sondakika.com
Son Dakika

Gaziler terörle mücadeleyi anlatıyor

Fotoğraf: Sözcü

Sevgiliokurlarım, konuya hemen giriyorum. Elimde birbirini izleyen üç kitap var. İçlerinde inanılmaz bilgiler, Doğu Anadolu ve Irak dağlarında yaşanmış acı olaylar yer alıyor.

Ankara’da günlerdir hak arayan, ancak devlet katında kabul görmeyen, dağ başlarında teröre karşı vuruşurken ellerini kollarını, bacaklarını, gözlerini yitiren ve şimdi üç kuruş maaşa talim ettirilen gazilerimiz.

Bu üç kitabı yine bir gazi olan Savaş Yücelderlemiş. Onun da sol bacak ve sağ kalça protez!

-Biz Kınalı Bacaksızlar. Güneydoğu Gazileri.

(Harp Sanat Yayınevi. WWW.HARPSANAT.COM.Tel: 0507 343 48 49.)

Kitapların üçü de gazilerin bire bir anlatımlarından ve yaşadıklarından oluşuyor.

İnanır mısınız, bir başladım ve bu üç kitabı birbiri ardına hiç ara vermeden bir haftada okudum.

Şimdi size bu kitaplardan bazı alıntılar yapıyorum. Kısa ve küçük alıntılar. Yani şu anda bile Ankara kapılarında süründürdükleri o kahramanların kim olduğunu, geçmişte neler yaşadıklarını ilk elden kısaca görelim...

Ve unutmayalım, böyle bir kitap dizisi Türkiye’de ilk kez yayınlandı.

“Köy korucusu ve arkadaşım Ümit yaralanmış, diğer arkadaşım Oğuz Parpaloğlu şehit düşmüştü. Oğuz son anda nasıl olduysa cep telefonuyla ailesini aramıştı. ‘Baba ben vuruldum, hakkınızı helal edin. Baba, arkadaşlarımın hepsi şehit oldu. Ben de yaralıyım, ölüyorum. Hakkınızı helal edin. Anneme haber verme, üzülür.’”

“(Dağ başında önemli bir mevziyi işgal edince) Komutan, ‘Yüzbaşım, benim için kendi canını tehlikeye attın. Buna gerek yoktu. Alnımıza yazılmışsa bu vatan için şehit olmak bir onurdur’ dedi. Güvenlik Komutanının bu sözleri üzerine yüzbaşının cevabı çok anlamlıydı:

‘Komutanım, siz bir generalsiniz. Ben o teröristlere ‘Bir general vurduk’ dedirtmem. Ayrıca ben sizden daha gencim, ola ki bir kurşunla yaralansam da benim yaram sizinkinden daha çabuk kapanır.’

Güvenlik Komutanı yavaşça yerinden kalktı, bu sözlerin sahibi yüzbaşıya yaklaştı, onu alnından öptü. Ve gözlerinden süzülen iki damla yaşı hissettirmemek için ona uzun uzun sarıldı. Daha sonra bölgedeki teröristler yoğun ateş üzerine kaçtılar ve birlikler generalinden erine kadar zayiatsız olarak üs bölgelerine döndüler.”

Hakan susuzluktan o kadar bunalmıştı ki, matarasına kendi idrarını yapmıştı ve eğer fark etmeseydim belki de onu içecekti. Bir insanı buna mecbur bırakan, ne kadar susuz kaldığı ya da havanın ne kadar sıcak olduğu idi.”

‘Yaralı askerim var komutanım. Sıhhiyecileri gönderin acele’, diyordu.

Sıhhiyeciler ve taburun tabip teğmeni Çetin, Bölük Komutanı Fikret Yüzbaşı ile beraber Timur Teğmen’in timinin bulunduğu yere geldiğinde içler acısı manzarayı görmüşlerdi. İki vatan evladı, iki aslan yerde cansız yüzüstü yatıyor ve yanlarında iki arkadaşları daha çeşitli yerlerinden yara almış vaziyette kıvranıyorlardı. Teröristler ilk olarak öndeki mevziye doğru el bombası atmışlar, ardından diğer timlerin üzerine ateş etmeye başlamışlardı.

