İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki bağımsızlık yanlısı siyasi liderlerin Cardiff’te imzaladığı mutabakat zaptı, Birleşik Krallık’ın anayasal mimarisini yeniden tartışmaya açtı. Üç lider, halklarının kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olduğunu ve bu geleceğin Avrupa Birliği ekseninde şekillenmesi gerektiğini vurguladı. Ancak metnin siyasi vurgusunun ötesinde, ayrılık süreçlerinin hukuki zemininin birbirinden köklü biçimde farklı olduğu unutulmamalı.
İskoçya örneği, 2014’teki referandumla zaten bir emsal oluşturmuştu; ne var ki o oylama, yazılı bir anayasal haktan değil, Westminster’ın Scotland Act kapsamında rıza göstermesinden (Section 30 Order) doğmuştu — yani bağımsızlık, İskoçya’da bugün de Londra’nın onayına muhtaç. Kuzey İrlanda’da durum apayrı bir çerçeveye, 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması’na bağlı. Anlaşma, çoğunluğun birleşme yönünde olduğu kanaatine varılırsa Kuzey İrlanda Sekreteri’ne referandum çağırma yükümlülüğü yüklüyor; bu, siyasi takdirden çok antlaşmaya dayalı somut bir mekanizma.
Galler’de ise böyle bir hukuki zemin dahi yok; Plaid Cymru’nun talebi şimdilik yalnızca siyasi bir söylem düzeyinde kalıyor. Bu tablo, Londra içinde de keskin bir tartışmayı körüklüyor. Yeni Başbakan Andy Burnham’ın, İrlanda’nın birleşmesine ilişkin bir referandumu “Gündemden düştü” şeklinde nitelendirmesi büyük bir siyasi krize yol açtı; Sinn Féin lideri Mary Lou McDonald buna sert karşılık vererek Hayırlı Cuma Anlaşması’nın referandum hakkını hiçbir başbakanın rafa kaldıramayacağını söyledi.
Benzer bir gerilim, Burnham’ın İskoçyalıların Holyrood’dan uzaklaştığı yönündeki iddiasını reddeden Swinney ile arasında da yaşandı. Yani ayrılıkçı liderler Londra’ya karşı birleşirken, Londra’nın kendisi de bu liderlerle çelişkiye düşüyor. Bu gelişmenin zamanlaması da bir rastlantı değil.
Trump’ın İrlanda’nın birleşmesinden memnuniyet duyacağı yönündeki açıklaması, Londra’da uzun süredir bastırılan ayrılıkçı tartışmaları yeniden alevlendirdi. Üstelik bu açıklama tek başına değil; Trump’ın son dönemde Kanada’yı ve Grönland’ı da benzer bir söylemle gündeme getirmesi, ABD başkanının müttefik ülkelerin toprak bütünlüğüne karşı artan bir kayıtsızlığa, hatta örtük bir teşvike yöneldiğini düşündürüyor. Bu tablo, WashingtonLondra hattındaki çatlağı da derinleştiriyor.
Ukrayna’daki savaşın başında iki ülke aynı sayfada görünürken, bugün Londra, Kiev’e desteğin artırılarak sürdürülmesini ve mücadelenin devamını savunuyor; Trump’ın ABD’si ise çatışmanın derhal sona erdirilmesi taraftarı. Bu ayrışma, iki ülke arasında uzun zamandır görülmemiş ölçüde ciddi bir anlaşmazlığa işaret ediyor. Nitekim süreç, Birleşik Krallık’ın dağılması veya dağıtılması yönündeki eylemliliğe söylem düzeyinde destek verilmesine kadar varmış durumda.
Tüm bunlar bir araya geldiğinde, “özel ilişki” olarak anılan WashingtonLondra bağının bugün büyük bir sınamayla karşı karşıya olduğu söylenebilir. PROF. DR.
GÖKTÜRK TÜYSÜZOĞLU GİRESUN ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