Casuslar, stratejiler ve kaçırılan fırsatlar: 11 Eylül'den hâlâ öğrenilen dersler
- Yazan,Frank GardnerUnvan,Güvenlik muhabiri
- Yazan,Frank Gardner
- Unvan,Güvenlik muhabiri
- Yayın tarihi5 dakika önce
- Okuma süresi 8 dk
Hükümetlerin başlıca görevi, sayısız liderin onlarca yıldır söylediği gibi, kendi halkının güvenliğini sağlamaktır. ABD hükümeti 11 Eylül 2001'de bunda açıkça başarısız oldu. İstihbarat mevcuttu, ancak ne yazık ki kimse işaretleri zamanında bir araya getiremedi.
11 Eylül saldırıları 21. yüzyılın ilk yirmi yılında, bu saldırılara verilen yanıtla birlikte, dış politika, güvenlik ve istihbarat politikalarının şekillendirilmesinde belirleyici unsur oldu.
11 Eylül 2021'de El Kaide'nin intihar pilotları kaçırdıkları uçaklarla Dünya Ticaret Merkezi'ne çarparken, ben Ortadoğu büromuzdaki geçici görevlendirmemin tam da sonuna gelmiştim.
Filistinli bir taksi şoförü beni Kudüs'ün batısındaki çam ağaçlarıyla kaplı tepelerden Tel Aviv'deki Ben Gurion havalimanına götürürken, aniden radyonun sesini açtı ve, "Amerika'da çok büyük bir şey oldu" dedi. Abartmıyordu, o gün 2997 kişi hayatını kaybetti.
Saldırılar birdenbire ortaya çıkmadı. CIA (ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı) El Kaide ağından ve sürgündeki Suudi lideri Usame Bin Ladin'den 2001'den önce de haberdardı. Hatta bin Ladin'i yakalamak için özel bir görev gücü bile kurmuştu.
Saldırılardan dokuz gün sonra dönemin ABD Başkanı George W Bush "Teröre Karşı Savaş" ilan etti.
Sonraki 25 yılda, Atlantik'in her iki yakasında da sayısız istihbarat başarıları ve hezimetleri yaşandı. Başarılar arasında engellenen saldırı planları, tutuklanan, yargılanan, mahkum edilen ve hapse atılan şüpheliler yer alıyor.
ABD tarihinin en kötü terör saldırısından bu yana geçen 25 yılda istihbarat toplama, terörle mücadele ve stratejik planlama nasıl değişti?
11 Eylül'ün devasa bir istihbarat başarısızlığı olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Hatta daha açık ifade etmek gerekirse, bu saldırılar, ABD istihbarat topluluğunda bir hayal gücü eksikliği ve öngörü yetersizliğiydi.
O dönemde hem CIA hem de FBI, doğru şekilde paylaşılmış olması halinde, yaşananları önleyebilecek istihbarata sahipti.
Olayların ardından hazırlanan 11 Eylül Komisyonu Raporu, ABD hükümetini "öngörü, politika, yetenek ve yönetimdeki başarısızlıklardan" sorumlu tuttu.
Rapor, CIA ve FBI'ın istihbaratı doğru şekilde değerlendiremediği, birbirleriyle bilgi paylaşamadığı ve saldırı planlarını bozmak için yeterli adımları atamadığı sonucuna vardı.
Bu en temel ders, o zamandan bu yana, tamamen olmasa da, büyük ölçüde öğrenildi ve günümüzde Batı istihbarat teşkilatları arasındaki bilgi paylaşımı 2001'dekinden çok daha iyi durumda. Örneğin MI5 (İngiliz iç istihbarat servisi) ve Polis Terörle Mücadele Birimi arasındaki eski rekabetler, önce İngiltere genelinde kurulan bölgesel 'birleşme merkezleri' ile, en son olarak da Londra'da yüksek güvenlikli Terörle Mücadele Operasyon Merkezi'nin kurulmasıyla ortadan kalktı.
Burada MI5'ın istihbarat yetkilileri kendilerini, görevleri terör saldırılarını engelleyecek operasyonel adımları atmak olan polis memurlarıyla yan yana otururken bulabilir. Aynı şekilde yanlarında oturan, FBI'dan bir ABD federal ajanı veya GCHQ'dan (Hükümet İletişim Karargâhı) görevlendirilmiş bir dil uzmanı da olabilir.
11 Eylül'den bu yana, ABD istihbaratında da köklü bir yeniden yapılanma yaşandı; başkent Washington DC'nin hemen dışında bir Ulusal Terörle Mücadele Merkezi kuruldu ve 18 ayrı ABD istihbarat kurumu arasında gerekli bilgi paylaşımını sağlamak amacıyla Ulusal İstihbarat Direktörlüğü oluşturuldu.
CIA ile İngiltere'deki muadili MI6 (Yurtdışı İstihbarat Servisi) muhtemelen dünyadaki en yakın istihbarat ortaklıkları.
Bu iş birliği ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında istihbarat paylaşımını sağlayan Five Eyes (Beş Göz) ittifakıyla da destekleniyor.
Bunlara rağmen, uçakların İkiz Kulelere çarptığı günden bu yana, istihbarat, değerlendirme ve stratejik planlamada felaketlere neden olan başarısızlıklar hâlâ yaşanıyor.
2003'te ABD önderliğindeki Irak işgaline giden süreçte, MI6, istihbaratının siyasallaştırılmasına göz yumarak, 1950'ler ve 60'lardaki çifte ajan Kim Philby ve diğer Sovyet ajanlarının ihanetinden sonraki en büyük itibar kaybını yaşadı.
Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak'ın hâlâ "Kitle İmha Silahları"na (KİS) sahip olduğuna dair kanıt üretmesi yönünde Washington'dan gelen yoğun siyasi baskının gölgesinde, MI6 dönemin Başbakanı Tony Blair hükümetine sonradan hatalı olduğu ortaya çıkan istihbarat sağladı.
Irak geçmişte gerçekten de KİS'lere sahipti ancak bunların tamamı 1991 Körfez Savaşı'ndan sonra imha edilmişti.
2003 Irak işgalinin ardından MI6, sahadaki ajanlardan gelen ham istihbaratı (CX olarak bilinir) değerlendirme yöntemini baştan sona yapılandırdı.
Bugün İran, Kuzey Kore gibi yerlerdeki kaynaklardan veya El Kaide gibi yasaklı terör gruplarının içinden istihbarat toplamakla görevli ajanlar ile bu istihbaratı kontrol etmek, sorgulamak ve genellikle daha fazla kanıt talep etmek için geri göndermekle görevli rapor ekibi arasında net bir ayrım bulunuyor.
Bu değişikliklere rağmen, 11 Eylül'den yıllar sonra bile bazı dersler hâlâ tam anlamıyla alınmamış gibi görünüyor.
Irak'ta tümen komutanı olarak görev yapmış olan General Sir Richard Shirreff, "[2003] Irak savaşı, son derece hatalı istihbarata dayanıyordu" diyor. "Bundan ders aldık mı? Hayır, bence ders almakta kötüyüz... Bir komutan olarak stratejik başarısızlığa doğru gittiğimizi çok açık görüyordum."
Irak işgalinden sonra Butler Raporu ile sonuçlanan bir soruşturma daha başlatıldı.
Bu inceleme, İngiltere'nin Irak'ın iddia edilen kitle imha silahı programına ilişkin istihbaratının "ciddi şekilde kusurlu ve büyük ölçüde doğrulanmamış kaynaklara dayandığı" sonucunu ortaya koydu.
İç İstihbarat Servisi MI5'ın da terör planlarını engelleme konusunda, şüphesiz birçok başarısının yanında, başarısızlıkları oldu.
2007-2013 yılları arasında MI5'ı yöneten Lord Jonathan Evans, "11 Eylül'den sonra, Birleşil Krallık için en acil güvenlik tehdidinin El Kaide ve bağlantılı kişi ve gruplardan kaynaklanan terör tehdidi olduğu yönündeydi" diyor.
Ancak o dönemde 20 binden fazla "İlgili Kişi" (Subject of Interest) içeren bir veri tabanı ve aynı anda çok sayıda soruşturmanın yürütülmesi nedeniyle MI5, hangi ihbar ve istihbarat bilgilerinin önceliklendirileceğine dair bir zorlukla karşı karşıyaydı; bugün de durum büyük ölçüde aynı. Kurum her zaman doğru kararları veremedi.
2005 yılında 52 kişinin ölümüne neden olan 7 Temmuz Londra intihar saldırılarını önleyemedi. Güvenlik Servisi, saldırıların elebaşı olduğu ortaya çıkan Muhammed Sıddık Han'dan haberdardı, ancak onun gerçekleştirmek üzere olduğu saldırının farkında değildi.
2017'deki Manchester Arena saldırısı da daha yakın dönemde yaşanan bir başka bir güvenlik zafiyetiydi.
Bugün terör tehdidi ortadan kalkmış değil, ancak Lord Evans'a göre "Tablo değişti"; "Devlet dışı terörizm ciddi bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor, devlet kaynaklı tehditler giderek daha ciddi hâle geldi ve ulusal güvenlik açısından en az devlet dışı terörizm kadar ciddi bir ulusal güvenlik endişesi oluşturuyor. Bu tehditler, farklı biçimlerde, Rusya, İran, onların vekilleri ve Çin'den geliyor."
ABD Başkanı Donald Trump'ın bu yıl İsrail'le birlikte İran'a yönelik savaşa katılma kararı da, istihbaratın olası senaryoları öngörme kapasitesindeki bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir.
ABD'nin Körfez'deki tüm müttefikleri, İran'ın misilleme olarak Hürmüz Boğazı'nı kapatma riskinin ciddi olduğunu biliyordu. Tüm uyarılar ortadaydı, buna rağmen İran tam da tehdit ettiği şeyi yaptığında ve küresel enerji piyasalarında büyük bir aksamaya neden olduğunda, Trump'ın buna karşı bir stratejisi yok gibiydi.
11 Eylül saldırılarının hemen ardından, ikinci bir saldırı dalgasının geleceğine dair yaygın bir korku vardı. Hatta El Kaide'nin kendisi de daha fazla binaya saldıracak "uçak sürüsü" tehditlerinde bulunuyordu.
Bu tür bir saldırıyı önleme telaşında, ABD ve müttefikleri tarafından çok sayıda insan hakları ihlali işlendi. Şüpheliler, çoğu zaman son derece zayıf ihbarlara dayanılarak Afganistan veya Pakistan'da gözaltına alındı. Yüzlerce kişi, elleri, ayakları, gözleri bağlı ve bez bağlanmış halde, dünyanın öbür ucuna, Küba'daki Guantanamo Körfezi'ndeki ABD deniz üssünde kurulan geçici hapishaneye götürüldü ve burada yargılanmaksızın hapis tutuldu.
İnsan hakları örgütleri bunu Amerika'nın ahlaki vicdanı üzerinde bir leke olarak nitelendirerek kınadı.
Irak ve Afganistan'da ABD gözetimindeki mahkumlara yönelik kötü muamele skandallarının gün yüzüne çıkmasıyla, dönemin yetkili bazı kişileri bunların hesaplarını verdi.
Ancak daha üst düzey yetkililerin herhangi bir sonuçla karşılaşmadan kurtulduğu eleştirileri de yapılıyor.
Buna rağmen, ABD Guantanamo Körfezi'ndeki gibi yargılamasız gözaltı uygulamalarını hâlâ sürdürüyor. Örneğin 2025'te 200'den fazla kişiyi ABD'den El Salvador'daki tartışmalı Terörle Mücadele Merkezi'ne sınır dışı etti.
11 Eylül'ün hemen sonrasındaki dönem, Birleşik Krallık'ın insan hakları karnesinde de lekeler bıraktı.
MI6 2004 yılında, Libyalı İslamcı Abdelhakim Belhaj ve eşinin Tayland'dan Libya'ya kaçırılıp iade edilmesinde suç ortağı oldu. Belhaj, orada yıllarca hapis yattı ve Albay Muammer Kaddafi rejimi tarafından işkence gördü.
Dava sonunda gün yüzüne çıktı ve 2018'de Başsavcı Parlamento'ya kapsamlı bir özür sundu. Günümüzde ise kurumlar bünyesinde çalışan hukukçuların, en hızlı büyüyen departman olduğu söyleniyor.
2014-2020 yılları arasında MI6 başkanlığı yapan Sir Alex Younger, "Bu yüzyılın ilk 20 yılını neredeyse tamamen terörle mücadele ve ayaklanmaları bastırmaya odaklanarak geçirdik" demişti.
Bu yıl hayatını kaybeden MI6 Başkanıyla, görevden ayrılmasından çok kısa bir süre sonra bir edebiyat festivalinde karşılaşıp konuştuğumuzda, "Çin'in askeri bir güç ve stratejik bir rakip olarak yükselişini gözden kaçırdık" diye eklemişti.
Benzer şekilde, "Rusya ile Savaş" adlı siyasi gerilim romanının yazarı General Shirreff, 2016'da yazdığı romanda Rusya'nın Ukrayna'yı topyekün işgalini öngörmüştü.
