Ankara Bilkent Otel’de Yunan besteci Vangelis’in “1492” adlı eserinin eşliğinde, son 24 yıldan beri Türkiye’yi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş lansmanı, 14 Ağustos 2001’de yapılmıştı. Kuruluşunun 25. yılı yine Ankara’da, bu sefer Millet Bahçesi’nde bir mitingle kutlandı. Guy Debord’un Gösteri Toplumu olarak bilinen, aslında çevirisi tartışmalı olan “The Society of the Spectacle” kuramı, gösteriden ziyade, “gösterişli bir manzara” ve bunun yansımaları olarak değerlendirilebilir.
25. yıl da siyasal iktidar için, bir gövde gösterisi, bizzat genel başkanının siluetinin göğe yansıtıldığı bir siyaset sahnesi olarak değerlendirilmeye çalışıldı. Kuruluştaki Vangelis bir detay değil, “cennetin keşfi”, “Amerika’nın yeniden keşfi” olarak metaforik anlamda değerlendiriliyordu. Yeni olmak, farklı olmak, istikrarsız koalisyon hükümetleri, kronik enflasyon, sosyal kriz, terör derken, “milli görüş gömleğini çıkarmış”, AB ve ABD ile dengeli ilişkiler kuran , yolsuzluklar, yasaklar ve yoksulluğa 3 Y formülüyle son getirecek bir yeni başlangıç, seçmene cazip gelmişti.
“Muhtar bile olamaz” başlıklarından, önce iktidar partisinin genel başkanı, sonra başbakan ve cumhurbaşkanı olarak, farklı siyasal konjonktürlerde süregelen bir uzun süreli iktidar denklemin lideri Erdoğan, siyasette kendi konumunu ortaya koydu. Peki bu çeyrek asırda, ekonomik sorunlar çözülemediği gibi, sosyal konular ve bugünkü yazının konusu demokraside bir arpa boyu yol alındı mı? Üstad Attila İlhan yaşasaydı herhalde “hangi AKP” başlıklı bir kitabı “hangiler” serisine eklerdi.
AKP’nin ilk başbakanı ve akabinde dışişleri bakanı, Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül, BBC’ye 25. yıl nedeniyle verdiği mülakatta, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi kavramlara, vesayet karşıtlığına kuruluş itibarıyla önem verdiklerini, partiyi bu nedenle kurduklarını, sürekli kapatılan Milli Görüş siyasetinden uzaklaşmak istediklerini özetledi. Ve partinin kuruluş değerlerine dönmesi gerektiğini vurgulayarak, kuruluş vizyonunun kaybedildiğini, kendine has diplomatik tarzla belirtti. Bir diğer kurucu, TBMM Başkanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini ifa etmiş Bülent Arınç ta, liyakatten uzaklaşıldığını ve rahatsızlığını, kuruluş yıldönümü nedeniyle verdiği bir mülakatta vurguladı.
2007’ye kadar, Çankaya’da Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, ordudaki hassasiyetler çerçevesinde hareket eden iktidar, 367 krizi ve cumhuriyet mitingleri ile yaşadığı siyasal krizi, 22 Temmuz 2007 seçimleriyle fırsata çevirdi. MHP’nin desteğiyle Gül Çankaya’ya çıkarken, seçim öncesinde hazırlanan anayasa değişikliği, 21 Ekim 2007’deki referandumla yaşama geçti, %68 civarında oyla, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, anayasa hükmü haline geldi. Bu hüküm ilk kez Erdoğan’ın 2014’teki adaylığıyla yaşama geçecekti. (Referandum sonuçları o gün medyada çok konuşulamadı, çünkü ne yazık ki, PKK terörünün kanlı Dağlıca katliamı o gün gerçekleşmiş, askerlerimiz baskına uğrayıp, şehit olmuşlardı.) 2007’ye kadar belli dengeleri gözeten AKP, Çankaya’da elinin güçlenmesiyle daha rahat hareket etmeye başladı.
