Bir ülkenin sevincini bazen bir kupa anlatır, bazen bir gözyaşı…
Kupa Türkiye'nin ellerindeydi, gözyaşları şampiyonanın en değerli oyuncusu seçilen Vargas'ın yüzünde…
O gözyaşlarında yalnızca bir finalin mutluluğunu görmedim. Bir bayrağa, bir formaya, bir ülkeye duyulan aidiyeti gördüm.
Mustafa Kemal Atatürk'ün “Ne mutlu Türk'üm diyene” sözünün ete kemiğe bürünmüş hâliydi sanki.
İnsan doğduğu ülkenin vatandaşı olabilir. Ama bir ülke için ter dökmek, onun zaferiyle ağlamak başka bir aidiyettir.
Bu yüzden ben onlara “Filenin Sultanları” demiyorum.
Kadın voleybolu artık yalnızca Türkiye'nin başarılı olduğu bir branş değil; Türkiye'nin dünya sporunda marka hâline geldiği bir alan.
Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline dört Türk kulübü çıktı: VakıfBank, Fenerbahçe, Eczacıbaşı ve Zeren Spor.
Avrupa'nın en büyük kulüp kupasının finalinde iki Türk takımı karşılaştı.
Ve son olarak Millilerimiz İtalya'yı 3-2 yenerek üst üste ikinci Avrupa şampiyonluğunu kazandı.
1980'de Eczacıbaşı'nın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'ndaki gümüş madalyasıyla başlayan yolculuk, 2003'te Milli takımın Avrupa ikinciliğiyle yeni bir eşik aştı.
Cumhuriyet'in 100. yılında gelen büyük çıkış ise bugün bir voleybol kültürüne dönüştü.
Bir şampiyonluk bir gecede kazanılır; o şampiyonluğu getiren kültür yıllar boyunca inşa edilir.
Astronomik transferler, dev bütçeler, stadyumlar, yayın gelirleri…
Kadın voleybolu ise bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Sadece para harcamak yetmiyor; doğru yere, doğru sistemle ve istikrarlı yatırım yapmak gerekiyor.
Voleybolun başarısı bu nedenle yalnızca bir madalya değil, spor politikamız açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir model.
Bu hikâyede Fenerbahçe'ye ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
A Milli Kadın Voleybol Takımı'nın 14 kişilik kadrosunda Fenerbahçe'denEda Erdem, Melissa Vargas, Hande Baladın, Sinead Jack-Kısal, Saliha Şahin ve Gizem Örge yer aldı.
Teknik kadroda da Recep Vatansever ve Pelin Çelik görev aldı.
FIVB Dünya sıralamasında bir numarada yer alan İtalya'nın formasını giyen Alessia Orroda Fenerbahçe’nin sporcusu.
Düşünün; Fenerbahçe'nin izi hem Türkiye'nin hem rakibinin kadrosunda vardı.
Bir kulübün yaptığı yatırımın gerçek karşılığı yalnızca kazandığı kupalar değildir.
O yatırım, oyuncuların seviyesini yükseltir, rekabeti büyütür, milli takım havuzunu güçlendirir.
Bugünkü zirvenin altında kulüplerin yıllardır verdiği emeğin de imzası var.
Bu başarıdan Türkiye ne kadar yararlanıyor?
Yazımı kaleme almadan önce internet sitelerini gözden geçirdim.
Şampiyonluğun üzerinden 24 saat bile geçmemişti; buna rağmen gündemin büyük bölümünde yine futbol vardı.
Oysa elimizde dünyanın dikkatini çeken bir Türkiye spor markasıvar.
Turizm, yayıncılık, sponsorluk, lisanslı ürünler, okul çantaları, defterler, kitaplar, oyuncaklar, spor okulları, uluslararası organizasyonlar…
Bunların hepsi bu hikâyenin parçası olabilir.
Tribünde açılan İngilizce “Lahmacun is better than pizza”, yani “Lahmacun pizzadan daha iyidir” pankartı bile bunun küçük bir örneğiydi.
Bir cümleyle hem Türkiye'nin mizahını hem mutfağını hem özgüvenini dünyaya taşıdık.
Sahada voleybolumuzu, tribünde kültürümüzü anlattık.
Peki neden bunu daha büyük bir hikâyeye dönüştürmeyelim?
Türkiye'nin en zengin iş insanı Hamdi Ulukaya'nın Türkiye'ye yatırım yapacağını açıklaması, aslında önümüzde başka bir fırsatı da gösteriyor.
Dünyada marka olmuş Türk girişimciliği ile dünyada marka hâline gelen Türk kadın voleybolu,aynı hikâyenin iki farklı yüzü olabilir.
Neden sponsorluk gücümüzü, spor markamızın dünya çapındaki görünürlüğüyle buluşturmayalım?
Sponsorluk yalnızca formanın üzerine logo koymak değildir.
Bir ülkenin hikâyesini dünyaya anlatmaktır.
Ve bizim artık anlatacak çok güçlü bir hikâyemiz var.
Bütün bunların ekonomik karşılığı hesaplanabilir.
Bu başarıyı ekonomik değere dönüştürmek, başarının ruhunu satmak değildir.
Tam tersine, o başarının daha fazla çocuğa ulaşmasını sağlamaktır.
Atatürk'ün kızlarının yarattığı bu büyük heyecan, salonların ve ekranların dışına taşmalı; daha fazla okulda, daha fazla sahada, daha fazla çocuğun hayatına dokunmalıdır.
Bunun nasıl yapılabileceğini geçmişten de biliyoruz.
Bir dönem “Beyaz Gölge” dizisi Türkiye'de basketbolu milyonlara sevdirmiş, ekranlardan salonlara uzanan bir ilgi yaratmıştı. Demek ki bir sporun hikâyesini doğru anlatırsanız, çocuklara sadece maçı değil, o sporun hayalini de sevdirebilirsiniz.
Bugün de Türk kadın voleybolunun böyle bir hikâyesi var.
Çünkü başarı ancak yeni başarıların önünü açtığında gerçek anlamına kavuşur.
Bir kız çocuğunun Vargas'ı, Eda'yı ve arkadaşlarını izleyip eline voleybol topunu alması…
İşte Cumhuriyet'in kızları bize asıl kupayı orada kaldırıyor.
Vargas'ın gözyaşları da bu yüzden bu kadar anlamlı.
Çünkü o gözyaşları yalnızca kazanılmış bir finalin değil; Cumhuriyet'in yıllar önce kadınlarına açtığı yolun, bugün dünyanın zirvesine uzanmasının gözyaşlarıydı.
Bir zamanlar “Beyaz Gölge” basketbolu sevdirmişti.
Belki bugün de Türk kadın voleybolunun hikâyesini anlatan; çocuklara yalnızca voleybolu değil, çalışmayı, mücadeleyi, birlikte başarmayı ve hayal kurmayı sevdirecek bir dizinin zamanı gelmiştir.
Çünkü son sayı, yeni bir hayalin ilk sayısıdır.