Ülke, bir coğrafi parseli ifade eder. Haritada çizilen, sınırları belirlenmiş, jeopolitik bir nesnedir. Aidiyetin değil mülkiyetin ve egemenliğin mekânıdır.
Yurt, varoluşun somut toprağıdır. İnsanın anlam dünyasını inşa ettiği, ölümlülüğünün farkına vardığı ontik mekândır. Vatan, miras kalandır; ülkenin coğrafyasına, yurdun sıcaklığına eklenen ortak hafıza ve gelecek vaadidir.
Ölümlü insanın ölümsüzlük iddiasını nesnelleştirdiği sahnedir. Tarihsel bilinçle yüklenmiş mekândır. YURTTAŞLIK, VATANDAŞLIK VE DEMOKRASİ Bir nesne olan ülke, coğrafya ve hukuk ilişkisini; varlığa geldiğimiz toprak olan yurt, özne-mekân ilişkisini; tarihsel ve politik olarak bağlandığımız vatan, özneler arası ilişkiyi ifade eder.
Yurttaş demek, ortak eylem alanına katılan; yönetim –yani yönetme ve yönetilme– ilişkilerinin içinde etkin olan demektir. Yurttaşlık, hak ve yükümlülük dengesi üzerine kurulu hukuksal ve kamusal bir kimliktir. Vatandaş demek, ortak yazgı ve miras bilinciyle bağlanan kişi demektir.
Vatandaşlık, tarihsel ve duygusal aidiyet taşıyan bir kimliktir. Sözün özü; yurttaşlık yaşayanlarla birlikte hukuksal bir anlaşmaya, vatandaşlık ölmüş atalar ve doğmamış torunlarla yapılan etik bir anlaşmaya dayanır! Günümüz için somut bir şekilde örneklemek gerekirse, yurttaşlar oy verir, vatandaşlar ise gerekirse canını bile verir!
Demokrasi, yurttaşın hukukunu vatandaşın vicdanıyla harmanlayan rejimdir. Aksi halde yurttaş soğuk bir seçmen, vatandaş ise tehlikeli bir çıkarcı olur çıkar. Diğer rejimlerden farklı olarak “Ben yurdumda bir yurttaş mıyım, yoksa vatanımda bir vatandaş mı?” sorusuna demokrasi “Her ikisi de!” yanıtını verir!
İlki özgürlük, ikincisi bağlılık getirir; insanlar demokrasi için ikisini de yaşamak zorundadır. Sadece biri olmak olmaz! Çünkü, “Sadece yurttaş olayım ama vatandaş olmayayım” derseniz, özgür değil hain olursunuz!
“Sadece vatandaş olayım, ama yurttaş olmayayım” derseniz de bağlı değil kul, köle olursunuz! BİR BİLGİ NOTU: YETKİLİ OLANLAR AMA TEMSİLCİ OLAMAYANLAR Tarih, 10 Ağustos 1920. Paris yakınlarındaki küçük bir kasaba olan Sevr ’de bir ülkeyi temsil eden üç isim var, üçü de ülkeyi yıkıma götürecek imzayı atıyor!
Biri eski eğitim bakanı olan Bağdatlı Mehmed Hadi Paşa, biri dönemin Bern büyükelçisi Reşat Halis Bey ve diğeri de danıştay başkanı Rıza Tevfik. Üçü de Cumhuriyet’in ilanından sonra sürgün edilen isimler bunlar. Mehmed Hadi Paşa, 1932’de Tiran’da bir sokakta sefil bir şekilde öldü.
Reşat Halis Bey de aynı şekilde 1945’te Fransa’da öldü. Rıza Tevfik ise sürgün hayatını Hicaz, ABD, Ürdün ve Lübnan’da geçirdi; şiirler ve felsefeyle ilgili yazılar kaleme aldı ve 1938’deki afla Türkiye’ye döndü. 1949’da İstanbul’da felç tedavisi gördüğü hastanede öldü.
