sondakika.com
Son Dakika

Euronews Culture'a göre haftanın filmi: Teenage Sex and Death at Camp Miasma

Jane Schoenbrun’un Ekran Üçlemesi’ndeki üçüncü uzun metrajı, korku, arzu ve kana bulanmış arınmanın ateşli bir rüyası; cüretkâr, deneysel, beyin yakan sinemaya keskin bir dönüş.

Fotoğraf: Euronews

“Seks pek çok insan için çok kolay görünüyor,” diyor genç bir sinemacı yeni sevgilisine, etrafı etrafa saçılmış şeker kâğıtlarıyla çevrili, yarı çıplak halde uzanırken. “Ama kafam çok uzaklara gitmeden, yanımda biri varken oraya hiç varamıyorum.” Bu sözler, Jane Schoenbrun’un slasher filmlerini delice deşen Teenage Sex and Death at Camp Miasma adlı filmindeki pek çok anından yalnızca biri; hem absürt hem de mahrem bir büyü yakalıyor. Ama aynı zamanda izleyicilere temel bir hatırlatma işlevi de görüyor: Bu filmin orgazmik düzlemine ulaşmak için sizin de bırakmayı öğrenmeniz gerekiyor.

Hikâye, ilk uzun metrajıyla (“Sapık – ama hikâye duş perdesinin gözünden anlatılıyor”) bağımsız stüdyoların dikkatini çeken, yükselişteki queer yönetmen Kris’le (Hannah Einbinder) açılıyor. Kris’e, Camp Miasma adlı eski bir yaz kampı slasher serisini diriltme görevi veriliyor. Camp Miasma’nın efsanesi büyük bir zenginlikle çizilmiş; bunu, ancak kirli VHS kasetleri ve onların yeraltı hayran kültleriyle büyümüş birinin hayal edebileceği görkemli bir açılış sekansı gösteriyor.

Friday the 13th, The Burning ve en çok da Sleepaway Camp gibi yapımlardan esinlenen kurgusal seride, hem erkek hem kız olarak büyütüldüğü için boğulduktan sonra gölden yükselip kaba, azgın ergen gruplarından intikam alan, Little Death (Jack Haven) adlı maskeli bir seri katil başrolde. 2026’ya gelindiğinde, cinsiyet normlarını altüst eden bu köken hikâyesi “sorunlu” ilan edilmiş; ama tam da bu yüzden ilerici, “yüceltilmiş korku” tarzı bir yeniden çevrim için biçilmiş kaftan – kuşak travmalarına dair dışavurulmuş metaforlar isteyen?Ne var ki ilk filmi izlerken cinsel uyanışını yaşayan Kris’in başka planları vardır. Kris, türbanlı bir münzeviye dönüşmüş, filmin orijinal Final Girl’ü Billy Presley’i (Gillian Anderson) yeniden kadroya katmak ister; kalın güney aksanı ve Norma Desmond’ı andıran tavırları, ekrandan süzülen tatlı, yapışkan bal gibi üzerinize akıyor adeta.

Billy hâlâ ilk kampın arazisinde yaşıyor ve Kris içeri adımını attığı anda bildiği dünya şehvet yüklü bir berrak rüyaya çöküyor; medyayla gerçeklik arasında sıkışmış, dissosiyatif bir alan bu. Burada manzara boyalı dekorlara dönüşüyor, sıradan bir kızarmış tavuk akşam yemeği bile şapırdayan dudaklar ve sosa batırılan lokmaların duyusal bir montajına evriliyor. Schoenbrun’un bu konuda eşsiz bir ustalığı var.

Ekran Üçlemesi’ndeki önceki iki filmi (We’re All Going to the World’s Fair ve I Saw the TV Glow) da pop kültürünü, medyayı ve dijital toplulukları dönüştürücü mekânlar olarak alegorize ediyordu; iç içe geçmiş dünyalar gibi, bize psikolojik bir ayna misali gerçek benliğimizi geri yansıtıyorlardı.Yakın tarihli bir başka korku filmi olan Backrooms da bunu başarıyla yapıyordu. Ancak o filmdeki eşik mekânlar olumsuz düşünce kalıplarının metaforlarına dönüşürken, Camp Miasma’nın anlamlarını bu kadar kolay damıtmak mümkün değil.Belki de meselenin özü tam olarak bu. Türün, kadın düşmanlığı ve transfobiyi de içeren klişeleri, olası teorilerle titizlikle katmanlandırılarak temsil edilse de Schoenbrun nihayetinde çözümlemeden çok duygulara öncelik veriyor.Kris film boyunca Camp Miasma’yla kurduğu derin bağı, serinin daha zararlı unsurlarının onda uyandırdığı utançla dengelemeye çalışırken Billy ona şunu hatırlatıyor: “Mesele canavarlığın kültürel tasvirleri, cinsiyet sorunları ya da bunların hiçbiri değildi.

İki çok basit şeyle ilgiliydi: et ve sıvılar.”İkisinin görüşlerinin çizdiği sınırların arasında, kolayca entelektüelleştirilemeyen daha karmaşık bir gerçeklik duruyor. Billy ile Kris’in ilişkisi bunun örneğine dönüşüyor; yalnızca bir aşk hikâyesi değil, hayvani dürtüler ve onların çelişkilerini girdap gibi saran halüsinatif bir kucaklaşma.Billy’nin gençlik yıllarında cinsel saldırıya uğradığının ima edildiği özellikle gerilimli bir başka sahnede, atmosfer bir anda değişiyor; sahne, Little Death’in şiddet dolu bir katliamını gösteren bir montaja eriyor – başlar ve gövdeler, komik miktarlarda kan sıçramaları eşliğinde mızraklara geçirilirken fonda Counting Crows’un ‘A Long December’ı çalıyor.Kamera geri çekilirken, televizyon ekranını andıran miğferindeki dar bir yarıktan gözlerine bir anlığına takılırız; tüm bu absürtlüğün arasından yeniden insani bir şey sızar.Kimi zaman “Bu da neydi şimdi?” dedirtse de bu ton ve stil kırılmaları asla sarsıcı gelmiyor. Aksine, yönetmene hem son derece kişisel hem de tanıdık gelen tekil bir vizyonda birleşiyorlar; sanki bir yabancının evinin penceresinden içeri bakıp içeride kendi eşyalarınızı görüyormuşsunuz gibi.“Tehlikeyi ve güçsüzlüğü seviyordum,” diyor Billy, onu korkuya çeken şeyi Kris’le paylaşırken.

“Bu, teslim olmak.”Aynı şekilde Camp Miasma da sizi teslim olmaya çağıran bir film. Onunla birlikte ormanda, kanlar içinde ve sütyensiz koşmaya – çünkü Little Death geliyor ve bir Final Girl’ün başka ne yapması beklenir ki?Teenage Sex and Death at Camp Miasma şu anda Avrupa’daki seçili sinemalarda gösterimde; kıtanın geri kalanında ise eylül ayı boyunca kademeli olarak vizyona girecek.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Euronews sayfasına gidin.

tr.euronews.com · Haberi kaynağında oku

Dünya haberleri

Tümü