Sesler yaklaşınca teröristler iyice tedirgin olmuş, mevziden çıkıp dere yatağına doğru kaçmaya başlamışlardı. Onların uzaklaştığından tamamen emin olduktan sonra, gelen seslere cevap vermek istedim. Komutanım ‘Sağ kalan var mı?’ diye sesleniyordu. ‘Yaralıyım!’ diye bağırdım. ‘Sen kimsin?’ diye bir ses geldi, son gayretimle kendimi tanıtabildim, komutanım ve iki arkadaşım mevziye girdiler.

Aradan 20 gün geçmiş, gözlerimi GATA’da açmıştım. Daha ne olduğunu bile anlayamamış, acı içinde kıvranıyordum. Bir ayağımın ve gözümün olmadığını, diğer ayağımın parçalanmış ve kırık olduğunu, sol elimde de parmaklarımın koptuğunu fark ettim. Annem başımda bekliyor, bense acımı ona hissettirmemeye çalışarak dişimi sıkıyordum.”

“O gün arkadaşlarımızla derin bir muhabbete girmiş, sohbet ediyorduk. Çok kuvvetli bir patlama sesi duymuş, hemen silahlarımıza sarılıp mevzilenmiştik. Su almaya giden timin bulunduğu bölgeden havaya siyah bir şeyin fırladığını ve bir duman yükseldiğini gördüm. Parçalanan ayağım ve bot havaya fırlamıştı. Suya giden arkadaşlarımızdan biri mayına basmıştı. Diğerleri, ‘Erdal mayına bastı!’ diye bağırıyordu. İki gündür aynı yere gidilip geliniyordu ama o mayın herhalde kısmeti olduğu için ona denk gelmişti. Helikopter istendi. Kumanya ve su takviyesi ile gelen helikopter yaralı arkadaşımızı alarak havalandı.”

“Biz o sırada sıhhiyecilerle birlikte yaralanan arkadaşımıza gereken ilk müdahaleyi yapmıştık. Kafasından ve göğsünden ağır yaralanmıştı, acı içinde kıvranıyordu. Çok kan kaybetmişti ve kendinde değildi. Telsizle taburdan helikopter istendi. Gelen cevap bizi şaşırtmış ve isyan ettirmişti. Telsizden gelen ses, ‘Analar her gün asker doğurur ama helikopter doğuramaz’ diyordu.”

“Teröristlerin leşini toplamak için yanlarına vardığımızda etrafa saçılan kahvaltılıkları görünce şaşırdım. Kaşar peyniri, yumurta, zeytin, salam, reçel gibi bir sürü yiyecek etrafa saçılmış, ateşin üzerinde kaynayan demlik ise duman duman tütüyordu. Kendilerinden o kadar emindiler... Fakat bu son kahvaltıları olmuştu.

Sağıma soluma bakarak çevreyi inceleyip ilerlemeye başladım. Görünüşte temizdi. Sırt çantamı çıkarıp yere bıraktım. Çantamı bıraktığım yere gizli bir tuzaklama yapıldığını ben dâhil hiç kimse fark edememişti. Ne olduysa o anda oldu. Büyük bir patlama ile önce havalandımve daha sonra uçurumun kenarında olan kayalıkların üzerine düştüm. Toz ve duman içinde gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk manzara kopan ve az ileriye fırlamış olan sağ bacağımdı. Diğer bacağımdan da kan geliyordu ama yerinde görünüyordu. Bir yandan olayın şokunu yaşarken diğer yandan vücudumun özellikle kopan bacak bölgesinin acı içinde yandığını hissettim. Yanmanın etkisiyle çok fazla kanama görünmezken esen rüzgârın da etkisiyle etrafı ağır bir et yanığı kokusu sardı. Resmen cayır cayır yanıyordum.

Kendime geldiğimde tek kişilik bir odadaydım. Yaralı olan diğer bacağımın da kesildiğini fark edince dünyam başıma yıkıldı.

Aileme haber verildiği, onlarla Ankara GATA’da buluşacağım söylendi. Aynı gece ambulans uçakla Ankara (GATA) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gönderildim.

Ankara’ya vardığımızda beni ambulansla GATA’ya götürdüler. Önce acile daha sonra ortopedi kliniğine naklettiler. Odada bulunan hemşireye ‘Ailem gelecek, onları içeri alın’ diye seslendim. İlaçların etkisiyle yarı uykulu bir hâldeydim. Tekrar uyumuşum. Gözlerimi açtığımda sabah 03.00 idi. Odaya giren annem beni yatakta o hâlde görünce feryatlar içinde hıçkırarak ağlamaya başladı.”

