sondakika.com
Son Dakika

Deleuze ve Guattari’nin Devlet Tartışmaları

"Kapitalizm doğası gereği kuralları, sınırları ve geleneksel kodları çözer; paranın ve sermayenin sınır tanımaksızın serbestçe dolaşmasını ister. Ancak bu durum devleti ortadan kaldırmaz"

Kapak görseli son-dakika.com tarafından üretildi

Siyaset bilimi derslerinde ve tarih kitaplarında yıllardır anlatılan masalsı bir devlet hikayesi var. İnsanlar önce avcı-toplayıcıydı, sonra tarımı keşfedip köyler kurdular; nüfus artıp ilişkiler karmaşıklaşınca kentler ve en nihayetinde toplumsal bir ihtiyaçtan dolayı devlet doğdu. Fransız düşünür Guillaume Sibertin-Blanc’ın Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin metinlerinden yola çıkarak kaleme aldığı “Deleuze ve Guattari’nin Devlet Kuramı” (Phoneix yayınevi, 2026), incelemesi, bu tatlı evrimci masalı reddetmekle başlıyor. Deleuze ve Guattari’ye göre devlet, tarihin sonlarında bir ihtiyaçtan doğan insani bir örgütlenme değil; toplumsal yaşamın ve insan zihninin ufkunda her an beliren, kendi varlık koşullarını bizzat kendisi üreten tarihler-üstü bir "Urstaat" yani köken-Devlet ve bir "Kapma Aygıtı"dır.

Peki, basit bir dille soracak olursak; bu iki düşünüre göre devlet tam olarak nedir?

Kitaptan yola çıkarak şöyle denilebilir. “Devlet, sadece polis binalarından, hapishanelerden, vergi dairelerinden ya da mahkemelerden ibaret somut bir bina veya organ değildir. O, her şeyden önce insan arzularını, toplumsal üretimi ve ilişkileri kendi merkezine bağlayan bir "içsellik biçimi" ve zihinsel bir soyutlamadır. Devlet, toplumsal bünyede serbestçe akan enerjileri, düşünceleri, insan ilişkilerini "üstkodlama" adı verilen bir mekanizmayla kendi mühürüne tabi kılar. En önemlisi de bunu sadece kaba kuvvetle yapmaz; insanların bilinçdışına sızarak onları devletli yaşamı, düzeni, otoriteyi ve hatta kendi boyunduruklarını arzular hale getirir.”

Sorularla devam edelim. Bu iki düşünüre göre devlet nasıl oluştu?

Tarihsel materyalizm ile şizoanalizi buluşturan bu kuram, kademeli bir evrim düşüncesini kesin bir dille reddediyor. Arkeolojik ve antropolojik kanıtlar ne kadar geriye çekilirse çekilsin, uygarlık ufkunun en başında bile hep bir imparatorluğun veya kent-devletin gölgesiyle karşılaşılır. Nitekim Pierre Clastres ve Marshall Sahlins’in antropolojik bulgularından yararlanan düşünürler, "ilkel" veya devletsiz denilen toplumların devleti bilmedikleri için değil, devletleşmenin tehlikesini önceden sezip onu aktif bir biçimde defeden kurumsal mekanizmalar geliştirdikleri için devletsiz kaldıklarını söylerler. (Bu bakış ilginç ve önemli)

Bu toplumlar, tek bir adamın mutlak güç kazanmasını veya ürün biriktirip artık-değer yaratılmasını şenliklerle, geleneklerle kasten engellemişlerdir. Dolayısıyla devlet, parçalı toplumlardan yavaş yavaş gelişmemiş; Nietzscheci bir tabirle "tunç bakışlı sanatçıların" zihninde, tepeden tırnağa silahlanmış ve tam teşekküllü olarak "bir ustalık darbesiyle" ansızın ortaya çıkmıştır. Kendi altyapısını, kendi memurunu ve kendi vergisini bizzat üreterek kendi kendisini önvarsayan koşulsuz bir yapı niteliği taşır.

