Bilhassa Rojava’da IŞİD’e karşı savaşmış olan Kürt militanlar 2015 yılında Avrupa’nın gözbebeği olarak alkışlanıyorlardı. Lakin Batı dünyasını radikal İslam teröründen korudukları için takdir edilmiş zamanın kahramanları aradan geçen on sene içinde nedense terörist muamelesi görür oldular.
Savaşın ağır izlerini bedenlerinde taşıdıkları yetmezmiş gibi olası süikastlerin hedefi olmamak için saklanmak zorunda kaldıkları zor zamanlarına biz de dahil ediliyoruz.
Tecrübeli sinemacı Meryem İbrahimi’nin belgeseli aracılığıyla Kuzey Suriye’deki “Yaralılar için evler”in birinde ağırlanıyor ve film ekibinin şefkat dolu yaklaşımı sayesinde gündelik hayatlarına nüfuz etmemiz mümkün kılınıyor. Üstelik bilumum düşmanlarının ve tam olarak ortadan kaldırılmayıp yeraltı faaliyetlerini sürdürdüğü seneler içinde defalarca ispatlanmış IŞİD’in tehditleri gayet aktifken!
Dünya prömiyerini Danimarka CPH:DOX’ta gerçekleştirdikten sonra, Hırvatistan Subversive Festival ve Kosovo DokuFest’e iştirak etmiş olan Rojava’nın Görünmez Acısı (The Phantom Pain of Rojava) adlı belgesel en son Özel Jüri Ödülüne layık görüldüğü Güney Kore’deki DMZ Docs’ta seyirciyi sarstı.
2026 İsveç, Norveç ortak yapımı 81 dakikalık belgeselin çekildiği dönemde her an ölümle burun buruna olan yalnız filmin özneleri değil, yönetmen İbrahimi ve görüntü yönetmeni Guillaume Briquet de cesaretleri için takdir edilmeyi hak ediyorlar.
Kimi gözlerini, kimi bacaklarını kaybetmiş; başına isabet eden kurşun yüzünden birçok yetisinden mahrum kalmış veya ölümden dönüp bedeninde muhtelif madenî protezlerle hayata tutunan filmin kahramanları asla şikâyet etmiyorlar. Disiplin ve çalışkanlık mutlak düsturları olduğundan hayata tutunmaya devam ediyorlar; militan olsun olmasın, bilhassa savaş mağduru kadınlara destek vermenin ne kadar yüce bir şey olduğunu belgesel boyunca tenimizde hissetmemiz de tesadüf değil.
Onlar ağaçları kesen ve kestirenlere inat, zeytin fidanlarını hafızasından mahrum bırakılmamış bir istikbali gözeterek ihtimamla dikiyorlar; ataerkil hegemonya tarafından ezilmiş kadınlara reva görülenlerin bir daha yaşanmaması için ellerinden geleni esirgemiyorlar.
Onlar bereketli toprağın değerini, minnet hisleriyle dolu oldukları dağların güzelliğini her fırsatta ifade edip halklar için hürriyetin her şeyden daha mühim olduğunu bize layıkılyla hatırlatan bilge şahsiyetler.
Batı dünyasının bir zamanlar bağrına bastığı kadın militan filmleriyle benzerlikler taşısa da Meryem İbrahimi imzasını taşıyan belgeselin kahramanlarından biri Fedakâr adlı, ister istemez emekli olmuş bir erkek savaşçı.
Unutkanlığını ve dağınıklığını bir mizah unsuru olarak bizimle paylaşan Fedakâr ikide birde kaybettiği protez bacaklarını ararken rutin şeklinde herkesi arayışına dahil ediyor: “Bacaklarımı kim çaldı?”.
Bahçede yetiştirdiği envaiçeşit sebzeyi mutfakta ihtimamla pişirmek suretiyle herkesin sofradan gayet memnun kalkmasını da sağlıyor. Yazmaya giriştiği hayat hikayesi sayesinde babasının annesine ne kadar kötü davrandığını hatırlayıp sanki tüm erkekler namına özür diliyor: “Ona insandan çok, bir hayvan gibi davranıyordu… annem bize bir şey söylemezdi çünkü bunu kadının kaderi olduğunu sanırdı...”.
