Müzisyen bir ailenin evinde başlayan melodik yolculuğunu İstanbul Devlet Konservatuvarı ve ardından dereceyle mezun olduğu Berklee College of Music’te evrensel bir vizyona dönüştüren Elif Sanchez, sınırları kaldıran üretimlerine bir yenisini ekledi. Sanatçı, yeni albümü “Así pues…” ile bu kez rotayı yaylıların dramatik dünyasına kırıyor. Brezilya’dan İspanya’ya, Yunanistan’dan Türkiye’ye uzanan albüm; Guinga, Antonio Serrano, Cenk Erdoğan ve Dimitris Bakoulis gibi usta isimleri O Kwarteto Yaylı Dörtlüsü’nün organik tınılarında buluşturuyor.
Yayınlandığı günden itibaren Japonya’dan Arjantin’e dünya radyolarında övgü toplayan ve Transglobal World Music Charts’ta 13. sıraya yükselen albümü vesilesiyle Elif Sanchez ile müziğin diller üstü doğasını konuştuk. HER DİLİN VE MÜZİĞİN KENDİ RUHUNA İZİN VERİYORUM Geçen ay yayınlanan yeni albümünüz “Así pues…” dinleyiciyi Brezilya, İspanya, Yunanistan ve Türkiye arasında bir seyahate çıkarıyor. Bu yolculuğun kalbinde ise yaylı çalgılar dörtlüsü O Kwarteto var.
O Kwarteto albümün ruhuna nasıl etki etti? O Kwarteto bu albümün aslında kalbi diyebilirim. Yaylıların getirdiği o sıcak, organik ve zamansız tını, albümdeki farklı coğrafyalar arasında bir bağ kurdu.
Benim için O Kwarteto sadece şarkılara eşlik eden bir topluluk değil; müziğin hikâyesini anlatan, zaman zaman benimle konuşan bir karakter gibi. Dört farklı ülkenin müzikal dünyasını bir araya getirirken yaylıların dili, albümün bütünlüğünü ve duygusal derinliğini oluşturdu. Albümde İspanyolca, Portekizce, Türkçe ve Yunanca olmak üzere dört farklı dilde şarkılar seslendiriyorsunuz.
Her dilin kendine has bir “keder”, “hasret” ve “coşku” anlatısı vardır. Portekizce bir şarkıdaki o derin fado esintisinden çıkıp bir Yunanca ezgiye ya da Anadolu türküsüne geçerken içindeki vokalistin büründüğü karakterler de dil değiştikçe form değiştiriyor mu? Bu değişimi nasıl yönetiyorsunuz?
Kesinlikle değişiyor. Dil sadece kelimeleri değil, sesin rengini, cümlenin akışını ve duygunun kendini ifade etme biçimini de değiştiriyor. Ama bunu bilinçli olarak farklı karakterlere bürünerek yapmıyorum.
Her dilin ve müziğin kendi ruhuna izin veriyorum. Bir anlamda şarkının dili bana nasıl söylemem gerektiğini öğretiyor. Benim için önemli olan farklı karakterler yaratmaktan çok, her müziğin içindeki duyguyu ve hakikati doğru şekilde aktarabilmek.
BENCE GÜZEL OLAN DA BU FARKLILIKLARIN BİRBİRLERİYLE DOĞAL BİR ŞEKİLDE KONUŞABİLMESİ Müzisyen bir aileden geliyorsunuz, üstüne bir de dünyaca ünlü Berklee’de eğitim aldınız. Eser üretirken aileden gelen o doğal yetenek mi yoksa eğitiminiz mi sizi daha çok yönlendiriyor? Bence ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil.
Ailemden müziğe karşı doğal bir yakınlık, merak ve duyarlılık aldım. Eğitim ise bana bunu nasıl geliştirebileceğimi, nasıl sorgulayabileceğimi ve kendi dilime nasıl dönüştürebileceğimi öğretti. Berklee benim için sadece teknik anlamda değil, dünyaya müzikal olarak daha açık bakabilmek açısından da çok önemliydi.
