Atların o heybetli cüssesine, güçlü omurgasına ve adeta bir motor gibi çalışan kas yapısına baktığımızda, tüm bu gücün kalpten pompalandığını düşünürüz. Oysa at anatomisi bize çok daha şaşırtıcı ve derin bir biyolojik bilgi verir: Atların bacaklarının en ucunda, toynaklarının tabanında adeta ikinci bir kalp gizlidir. ADIM ADIM YÜKSELEN YAŞAM Frog (maya) adı verilen bu esnek ve süngerimsi doku, atın ağırlığı her yere bastığında basınçla sıkışır.
Bu mekanik sıkışma, bacaklardaki toplardamarlarda biriken kanı yukarıya, kalbe doğru güçlü bir ivmeyle geri pompalar. Yani bir atın dolaşım sistemi, sadece kalbin atışıyla değil yere bastıkça, adım attıkça ve yol aldıkça eksiksiz çalışır. Bir atı hareketsizliğe, dar bir alana mahkum ettiğinizde yaşanan şey sadece bir özgürlük kısıtlaması değil, biyolojik mekanizmanın kendi kendini tıkamasıdır.
İnsan dünyasında ise tam tersi bir yanılsamanın peşinde sürükleniyoruz. Güvenliği, dengede kalmayı ve enerjimizi korumayı hep durmakta arıyoruz. Risk almamakta, steril alanlarımızda kalmakta, çabayı ve hareketi minimuma indirmekte...
Oysa canlılık, durdukça biriken bir depolar bütünü değildir. Temas ettikçe, hareket ettikçe üretilen bir akıştır. Dışarıdan en güçlü, en sarsılmaz görünen yapılar bile durağanlığa teslim olduklarında içten içe tıkanmaya başlar.
Tıpkı toynağı yere değmeyen bir atın kan dolaşımının zayıflaması gibi insan zihni ve ruhu da yaşamla temasını kestiğinde, eylemsizliğin getirdiği o ağır uyuşukluğun içinde kendi enerjisini tüketir. Bizi canlı tutan şey, korunaklı limanlarda beklemek değil, yaşamın zeminine basmak ve o temasın ürettiği enerji ile beslenmektir. Belki de yaşamın herhangi bir alanında tıkandığımızı hissettiğimizde sormamız gereken ilk soru Neden bu kadar yoruldum? değil, Nerede durdum ve temasımı kaybettim? olmalıdır.