Ama biliyoruz ki, bundan öncesi de vardı. 22 Temmuz 1920 ’de 57 davetliden 55’inin katılımıyla Yıldız Sarayı’nda yapılan Saltanat Şurası ’nda da Sevr ’in imzalanması yönünde karar alınmıştı. Şurada ülkenin en yetkili ismi olan Padişah Sultan Vahdettin, ayağa kalkma yöntemiyle Sevr’e onay verdi.
Ve ülkenin, ülkesinin, yurdunun, vatanının kurtuluşundan sonra bir İngiliz zırhlısına binip kaçtı! 1926’da İtalya’da öldü. Sadrazam Damat Ferit Paşa, imzacı heyeti görevlendiren ve antlaşmayı hararetle savunan isimdi.
O da padişah gibi kurtuluş günlerinde ülkeden, ülkesinden, yurdundan, vatanından kaçtı. 1923’te Fransa’da öldü. En yetkili bu iki isimle birlikte içlerinde şeyhülislam, eski bakanlar, ayan meclisi üyeleri ve komutanların bulunduğu isimlerin her biri Sevr ’i kabul etti!
Hepsi Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra sınır dışı edildi ve birçoğu Avrupa veya Orta Doğu kentlerinde yoksulluk içinde öldü. Sadece bazıları 1938 affından sonra Türkiye’ye dönebildi. 55 kişinin içinde Sevr’i onaylamayan tek bir isim oldu; çekimser olduğunu belirten Topçu Feriki Ali Rıza Paşa.
“BİZLER KİMİZ?”, “SİZLER KİMSİNİZ?” SORULARI VE YANITLARI Şimdi, sorumuzu soralım ve yanıtlayalım: Bu ülkede biz kimiz? Bizler, bu ülkenin en yetkili, en sorumlu kişileri birer birer teslimiyet imzası atarken ülkesi için, yurdu için, vatanı için, doğmamış çocukları için kanını, canını veren, hemen hepsi okuma-yazma bile bilmeyen, o hep hor görülenlerin torunlarıyız! O çağda onlarca okumuş etmiş devlet yetkilisi ülkesini, yurdunu, vatanını yıkıma sürüklerken onlara değil, direnenlere güvenen insanların torunlarıyız.
Diğerlerinin değil! Bugün Sevr ’in üzerinden yüzyıldan fazla zaman geçti. Artık tek tek her birimiz; Sevr ’i onaylayıp imzalayanlar sayesinde değil, onlara da işgalcilere de direnip Anadolu Devrimi ni gerçekleştirenler sayesinde var olduğumuzu biliyoruz!
Çünkü yüzyıl önce bu ülkede yaşayan insanların gözleri vardı, görüyorlardı; kulakları vardı, işitiyorlardı ve akıllarını kullanıp ne olup bittiğini gayet iyi anlıyorlardı. Bugün bizim de gözlerimiz var, görüyoruz; kulaklarımız var, işitiyoruz; aklımız var, kullanıp ne olup bittiğini gayet iyi anlıyoruz! Nihayet yüzyıl önceki insanların bir canı varsa bizim de var; gerekirse onlar gibi vermeyi biz de biliyoruz!
Çünkü bu ülkenin yurttaşları da biziz, vatandaşları da! Peki, bizleri temsil edin diye verdiğimiz yetkiyi, darbeciler dediklerinizle aynı hizada sıralanmak için kullanan sizler kimsiniz? Zerre güvenmediklerinizle aynı pozisyonu alan sizler kimsiniz?
Okumadığınız bir metne imza atan sizler kimsiniz? Hiçbir temsil yetkisi olmayan terörist başının onayına sunulup sonra sizin önünüze konan metne teslim olan sizler kimsiniz? Temsiliyet yetkinizi, temsil ettiklerinizi bırakıp kullanan sizler kimsiniz?
Temsilin bir sorumluluk olduğunu unutup yetkiyi kendi gücü sanan sizler kimsiniz? Kimleri temsil ediyorsunuz?