O günden sonra birçok kez konuştuk, uzun uzun sohbet ettik. Ama bunlar hiçbir zaman iki siyasetçinin sıradan sohbetleri olmadı.
Daha çok, yılların deneyimini taşıyan bir siyasetçinin genç bir parti üyesine verdiği dersler, öneriler ve yol göstermelerdi. Konuşması başlı başına bir olaydı. Ketenci konuştuktan sonra kürsüye çıkan herkes biraz eziklik yaşardı.
Sesini kullanışı, cümlelerini kuruşu, vurguları, kelime seçimi... Öyle etkiliydi ki yıllar içinde onun gibi konuşabilmek için Ketenci’nin üslubunu, hatta ses tonunu taklit eden insanlara bile rastladım. Ama Ahmet abiyi yalnızca iyi bir hatip yapan şey hitabet yeteneği değildi.
Arkasında büyük bir kültür birikimi vardı. Edebiyata ve tarihe özel bir merakı bulunuyordu. Evinde farklı odalarda farklı kitaplar olurdu.
O günkü ruh haline göre bir odaya geçer, oradaki kitaplardan birini eline alırdı. Bir kitabı bitirmeden başka bir kitaba başlamaktan çekinmezdi. Okumak onun için bir ödev değil, yaşamın doğal bir parçasıydı.
İtiraf edeyim, ben de bu güzel alışkanlığı biraz ondan öğrendim. SİYASETÇİNİN DURUŞU Kendisinden yediğim ilk ve son fırçayı da hiç unutmam. Bir kış günü Bakırköy meydanının bir köşesinde sigara içerken Ahmet abiye yakalandım.
O sırada gençlik kolları başkanıydım. Bana dönüp “Evladım, sen artık gençlik kolları başkanısın. Öyle ulu orta sigara içemezsin.
Davranışlarına dikkat etmelisin” dedi. Bugünden bakıldığında küçük bir anı gibi görünebilir bu ama aslında onun siyaset anlayışını anlatıyordu. Siyasette görev almak yalnızca bir unvan taşımak değildi.
İnsan, temsil ettiği görevin ağırlığını günlük yaşamında da taşımalıydı. Siyasetçinin davranışı da sözü kadar önemliydi. Ahmet Güryüz Ketenci, siyasi yaşantımızda çok daha etkili görevler üstlenebilecek donanıma, birikime ve kabiliyete sahipti.
Fakat Türkiye’de siyasi yaşama giderek egemen olan çürüme ile sosyal demokrat hareketin özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllardaki parçalanmışlığı, Ketenci gibi üstün niteliklere sahip birçok insanın siyasette hak ettiği yerlere gelmesini engelledi. Belki onun kuşağının trajedilerinden biri de buydu. ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI Ahmet abiden öğrendiğimiz en önemli derslerden biri, politikanın her şeyden önce “eylemli bir uğraş” olduğuydu.
Siyaset yalnızca konuşmak, yorumlamak ya da pozisyon almak değildi. Gerektiğinde bedel ödemeyi, risk almayı ve cesaret göstermeyi gerektiriyordu. Ona göre politikacı biraz gözü kara olmak zorundaydı.
Bu yönüyle Ahmet abi, 2000’ler Türkiye’sinin giderek yozlaşan siyaset ve medya ortamına ait biri değildi. Onun başka bir zamandan geldiğini düşünürdüm hep. Haliyle, tavrıyla, konuşmasıyla, siyasete yüklediği anlamla; hürriyet için gözünü kırpmadan mücadeleye atılabilecek bir Jöntürke benzerdi.
O eski kuşakların terbiyesiyle yetişmişti. Siyaseti makamdan önce vazife, kazançtan önce fedakârlık olarak gören bir anlayışın insanıydı. Ülkesi için hep daha fazlasını yapmak isteyen; Karadeniz gibi zaman zaman kabaran, coşan, taşan bir abimizi kaybettik.
Yaşamının gençlik yıllarından son günlerine kadar değişmeyen bir tutkusu vardı: Türkiye’nin özgür, demokratik ve çağdaş bir ülke olması. Bir özgürlük savaşçısı gibi yaşadı. Ne yazık ki özgürlüğe bu kadar susamış ülkesinin gerçekten özgür olduğu günleri göremedi.
Şimdi onun ve onun kuşağından demokrasi mücadelesine ömür vermiş insanların rüyasını sonuca ulaştırmak geride kalanların görevidir. Güle güle Ahmet abi. Huzur içinde uyu.