“Adını sonradan öğrendiğim uzman çavuşun ismi Hüseyin’di. 13 gün komada kalmış, kendine geldiğinde mayın patlaması sonucu iki gözünü, sol elinin dört parmağını ve işitme duyusunun yarısını dağlarda bıraktığını öğrenmenin gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştı.”

“Ameliyat için senelik izin onayımı alınca hiç zaman kaybetmeden memleketim olan Kahramanmaraş’a gittim. Burada ameliyat oldum ve yaklaşık iki ay süre de hava değişimi ve rapor kullandım. Rapor bitişinden sonra Otluca Tugay Üs Bölgesine geri döndüm. Ameliyat sonrası raporlu olduğum için komutanlarım tarafından olumsuz bir şekilde karşılandım. Sürekli mobbing yaşamaya başladım. Nerede en zor ve en pis görevler varsa bana veriliyor, sık sık nöbet yazılıyordu.

Köyde emniyet ve çevre tedbirlerini aldık ve sivil halkın emniyetini sağladık. 15–20 dakika sonra emir verilen yeni bölgeye doğru hareket ettik. Aynı araç içinde yetkili olarak bulunan bölük komutanımız bize dönerek; ‘Görev icabı size bağırıp kalbinizi kırdıysam ve sizleri zora sokacak görevler verdiysem kusuruma bakmayın. Bu, sizin ve hepimizin güvenliği için. Çok zor şartlarda görev yapıyoruz’ dedi.”

“Gün ışıdığında sesler kesilmiş, arama tarama yapmak amacıyla dağın eteklerinde bulunan vadiye doğru inmeye başlamıştık. Henüz birkaç metre bile gitmemişken gece boyunca inleyen bir kadın ve bir erkek iki teröristin oracıkta el ele ölmüş olduğunu görmemiz bir oldu. Hemen bunların birer sevgili olduğunu anladık. El ele göz göze, kandırılmışlıklarıyla birlikte orada yatıyorlardı. Sanki Ferhat ile Şirin karşımızdaydı. Biraz daha ilerleyip alt tarafımızda iki erkek teröristin cesetleri ile karşılaştığımızda buradaki grubun küçük olduğunu ve bir daha gelmeyeceklerini anladık.”

“Sarıtepe’deki görev yerimize çıkarken karakolun yanındaki köyden peşimize bir köpek takılmış, çatışma başlayınca da korkudan bizim mevzimize sığınmıştı. Bacağım kopmuştu. Yaralanmıştık ve yerimizden kımıldayamıyorduk. Bir ara köpek benim bacağımı yalamaya başladı. Olayın şokuyla köpeğin benim etimi yediğini zannetmiştim. Yanımıza gelen askerden onu vurmasını istedim. Asker ‘Yapamayacağım komutanım’ dedi. Yüksek sesle, ‘Emrediyorum!’ diye bağırınca gözlerini kapatarak köpeğe ateş etti. Ölümcül yerinden vurulmayan köpek inlemeye başladı. Askere bağırmaya başladım: ‘Oğlum doğru dürüst ateş etsene!’ Asker verilen emri yerine getirdi ve köpeği tam başından vurdu.”

“GATA’da acil ameliyata alındım. Yoğun bakımdan yeni çıkmış, yarı baygın bir halde etrafıma bakınıyordum. Bir ara odanın camına baktığımda annemi ve babamı gördüm. Annem ağlıyordu. Bir anda yere yıkıldı. Ana yüreği dayanamamış ve oracıkta bayılmıştı.

Yoğun bakımda yatıyordum. Bacağıma baktığımda kesilmiş olduğunu gördüm. Birden gözyaşlarım boşaldı. Hüngür hüngür ağlıyordum.”

“Kuzey Irak dağlarında hava çok soğuk. Gürül gürül akan bir nehri geçmek zorundayız. Suya belden aşağımızla girdik. Çıkışta çok üşüdük. Kurumak mümkün değildi. Dört askerimiz o harekâttadonarak şehit oldu...”

Bazı gazilerimiz şimdi Ankara’da, devlet yetkililerine sorunlarını iletmek için bekleşiyorlar.

Sevinelim mi, gurur mu duyalım, yoksa utanalım mı o ‘kınalı bacaksızlardan’ efendim!

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Sözcü sayfasına gidin.

www.sozcu.com.tr · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü