67. Uluslararası Akşehir Nasreddin Hoca Şenlikleri için Akşehir’deydik. Hıdırlık Tepesi’nde “Nasreddin’den Günümüze Gülmece”yi konuştuk; gülmenin nasıl güçlü bir itiraza dönüştüğünden söz ettik. Ardından kenti yürümek için Hıdırlık’tan ayrıldık. İlk durağımız türbe oldu.
Türbede insanı kapıda karşılayan bir fıkra var. Çevresi açık yapının kapısında büyük bir kilit duruyor. Her yanı açık bir yeri kilitlemek ancak Nasreddin Hoca’nın aklına yakışırdı. Yakındaki taş ise “Dünyanın Ortası”nı gösteriyor:
“Dünyanın ortası burasıdır. İnanmayan ölçsün.”
İtiraz edecek olanın işi zor. Önce nereden ölçmeye başlayacağına karar vermesi gerekiyor. Erdal Hoca, Nâzım Hikmet’in “Türk Köylüsü” şiirini okudu: “Topraktan öğrenip / Kitapsız bilendir. / Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülendir.”
Biz Hoca’yı hep gülen yüzüyle hatırlıyoruz. Oysa Anadolu’nun gülmecesi yoksulluğu ve haksızlığı da taşır. Hoca’nın kahkahası kimi zaman ağlamamanın yoludur.
Türbeden ayrılıp birkaç sokak sonra Batı Cephesi Karargâhı Müzesi’ne girdik. Dışarıdan sade bir yapı, büyük kararlar her zaman görkemli salonlarda alınmıyor.
1904-1905 yıllarında belediye binası olarak yaptırılan yapı, 18 Kasım 1921’den 24 Ağustos 1922’ye kadar Batı Cephesi Karargâhı olmuş. Büyük Taarruz bu odalarda hazırlanmış; haritalar açılmış, eksikler konuşulmuş.
Ahşap merdivenlerden üst kata çıkarken insan yavaşlıyor. Mustafa Kemal’in, İsmet Paşa’nın ve Asım Gündüz’ün odalarında masalar, eski telefonlar ve fotoğraflar yerli yerinde. Koridorlarda geçmişten kalmış bir hareket duygusu var.
NEDEN AKŞEHİR?
Karargâhın Akşehir’e taşınması rastlantı değildi. Sultan Dağları’nın eteklerindeki kent doğal bir savunma alanıydı, demiryolu sevkiyatı kolaylaştırıyordu. Arasta’nın ustaları ordu için çalıştı, silahlar onarıldı, kadınlar giysi dikti. Akşehir halkı evini, dükkânını ve emeğini açtı.
Vitrinler savaşın büyük planlardan ibaret olmadığını gösteriyor. Bir su kabağı barutluğa dönüşmüş, bir bastonun içine meç yerleştirilmiş. Yeterli silah yoktu; ne buldularsa değerlendirdiler. Duvardaki cephane hazırlayan kadınların fotoğrafı da aynı gerçeği anlatıyor. Komutanların adlarını biliyoruz; o kadınların, demircinin, kağnı süren köylünün adını bilmiyoruz. Onlar olmadan kazanılmış bir zafer de yok.
Hazırlıklar gizlilik içinde yürütülmüş. 28 Temmuz 1922’de ordu ve kolordu komutanları bir futbol karşılaşması bahanesiyle Akşehir’e çağrılmış. Maçın ardından karargâhta buluşup taarruzun zamanını ve uygulanışını konuşmuşlar.
Gündüzleri arabaların arkasına bağlanan çalılarla Konya yönünde toz kaldırılıp geri çekilme sanısı yaratılıyordu. Geceleri kağnıların tekerlerine keçe sarılıyor, birlikler cepheye ilerliyordu. Toz bir oyundu; gece yürüyen ordu gerçeğin kendisi.
Mustafa Kemal, 20 Ağustos 1922’de Akşehir’e geldi ve 26 Ağustos sabahı taarruz emrini verdi. Karargâh 24 Ağustos’ta Şuhut ve Kocatepe yönüne hareket etti.
Çalışma odasına girince binanın bütün ağırlığı burada toplanıyor. Masadaki haritalara ve koltuklara bakıyorsunuz. Aylarca beklenmiş, eksikler giderilmiş. Sonunda hazırlık birkaç sözcüğe dönüşmüş:
“26 Ağustos sabahı umumi taarruz icra olunacaktır.”
Bu cümlenin arkasında işgal edilmiş kentler, evladını cepheye gönderen anneler ve sabaha kadar çalışan ustalar var. Bu yüzden odadaki masanın üzerinde bir milletin yeniden ayağa kalkma iradesi duruyor.
24 Ağustos’ta Akşehir halkı karargâhı cepheye uğurluyor. Sokaklar ve evlerin damları insanlarla doluyor. İki gün sonra Büyük Taarruz başlıyor.
Sabah “Dünyanın ortası burasıdır” sözünün önünde durmuştuk; öğleden sonra ülkenin yönünü değiştiren kararın verildiği odadaydık. Bir yanda Hoca’nın kilidi, öte yanda Büyük Taarruz’un haritaları… Erdal Hoca’nın okuduğu dize yeniden geldi aklıma: “Hoca Nasreddin gibi ağlayan…”
Akşehir dünyanın ortası mıdır, ölçmedim.
Ama tarihimizin tam ortasında durduğu kesin.