11 Eylül saldırılarının ardından gelen "Teröre Karşı Savaş"ta ve sonrasında, Batılı ülkeler Taliban ve IŞİD'le mücadele etmekle ya da Irak'taki karmaşık işgal sürecini yönetmeye çalışmakla meşgulken, Rusya ve Çin devasa yeniden silahlanma programlarına girişti. Hipersonik füzeler gibi yeniliklerle, NATO'nun bir zamanlar sahip olduğu askeri üstünlüğü ciddi ölçüde aşındırdı.
Güvenlik istihbarat şirketi Sibylline'in Baş Analisti Sam Olsen, "Batı'nın tek hatası 11 Eylül'den sonra sadece terörle mücadeleye odaklanması değildi," diyor; "Ayrıca Çin'in yükselişinin doğasını yanlış anladı ve ekonomik entegrasyonun siyasi yakınlaşmaya yol açacağını varsaydı."
Çin tıpkı İran, Rusya ve Kuzey Kore gibi, istihbarat toplama açısından "zor bir hedef" olarak kabul ediliyor.
2001'de biyometrik veriler henüz başlangıç aşamasındaydı, ancak günümüzde yüz, gözbebeği tanıma ve yürüyüş analizi teknolojilerinin kullanıma girmesi, ajanların ve saha görevlilerinin sınırları fark edilmeden geçmesini önemli ölçüde zorlaştırdı.
Peki Batı istihbaratı Çin'i ne kadar iyi anlıyor, ya da anlamıyor?
Rusya ile birlikte Çin, bugün MI6 için en önemli istihbarat hedefleri.
Sibylline'den Sam Olsen, "Batı istihbaratı Çin hakkında çok şey biliyor," diyor, ancak "Asıl tehlike, parçalar tek tek görülmesine rağmen bunların ortaya çıkardığı büyük resim her zaman anlaşılamıyor. Çin'in gücü artık yalnızca gemilerden, füzelerden ve askerlerden ibaret değil. Çin'in gücü, giderek daha fazla şekilde, yarı iletkenlerde, kritik minerallerde, bataryalarda, limanlarda, telekomünikasyon altyapısında ve sanayi kapasitesinde yatıyor... Dolayısıyla sorun çoğu zaman istihbarat toplamadaki bir başarısızlıktan ziyade, stratejik yorumlama konusundaki başarısızlık oluyor."
Yirmi beş yıl önce, 11 Eylül saldırılarının olduğu gün, ABD istihbarat ajanları yapbozun parçalarına sahipti. Bu, casusların sık sık kullandığı bir benzetme.
Ancak bu parçaları bir araya getiremediler ve yaklaşan tehlikeyi net bir şekilde göremediler.
Stratejik kazanç sağlayamadığınız sürece, toplanan mükemmel istihbaratın hiçbir anlamı olmuyor.
11 Eylül saldırılarının yaşandığı o Eylül sabahından bu yana geçen çeyrek yüzyılda, istihbarat ve terörle mücadele dünyasının neredeyse tanınmayacak ölçüde değiştiği açık. Yapay zekâ ve kuantum bilgisayarların ortaya çıkışıyla bu değişim sürecek ve bazı alanlarda katlanarak artacak.
Ancak çelişkili anlatılar ve çıkarlarla dolu bir dünyada, istihbarat zaafları, gözden kaçırmalar veya stratejik hesap hataları konusunda Batılı ülkelerin tekel sahibi olduğu söylenemez.
Dikkat çekici diğer örnekler arasında, Rusya'nın 2022'de Ukrayna'ya yönelik felaketle sonuçlanan geniş çaplı işgali ve bazılarının İsrail'in "kendi 11 Eylül'ü" olarak nitelendirdiği, Hamas öncülüğünde Gazze'den 7 Ekim 2023'te düzenlenen saldırıları sayabiliriz.
Nihayetinde, büyük stratejik ve ulusal kararlarla ilgili sorular hâlâ soruluyor.
İngiltere'nin, Bush'un Irak'ı işgaline katılması doğru muydu? ABD öncülüğündeki Afganistan'daki Kalıcı Özgürlük Harekâtı'na katılmak ve ardından yirmi yıl sonra ülkeden aceleyle çekilerek Afganistan'ı Taliban'a bırakmak doğru muydu?
Bunlar ve daha pek çok soru hâlâ gündemdeki yerini koruyor.
Orijinali İngilizce olan bu makalenin çevirisinde yapay zekadan yararlandık. Yayınlanmadan önce çeviriyi bir BBC gazetecisi kontrol etti. Yapay zekayı nasıl kullandığımız hakkında daha fazla bilgi burada.