Farklı kültürlerden müzisyenlerle çalışmak, farklı müzikleri yan yana koymak ve kendi kimliğini bu çeşitliliğin içinde aramak bana çok şey kattı. Sanırım ailemden gelen içgüdü ile eğitimden gelen bilinç sürekli birbiriyle konuşuyor. Albümde Guinga, Antonio Serrano ve Cenk Erdoğan gibi çok değerli konuk sanatçılar var.
Bu isimlerle aynı albümde buluşmak nasıl bir duyguydu? Her biri benim için çok özel bir müzisyen ve kendi dünyaları olan sanatçılar. Onlarla aynı albümde buluşmak benim için büyük bir mutluluk ve aynı zamanda büyük bir öğrenme alanıydı.
Guinga’nın müziğinde Brezilya’nın o inanılmaz şiirselliği var. Antonio Serrano’nun virtüözitesi, Cenk Erdoğan’ın ise müzikalitesi ve kendine özgü enstrüman dili bambaşka. Onları albüme dahil ederken amacım sadece çok iyi müzisyenleri bir araya getirmek değildi; her birinin kendi dünyasının albümün hikâyesine gerçek bir katkı sağlamasını istedim.
Bence güzel olan da bu farklılıkların birbirleriyle doğal bir şekilde konuşabilmesi. MÜZİKAL KİMLİĞİMİN ÇOK ÖNEMLİ BİR PARÇASI Kenan Doğulu’nun “Kurşun Adres Sormaz Ki” şarkısını ve Selami Şahin klasiklerini o çok sevilen kendinize has tarzınızla yorumlamıştınız. Türk pop müziğinin o ağır nostaljik ruhuyla bu yeni albümdeki rafine, küresel doku sizde nasıl bir dengede duruyor?
Birbirini nasıl besliyor? Aslında benim için bunlar birbirinden çok uzak dünyalar değil. Türk müziğinin nostaljisi, melodik yapısı ve duygusal derinliği benim müzikal kimliğimin çok önemli bir parçası.
Dünyanın farklı yerlerinden müziklerle ilgilenirken de kendi köklerimi yanımda taşıyorum. Bence mesele müziği kategorilere ayırmak yerine, farklı müzikal diller arasında nasıl bir bağ kurabileceğimizi keşfetmek. Türk popunun o güçlü melodik hafızası, Anadolu’nun hikâyeciliği, Latin müziğinin ritmi, Brezilya’nın armonisi veya Yunan müziğinin duygusal yoğunluğu…
Bunların hepsi birbirini besleyebiliyor. “Así pues…” de biraz bunun sonucu. İlk albümünüzde türküler vardı, sonra Latin şarkıları geldi, üçüncü albüm sizin bestelerinizden oluşuyordu ve şimdi de yaylılar…
Sürekli farklı tarzlar denemek bilinçli bir tercih mi? Sırada denemek istediğiniz, aklınızın bir köşesinde duran yeni bir müzik türü var mı? Evet, kesinlikle bilinçli bir tercih ama aynı zamanda benim müziğe yaklaşımımın doğal bir sonucu.
Kendimi tek bir müzik türünün içinde tanımlamak hiçbir zaman bana çok doğru gelmedi. Dünyanın farklı yerlerinden müzikler keşfetmek, onları kendi köklerimle buluşturmak ve yeni bir şey ortaya çıkarmak beni heyecanlandırıyor. Sırada ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyorum; hatta biraz da bilmemeyi seviyorum.
Ama yeni bir projenin içinde daha farklı coğrafyaları, farklı enstrümanları ve belki daha önce hiç denemediğim müzikal formları keşfetme fikri beni çok heyecanlandırıyor. Sanırım benim için müzikte en güzel şeylerden biri, hâlâ şaşırabileceğim şeylerin olması.