Esprili ve cana yakın Fedakâr, kadının erkek şiddeti ve baskısının doğal öznesi olduğuna dair mantaliteyle mücadele ettiğini; ayrıca annesinin hürleşmesi sonucunda kendisinin de özgürlüğe kavuşacağına yönelik inancını hararetle ifade ediyor.
Gözlerini kaybetmiş olan Rojda “Kalbin gözleri vardır derler ya, doğrudur!” diyor. Hakiki bakışın yüreğiyle bakmaktan geçtiğini özümsemiş olan dirayetli Rojda duyma yetisinin de iyice keskinleşmesi sonucunda belgesel çekimi sırasında sınırın öte tarafından gelip kötü niyetle tepelerinde dolaşan dronları ilk hissedenlerden biri oluyor.
Sinemacı Meryem İbrahimi uzun zamandır İsveç’te yaşıyor olsa da çocukluğunun asla unutamadığı İran hatıralarını arada kâbus şeklinde yaşamaya devam ettiğini belirtiyor; filmin militan öznelerinin acılarını bilhassa uykularında tekrar tekrar tecrübe etmeleri gibi.
İbrahimi uzun yıllar sürmüş belgesel çekimi sırasında katıldığı bir kadın savaşçının cenaze töreninde tabutun kadınlar tarafından taşınıyor olmasını bu coğrafyada ilk olarak karşılaştığı olağanüstü bir tecrübe olarak aktarıyor.
Belgesel boyunca ona mihmandarlık ve rehberlik eden Sorkhin bilhassa Kobane muharebesindeki hatıralarını anlatırken İbrahimi onun sınırsız cesaretini ve ölümle soğukkanlı ilişkisini anlamakta da epey zorlanıyor. Özellikle köleleştirilmiş ve tecavüze uğramış Yezidi kadınlarını kurtarmakla tanınan Sorkhin savaş sonrasında da onlara destek faaliyelerini dirayetle sürdürüyor. Davaya katılmasının esas sebebinin çocukluğundaki en yakın kız arkadaşının fazlasıyla genç yaşta evlendirilmesi olduğunu; daha kendisi çocukken annelik yapmak zorunda kaldığını, kocasının onu hamileyken dövdüğüne ve kanının yerlerde aktığına şahit olduğunu belirtiyor: “Kimse arkadaşım gibi yaşamak zorunda kalmasın, kadınlar insan gibi yaşasın!” diyor soğukkanlı olduğu kadar güleç yüzlü ve sevecen Sorkhin.
Zamanında annesi ve anneannesi gibi yaşamayacağına ant içmiş cesur bir yürek o!
Bir zamanların en usta kadın nişancılarından olan Zarin ise başına isabet etmiş olan bir kurşun yüzünden komada uzun süre kalmış ve hayata tekrar döneceğine dair ümitlerin kesilmesine yol açmış. Lakin karşımızda yalnız hayata tutunma çabasıyla değil, neşesiyle ve sıcaklığıyla da bir metanet misali görüyoruz. Bunda etrafındaki dava arkadaşlarının desteği ve ortama hâkim mutlak dayanışma ruhunun payı yüksek. Ona tekrar konuşma yetisini kazandırmaya çalışırlarken bilgisayarlarındaki muhtelif arşiv görüntüleri sayesinde coşkulu mücadele ruhu sanki tekrar bulaşıcı hâle geliyor.
Coğrafyada biteviye altüst olan dengelere ve önceden tahmin edilemeyen dinamiklere ayak uydurmak tabii ki imkânsız. Dolayısıyla İbrahimi imzalı belgeselin de zamanın neresinde durduğunu anlamak zor.
Lakin filmde duygu sömürüsüne yanaşılmasa da hassas sinemacı bizi ne yazık ki ikinci bir cenazeyle uğurluyor. Çıplak ellerle toprak tekrar kazılıyor, tabii ki veda edilen kişi bu dünyayı terk etmiş gibi düşünülmüyor. Ona bir hür düşünce, tefekkür hâlindeki bir zihin, bir ide muamelesi yapılıyor: “Seni buraya ekiyoruz ki bir daha yaşayasın, bu toprak sana ait, sen ve toprak birbirinize bağlısınız ve sizi hiç bir şey ayıramaz…”