Devletin toplumsal yaşamı ele geçirme sürecini anlamak için onun "Kapma Aygıtı" olarak çalışan üç büyük ayağına bakmak gerektiği ifade ediliyor. Birincisi, toprağı haritalandırıp çitlerle bölerek ve mülkiyet sınırları çizerek artı-ürüne el koyan Emlakçı/Rant kutbudur. İkincisi, insanın serbest yaşam faaliyetlerini "ölçülebilir ve karşılaştırılabilir emek" kalıbına sokarak devasa kamu işlerinde ve binalarda artı-emeğe el koyan Girişimci/Kâr kutbudur. Üçüncüsü ise en ezber bozan kısmı yani Maliye/Vergi kutbudur. Sanılanın aksine para ticaretten doğmamıştır; para, devletin vergi toplama ve toplumu borçlandırma ihtiyacından türemiştir. Devlet parayı basar, piyasaya sürer, vergi koyar ve tüccarlar ile halkı genel bir eşdeğerlik zeminine zorlayarak ekonomiyi kendi denetimine bağlar.

Kitaptaki tartışmalarından yola çıkarak devlet kavramını kapitalizm, sosyalizm ve gündelik yaşam açısından ele aldığımızda tablo biraz daha netleşiyor.

Kapitalizm doğası gereği kuralları, sınırları ve geleneksel kodları çözer; paranın ve sermayenin sınır tanımaksızın serbestçe dolaşmasını ister. Ancak bu durum devleti ortadan kaldırmaz; aksine kapitalizm, serbest kalan bu küresel akışları denetlemek, krizleri yönetmek ve mülkiyeti korumak için devleti "neo-arkaik" bir güvenlik ve gözetim şiddetiyle sürekli yeniden üretir.

Sosyalizm açısından bakıldığında ise, Deleuze ve Guattari’nin yaklaşımı, sosyalizm adına devlet iktidarını ele geçirmenin özgürleşmeyi garanti etmediği gerçeğine çıkar. Toplumun üzerinde ayrı bir güç olarak örgütlenen bürokrasi, sosyalizm içinde de tahakkümü sürdürebilir fikrindeler.

Kitabın perspektifinden, gündelik yaşamda devlet ise, sadece Ankara’daki meclis veya karakol değildir. İki insanın kavgasındaki "son sözü söyleme" iddiasında, bir alkoliğin "son kadeh" ritminde veya okul sıralarındaki hiyerarşide, yani mikro-şiddet ekonomisinin ve otorite arzusunun kılcal damarlarında her gün yeniden yaşatılır.

Peki, her şeyi kapmaya çalışan bu devasa aygıtla nasıl mücadele edilir?

Deleuze ve Guattari’ye göre devletle mücadele etmek, "yeni bir devlet kurmak" veya "var olan devlet aygıtını ele geçirmek" demek değildir; çünkü devlet aygıtını ele geçiren her siyasi hareket eninde sonunda kendisi bir despota ve bürokrasiye dönüşür. Hakiki mücadele, devletin kapamadığı, çitlerle çeviremediği "düz alanlar" açan ve kontrol dışı kalan "göçebe savaş makinesi" pratiğidir. Buradaki savaş, kaba bir ordu kurmak değil; devletin kalıplarına girmeyen özerk düşünce biçimleri, yatay örgütlenme ağları, sanat, kolektif dayanışma ve "kaçış çizgileri" yaratabilmektir. Devlete karşı durmanın yolu, onun hiyerarşik dilini taklit etmekten değil; iktidarın tek bir merkezde kristalleşmesini daha doğmadan engelleyecek özgür ve bağımsız yaşam pratiklerini hayatın her alanında yeşertebilmektir.

Kitap, elbette bir bütün olarak iki düşünürün tam teşekküllü devlet teorisini veremiyor. Fakat eksik ve eleştiri konusu olabilecek ilk şey; kitap, devletin toplumu kendisine nasıl bağladığını çok iyi açıklıyor; toplumun devleti nasıl sınırlayabildiğini, değiştirebildiğini ve kendi kazanımlarını onun kurumlarına nasıl yerleştirdiğini aynı derinlikte açıklamıyor oluşu derim.

İkinci bir şey, kitap boyunca aklınınız bir yerinde şu soru dolanıp duruyor. İnsanların ortak iş yapma kapasitesini artırırken, onlara hükmetme kapasitesini nasıl sınırlayabiliriz? Buna dair cevap da pek yok.

Son bir şey, ilginç bir şekilde Deleuze çok erken dönemde devlet ve teknoloji ilişkisini ve bunun tahakküm kısmını gördü. Burada “dijital dünyayı görememişler” demek haksızlık olur. Keşke yazar, onların yarım asır önceki analizlerinden bugünün dijital dünyasına bir hat çizseydi, ilginç olurdu gerçekten.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Bianet sayfasına gidin.

bianet.org · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü