sondakika.com
Son Dakika

Euronews Culture'ın haftanın filmi 'Fjord': 2026 Altın Palmiye'yi hak etti mi

Derin inançlı bir Rumen aile, çift çocuk istismarıyla suçlanınca Norveç’in liberal değerleriyle çatışıyor. Bu yılki Altın Palmiye galibi filmi kutuplaştıracak; zaten hedef bu.

Fotoğraf: Euronews

Bu yılın Altın Palmiye kazananı, izleyiciyi ikiye bölen türden bir film. Üstelik bunu bilerek yapıyor.2007’de 4 Months, 3 Weeks and 2 Days ile ilk Altın Palmiye’sini kazanan Rumen yönetmen Cristian Mungiu, bu yıl Cannes’ın en büyük ödülünü ikinci kez, Fjord ile kucakladı. Film, özellikle içinde yaşadığımız dönemde bazıları için yanıtlaması zor bir soruyu merkezine alan, düşündürücü bir toplumsal dram: Temel olarak karşı çıktığınız birinin hakları için yine de mücadele eder miydiniz?Norveç’teki gerçek olaylar ve yakın tarihli davalardan esinlenen hikâye, Gheorghiu ailesinin uzak İskandinav liman kenti Ålesund’a gelişini izliyor.

Rumen havacılık mühendisi Mihai (Sebastian Stan) ile Norveçli hemşire eşi Lisbet’in (Renate Reinsve) beş çocuğu var ve derin inançlı Evanjelikler. Yeni hayatlarına alışmaya çalışırlarken, terbiyeli çift, en büyük kızları Elia’nın (Vanessa Ceban) vücudundaki morlukları fark eden bir öğretmenin ihbarı üzerine, çocuklarını fiziksel olarak istismar ettikleri şüphesiyle karşı karşıya kalıyor.Bu durum, okulun arkasında kopan çığlar kadar ani bir dizi olayı tetikliyor. Yetkililer son derece hızlı harekete geçiyor; Norveç Çocuk Esirgeme Kurumu soruşturma sürerken çocukları – annesinin hâlâ emzirdiği bebek de dahil – ailelerinden alıp koruyucu ailelerin yanına yerleştiriyor.Mihai, zaman zaman ceza olarak popoya bir “şaplak” attığını kabul ediyor; Lisbet ise mutfakta kaynar su kazasını önlemek için kızını bir keresinde sertçe kenara ittiğini söylüyor.

Ancak yetkililerin gözünde bir şaplak, çocuk dövmekten farksız; o itiş de fiziksel şiddet kapsamında değerlendiriliyor.“Biz yardım etmek için buradayız” diyorlar. “Çocukların üstün yararını gözetmek zorundayız.”Peki o hâlde, bu neden devlet onaylı bir kaçırma gibi hissettiriyor?Mungiu, sinemasal ahlak masallarında köktenciliği, bürokrasinin istismarını ve baskının her türünü deşmeye yabancı değil; 2022 tarihli R.M.N filminde yabancı düşmanlığını masaya yatırmıştı. Bu kez titiz bakışını kendi toplumunun dışındaki bir ülkeye çeviriyor ve böylece, sözde hoşgörüsü ve ilerici liberalizmiyle tanınan bir ülkede daha geniş Batı toplumunun çatlaklarını sorguluyor.Filminin odağını ultra liberal bir ütopyaya yerleştirerek yönetmen, seyirciyi hem hikâye hem de kendileriyle ilgili bir dizi soruyla yüzleşmeye zorluyor.

Gheorghiu’lar gerçekten şiddet uygulayan ebeveynler mi, yoksa katı dini inançları yüzünden mi hedef alınıyorlar? Bütün mesele dil kaynaklı bir yanlış anlama olabilir mi, yoksa özellikle muhafazakâr gelenek ve farklı kültürel perspektiflerle karşılaşıldığında, liberal değerlerin ardına gizlenen köklü bir yabancı düşmanlığı mı söz konusu? “Onların kültürü” ile “bizim yasalarımız” arasındaki çekişmede, disiplin nerede bitiyor, istismar nerede başlıyor?

Görüşlerin adil biçimde dinlenmediği, derin biçimde kutuplaşmış bir dünyada, özellikle toplumsal uyum bağlamında, ortak bir zemin bulunabilir mi?Anlaşılacağı üzere Fjord birçok şey olabilir ama rahatlatıcı bir seyirlik kesinlikle değil.Bu da Mungiu’nun hanesine yazılmalı: Seyircinin eleştirel düşünme yetisine güveniyor. Bu sorulara kolay cevaplar sunmak yerine, izleyicinin kendi hükmünü vermesini tercih ediyor ve kendini iyi niyetli ya da hoşgörülü sayan herkesin, er ya da geç, inançlarını dayatma noktasında sınıra çarptığını gösteriyor. Ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar.Fjord, en çarpıcı hâlini temalarına odaklandığında alıyor; içlerindeki öfkeyi ima etmekle yetinen, ölçülü oyunculuklar da bu temaları güçlendiriyor.Sebastian Stan, evliliğin yalnızca bir kadınla bir erkek arasında olması gerektiğine inanan, kel ve otoriter bir aile reisi olarak neredeyse tanınmaz hâle geliyor.