Bununla birlikte, AB zemininde yeni bir Ceza Kanunu, Borçlar Kanunu çıkarılmış, anayasanın 90. maddesinde usulüne göre imzalanan insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmeler, anayasal konuma yükseltilmiş, 2016’ya kadar, demokratik değişimi içeren anayasal ve yasal değişiklikler yaşama geçmişti. Gül’ün ifade ettiği, Erdoğan’ın ara seçimde Siirt’ten milletvekili seçilmesi ve başbakanlığa giden yolun açılmasında, ana muhalefet CHP’nin ve Deniz Baykal’ın önemli rolü vardı. Ancak iktidar, CHP’yi, siyasal meşruiyet zemininde, kutuplaştırma siyasetinde önemli bir araç olarak kullandı.
Bu konu kimi zaman yaşam tarzı, kimi zaman II.Cumhuriyetçilerle birlikte, partiyi bürokratik vesayet aracı olarak görme, kıyı Ege ve Akdeniz ile Trakya’da yaşam tarzı refleksiyle hareket eden bir marjinal seçmen kitlesi olarak ötekileştirme zemininde gündeme getirilmiştir. Kimi kültürel kodlar, “tahrik et ve kenetlen” başlığında dile getirilmiştir. Buradan kasıt, önce CHP seçmenini tahrik edecek bir rejim konusunu tartıştırma, gelecek reflekse göre, iktidar seçmenini kenetleme, konsolide etmektir.
2007’de oylarını %50 arttıran iktidar partisi, tam da bu çerçevede, siyasetini ifade etmiştir. 2014’te Erdoğan, muhalefetin de tıpış tıpış tavrıyla rahat bir biçimde cumhurbaşkanı seçilirken, 2013’te başlanan “çözüm süreci”nin ortasındaki bir tarihte 11 yıllık başbakanlığının ardından bu göreve geldi. Ve o günden itibaren, parlamenter sistemin buzdolabına kaldırıldığını ilan etti.
Siyasal iktidar, 2005’ten itibaren, güneydoğu bazında çeşitli paketler açtı. Erdoğan’ın 2005 Diyarbakır ziyareti heyecan yaratmıştı. 2013-2015 arasında çözüm süreci, akil insanlar derken, Şubat 2015’te Dolmabahçe’de masa devrildi.
2015 Haziran ayında ilk seçimde iktidar mecliste salt çoğunluğun altına düşerken, aradaki dönemde yaşanan terör olayları, güvenlik refleksini seçmen bazında yoğunlaştırdı, Kasım’da yeniden tek başına iktidar oldu. Muhalefetin katkısı bu dönemde “istikşafi görüşmeler”le sağlandı, nafile koalisyon görüşmelerinde, iktidara zaman kazandırıldı. CHP muhalefeti iktidar için hem hedef gösterme, hem de zor zamanlarda, iktidara destek sağlama gibi, ilginç bir formülle ortaya konurken, MHP, 15 Temmuz 2016 kalkışmasından sonra, farklı bir siyasal tercihe uzandı.
2016 yazında, MHP’de kurultay, yargı kararıyla engellenirken, bu mücadeleden İyi Parti doğdu. MHP ise 15 Temmuz gecesi, AKP örgütüyle, sokakta kurulan ittifakı, 2016 sonbaharında, Bahçeli’nin grup toplantısındaki sürpriz öneriyle perçinledi. Şöyle ki, MHP lideri, fiili durumun anayasaya uygun olmadığını, bu yüzden anayasanın fiili duruma uygun hale getirilmesini, yani başkanlık, bugünkü adıyla cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini gündeme getirdi.
17 Nisan 2017’deki referandumda mühürsüz zarflara itiraz etmeyen CHP muhalefetinin katkılarıyla, referandumda yeni sistem kabul edilirken, 2018 seçimleriyle durum resmiyete kavuştu. Bu süreçten itibaren, AKP-MHP birlikteliğini simgeleyen Cumhur İttifakı, daha otoriter, güvenlikçi bir söylemle hareket etti. 2018’deki seçim başarısına karşın, 2019 Mart ayında, 2017’den beri CHP- İyi Parti arasında fiilen, 2018’de resmen oluşan Millet İttifakı’nın gücüyle, muhalefet İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini kazandı, Türkiye genelinde Cumhur İttifakı konumunu kaybetmese de, siyasal iktidar, bu durumu kolay kabul edemedi, itiraz edilen İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde, 12.000 olan fark 800 bine yükseldi.
Ve İBB başkanı Ekrem İmamoğlu, siyasal iktidar için, bir politik risk olarak görülmeye başlandı. Siyasal iktidarın demokrasi bilançosunda, gerek 2016’da milletvekili dokunulmazlıklarının CHP’nin de desteğiyle kaldırılması, Demirtaş’ın 10 yıldan beri süren tutukluluğu, gerek olağanüstü hal döneminde çıkarılan ve sonra yasalaştırılan 674 sayılı KHK ile, terör gerekçesiyle görevden alınan belediye başkanlarının vekillerinin belediye meclisi tarafından seçilerek değil, bakanlıkça kayyum ile atanması, sert iklimi haber veren önemli adımlardı. 2023’ü ikinci turda, 6’lı masanın katkısıyla kazanan iktidar, CHP’deki 2023 Kasım kurultayından sonra, değişim hareketinin muhalefetiyle, yine bocalamaya başladı.
2024 Mart’ında Özgür Özel’in liderliğinde, İmamoğlu’nun artan popülaritesinde, Mansur Yavaş’ın istikrarlı yükselişinde, CHP, %37 oy alarak Türkiye’nin birinci partisi oldu, kazanılamayacak, kale gibi görünen yerler kazanıldı, siyasetin ve iktidarın ezberi bozuldu, yeni bir durum ortaya çıktı. 2024 ilkbaharı, normalleşme başlığında ele alınsa da, yeni çözüm sürecinin yine Bahçeli’nin grup toplantısında ilan edildiği 2024 Ekim’inde, aynı ay, Esenyurt belediye başkanı Ahmet Özer, “kent uzlaşısı” yani DEM ile yapılan ittifakla göreve seçildiği için tutuklandı, görevden alındı, yerine kayyum tayin edildi. Aynı işlem Şişli belediye başkanı Resul Emre Şahan için de uygulandı.
Ve 18 Mart’ta diploma iptalinin ardından, 19 Mart 2025’te İBB Başkanı İmamoğlu ve arkadaşlarının yolsuzluk savıyla tutuklanması, ardından CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarla süreç devam etti. Bu arada, “terörsüz Türkiye” başlığında, operasyonları yaşayan CHP de komisyona milletvekili verdi, raporda imzası bulunmaktadır. Siyasal iktidar, topyekûn demokratikleşme yerine, cinayete karışmamış PKK terör örgütü mensuplarının, terör sonrası topluma entegre edilmesini, sosyal rehabilitasyonu ortaya koyan, 1985’ten beri kimi yasalarda ifade edildiği gibi, “eve dönüş”ünü sağlayacak, formülleri geliştirmeye çalıştı ve kuruluşunun 25., iktidara gelişinin 24. yılında, TBMM’de rekor bir oy sayısıyla, konuyu yasalaştırdı.
Bu noktada, TBMM raporunun 7. Bölümünde yer alan, demokratik süreçler, zaten uygulanması gereken konular başlığında ve yasa çıkarmak gerekmiyor, anayasa ve yasaları uygulamak yeterli zeminde görünüyor. Sözgelimi bu iktidar döneminde yapılan anayasa değişikliği ile 90. madde, anayasa düzeyinde gördüğü insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşme bağlamında, AİHM kararlarının geçerli olmasını gerektiriyor.
Demirtaş ve Kavala’nın durumu her zaman kamuoyunun gündeminde, Anayasa Mahkemesi kararları, 153. madde kapsamında tüm kurumları bağlıyor ancak Can Atalay, TBMM’deki görevine başlayamıyor. Daha pek çok örnek verilebilir. Siyasal iktidar, FP’nin kapatılmasından sonra, Milli Görüş’ü sürdüren SP’de yer almayan, FP’nin son büyük kongresinde Abdullah Gül’ün genel başkanlığında yenilikçiler olarak Erdoğan tarafından da desteklenen, nihayetinde, AKP’de Erdoğan’ın liderliğinde partileşen bir akımdan geliyor.
25 yıl sonraki AKP siyasetinde, CHP’ye getirilen Kılıçdaroğlu’nun atandığı, “mutlak butlan” la, değişim hareketi, mahkeme kararıyla partinin başından uzaklaştırıldı, partinin lideri Özgür Özel, cezaevinde tutuklu bulunan İmamoğlu, parti örgütü, seçmen tabakası, 24 Temmuz’da Yeni Parti’de bir araya geldi. 19 Mart’ın ardından, Saraçhane’den başlayıp, Türkiye sathına yayılan mitinglerle, değişim, seçmenin partiyi mobilize etmesiyle, başka bir örgüt yapısını hızla kurduran bir toplumsal dalgaya dönüştü. Vesayeti kaldırma sözü, 28 Şubat 1997-3 Kasım 2002 arasında, 2.
Cumhuriyetçi elitle ve bugünkü iktidarın kurucu kadrolarında yer alanların katıldığı TV programlarında sıklıkla dile getirilirdi. 2. Cumhuriyetçiler ve Fetö terörizmi 2013-2016 döneminde tasfiye edildi.
Bugün 657 sayılı yasaya tabi olmayan imtiyazlı sözleşmeliler, müsteşarlıkların kaldırıldığı bakanlıklardaki yeni bakan yardımcılıkları ile yeni bir bürokratik vesayet oluşturuldu, yargısal süreçlerle de, siyasetin konumu belirleniyor. Ana muhalefet partisi, adeta bir bürokratik aparata dönüştürüldü ve artık ana muhalefet değil. 25 yıl önceki demokrasi söylemleri yerini içeriği zaman zaman değiştirilen, yeni bürokratik vesayetle simgeleştirilen, bir “devlet aklı” başlığına bıraktı.
İktidar partisi her ne kadar devletle iç içe hale gelse de, bu yeni bürokratik aparat zemini, iktidar partisinin siyasi etkisini de bir hayli aşındırdı. Siyasi güç kaybı, belediye başkanları ve milletvekillerinin transferleriyle telafi edilmeye çalışılıyor ve bu transferler artık münferit değil yapısal bir çözülmeye dönüştü. Neden çözülme dedik, zira bir yandan devlet gücü ön planda, bir yandan da iktidar partisinde yıllardan beri siyaset yapanlar, yeni gözde transferlerin gölgesinde kaldı.
Bu kısa ve orta vadede iktidar partisi için yapısal bir soruna dönüşecektir. Öte yandan Yeni Parti lideri Özgür Özel ve parti yöneticileri hakkındaki fezlekelerden dolayı dokunulmazlıkların kaldırılması ve butlan CHP’sinin de TBMM’deki oylamada olası işbirliği, son 25 yıldaki demokrasi tartışmaları açısından daha kapsamlı bir gerilimi dile getirecektir. (Etimesgut’taki belediye başkan vekilliği seçimlerinde, Cumhur İttifakı, butlan CHP’sinin adayını destekleyerek, butlan CHP’sini de genişletilmiş Cumhur İttifakı’na kattı.) Artık yerel-genel oylamalarda bundan sonra birlikte hareket edecekler. Hikayenin ilk döneminde, AB ekseninde liberal demokrasiler model alınırken, 25. yılda, muhafazakar Trump’ın ABD’sinin Türkiye büyükelçisi ve Ortadoğu bölge valisi Tom Barrack’ın otoriter monarşileri, en azından, havuz medyasında çok ilgi görüyor, bununla birlikte ülkemizde uygulanma durumu söz konusu değildir.
ABD’nin dünden bugüne, BOP ile simgelenen planları, demokrasi vaat etmemektedir. Ilımlı İslam ya da Neo Osmanlı, Sağ iktidarlarca, 1950’lerin “küçük Amerika”, 1980’lerin “bölgesel süper güç” başlıklarını anımsatan, taşere siyasaların güncelleştirilmiş versiyonudur. 2001’de “muhafazakar demokrat” olma savı, Gül’den gelmişti, bugün o da AKP de yok, cumhurbaşkanlığının ardından partiye davet edilmedi.
İktidar ortağı olmayıp, ittifak ortağı olan MHP’nin etkisi daha yoğunlaşmış gözüküyor. Demokrasi yolunda bir arpa yol alındı mı, çeyrek asırdan sonra, kamuoyunun takdirinde…