Dünyası başına yıkılırken bile Mihai’yi gerektiği kadar ketum oynuyor. Renate Reinsve ise oyuncu olarak ne denli esnek olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Lisbet’i, hastabakıcılık yaparak topluma hizmet eden ve böylece vaaz ettiklerini hayata geçiren, gözü kara bir dindar olarak canlandırıyor – bir hastasının ölümünün ardından fırsat buldukça tebliğcilik yapmaya kalkışsa bile.

Özellikle çocuk esirgeme görevlileriyle ilk yüzleşmesinde, ölçülü ve kontrollü tepkileri, ince ince işlenen umutsuzluğun adeta ders niteliğinde bir örneği.Bu vesileyle, kurumun başlıca görevlilerinden Gunda’ya hayat veren Ellen Dorrit Petersen’i de anmak gerekiyor. Petersen, karakterini karikatüre kaçmadan ürpertici derecede klinik bir soğukkanlılıkla çiziyor; pastel tonlara bürünmüş, donuk sükûnetini silaha dönüştüren bir sorgu hâkimi yaratıyor.Bütün bu performanslar, seyirciyi sempatisinin kimden yana olduğunu sık sık yeniden tartmaya zorluyor. Hem de fazla seçenek bırakmadan.

Mungiu’nun kesin yargılardan kaçınması gibi, hikâyeyi dolduran karakterler de kolayca iyi-kötü kutuplarına yerleştirilemiyor. Böylelikle, görüşlerine körü körüne saplanıp empati kurmayı reddeden herkesin, aslında her tür uç fikrin aynı katı madalyonun iki yüzü olduğunu kanıtlamaktan öteye gidemeyeceğini vurguluyor.Fjord’un tökezlediği yer ise ikinci yarısı. Sert gerçekçilik ve metodik anlatım belli bir noktaya kadar işliyor; ancak film, defalarca izlenmiş türden bir mahkeme dramına dönüştüğünde çatlaklar belirginleşiyor.Replikler yer yer yapaylaşıyor, biçimsel mesafe fazlasıyla tanıdık bir hâl alıyor ve bazı unsurlar didaktizme teslim oluyor.

Ailenin komşuları ve onların ergenlik çağındaki kızları Noora’yı (Henrikke Lund Olsen) merkeze alan; Elia’yla saplantı sınırında bir bağ kurmasını anlatan yan hikâye de tam anlamıyla işlemiyor. Bu damar, filmin en incelikli anlarını gölgeleyen, epey zayıf bir finale bağlanıyor.Fjord’un bu ikinci yarısı, yakın dönem filmlerinden Anatomy of a Fall ya da Thomas Vinterberg’in 2012 tarihli The Hunt filmi gibi yapımları da akla getiriyor; söz konusu filmde Mads Mikkelsen, çocukların sözlerinin tartışmasız gerçek kabul edilmesiyle çocuk istismarıyla suçlanan bir anaokulu öğretmenini canlandırıyordu. Ne kadar düşündürücü olursa olsun, Fjord bu filmlerin yanında hem daha zayıf hem de etkisi daha az kalıcı duruyor.

Aynı şey Mungiu’nun önceki filmleri 4 Months, 3 Weeks and 2 Days, Beyond The Hills ve R.M.N. için de söylenebilir; bu yapımların hiç azalmayan yoğunluğu, yeni filminde yavaş yavaş sönümleniyor.Bu da bizi yeni bir soruya getiriyor: Fjord, Altın Palmiye’yi hak eden bir film mi?Film, günümüzün “kültür savaşları”na içkin ahlaki çelişkilerle etkileyici biçimde boğuşuyor; hoşgörü savunusunun nasıl acımasız bir dışlamaya dönüşebildiğini, inatçılığın kaç farklı kılığa bürünebildiğini gösteriyor. Yine de Fjord, finiş çizgisini aynı güçle geçemiyor. Bu yılki Cannes yarışmasındaki bazı diğer filmlerle de tam anlamıyla boy ölçüşemiyor; Paweł Pawlikowski imzalı Fatherland ise hâlâ en güçlü biçimde yankı bırakan yapım olarak öne çıkıyor.Fjord’un tetikleyeceği sohbetler (ve muhtemel tartışmalar) şüphesiz ilgi çekici olacak.

Belki de nihayetinde, filmin kendisinden bile daha fazla.Fjord şu anda Romanya, Yunanistan ve Fransa’da vizyonda ve sonbaharda Avrupa gösterimleri kademeli olarak sürmeye devam edecek. Film, gelecek ay Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterildikten sonra ekim ayında ABD ve Kanada sinemalarına uğrayacak. Almanya, İspanya ve Polonya gibi bazı ülkeler ise 2027 Ocak ayına kadar beklemek zorunda kalacak.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Euronews sayfasına gidin.

tr.euronews.com · Haberi kaynağında oku

Dünya haberleri

Tümü