Gelecek artık uzakta değil: Yapay zekâ işimizi, eğitimimizi, mahremiyetimizi ve kendimizi tanımlama biçimimizi dönüştürüyor. Silikon Vadisi’nde uzun yıllar teknoloji ve inovasyon alanında çalışan Ayşegül İldeniz, Doğan Kitap etiketiyle çıkan yeni kitabı “Geleceğe Son Çıkış”ta bu değişimi iş yaşamından etik ve eşitsizliğe uzanan geniş bir çerçevede ele alıyor. İldeniz’le gençlerin daralan kariyer basamaklarını, üniversitelerin değişen rolünü, makinelere devredilemeyecek kararları, Türkiye’nin teknoloji yarışındaki yerini ve özgünlüğün geleceğini konuştuk. - Yapay zekâ yalnızca işlerimizi değil, kendimizi tanımlama biçimimizi de değiştiriyor.
Meslek ve uzmanlık kimliğinin zayıfladığı bir dünyada insan kendini nasıl tanımlayacak? Kendimizi yeteneklerimiz üzerinden tanımlamamız gerekecek. İki ayrı ekstrem tablo olacak önümüzde.
Birinci tabloda, uzmanlaşmış kişilerin uzmanlığı çok değerli olduğu, diğer tabloda ise genel yeteneklerin çok anlamlı olduğu ve yaygın bilgi ile hızla öne çıkılabildiği bir dünya. Bir örnek vereyim: Avukatlık mesleğinde bilginin sonsuz olduğu bir ortamda içtihatları tarayıp araştırma yapmak ve yasal dille yazılabilen örnekleri çoklama kolay ama temelde gerekli olan muhakeme ve vicdani değerlendirme tecrübesi makinelerin kopyalayabileceği bir şey değil. Veya grafik tasarım gibi yaratıcı bir konuya bakalım: Eldeki gereçlerle son derece başarılı ve estetik şeyler ortaya çıkarılabilir, hem de yıllar gerektiren tecrübeye ihtiyaç duymaksızın.
Ancak gerçek yaratıcılık tabii ki insanın yeteneği ve estetik bakış açısını gerektiriyor. GENÇLERE GÜVENMEK GEREK - Giriş seviyesindeki işler giderek azalırken gençler deneyim, sezgi ve sorumluluk kazanacakları ilk basamağı nerede bulacak? Gençlere açılan yeni işlerin daha büyük sorumluluk içermesi gerekiyor.
Beyaz yakada giriş seviyesi işlerin çoğunu yapay zekânın halledebileceğini varsayarsak gençlere bir iki adim daha ileri olan müşteri yönetimi ve karar alma süreçlerinin içinde yer aldıkları gelişmiş sorumluluklar vermekten çekinmemek gerek. Bugün bir pazarlama kampanyasını 10 kişilik bir takıma ihtiyaç duymadan tek bir kişi yapay zekâ yardımıyla yönetip uygulayabilir. Bence gençlerin bugünkü teknoloji kullanma yeteneğiyle baştan sona bir kampanyayı ya da bir ürün lansmanını kendilerinin yapabileceği altyapı mevcut.
Onlara güvenmek ve rehberlik etmek yeterli. - Bilgiye ulaşmak saniyelere indiğinde okulların ve üniversitelerin temel görevi ne olmalı? Okula öğrenmeyi öğrenmek için gitmek önemli. Sorgulamak, eleştirel düşünceyi geliştirebilmek yaşam boyunca gerekecek yetenekler.
Yeni dünyada bilgi değil, onu değerlendirebilmek, sorgulayabilmek, neyin gerçek neyin uydurma olduğunu anlayabilmek, bilime ve verilere eleştiriler bakış açısı ile yaklaşabilmek önemli olacak. Farklı disiplinlerden girdileri bir araya getirerek çıkarım yaparak çok daha yaratıcı ve farklı sonuçlar alınabildiğini görmek değerli hale gelecek. Okulda bunları deneyimleyebileceğimiz bir dünya yaratabilirsek eldeki verileri devamlı farklı bakış açıları ve veri kaynaklarıyla geliştirebileceğimiz bir ortamda gerçek öğrenim oluşabilir.
Üniversitelerin temel görevi aslında bu. Bize meslek öğretmek değil, değerli ve entelektüel düşünebilen insanlar olmayı öğretmek. KAĞIT KALEMİ BIRAKMAYIN - Yapay zekâ bizi hızlandırırken sürekli komut verme, kontrol etme ve düzeltme zorunluluğu yeni bir zihinsel yorgunluk yaratıyor.
Bu araçları kullanırken düşünme yeteneğimizi nasıl koruyabiliriz? Yorgunluğun nedeni hiç durmadan bir editör gibi davranmak zorunda kalmamız. Aslında düşünürken beynimizin çok farklı taraflarını kullanıyoruz.
Halbuki hiç durmadan ayni faaliyetlere odaklanan beyinde bir süre sonra ciddi bir bıkkınlık meydana geliyor. Yapılması gereken basit: Gerçek strateji ve planlama faaliyetlerini kâğıt kalemi ele alıp ilk olarak yazıp çizmeyi öneririm. - Peki rutin işlerin makinelere devredildiği bir dünyada çalışmanın anlamı değişecek mi? Anlamı ve amacı olan işlerle emeğimizi tanımlamanın her zaman doğru yöntem olduğunu düşündüm.
Yapay zekâ bu konuda bir yenilik getirmiyor bence. Bu sefer rutin işler yerine otantik yaratıcılık, yenilikçilik, girişimcilik gibi özellikler öne çıkacak. Elimizde çoğu işi halledebileceğimiz ve pek de kalabalık takımlara ihtiyaç duymadan üretim yapabileceğimiz gelişmiş bir gereç olduğunu farz edin.
Bence esas tartışma sadece rutin işler değil, son derece anlamlı öğretmenlik, yöneticilik, avukatlık gibi işlere lüzum kalmazsa o zaman ne yapacağımız. Yaşantımızı işle anlamlandırmaya çok alışığız. Böyle bir gelecekte kendimizi ne ile anlamlandıracağız?
VİCDANI DEVREDEMEYİZ - Savaş, hukuk ve sağlık gibi alanlarda hangi kararlar, yapay zekâ ne kadar başarılı olursa olsun, mutlaka insanda kalmalı? Vicdani sorumluluğun devredilemeyeceği sınır nereden geçiyor? Şu anda o vicdani sorumluluğu bazı alanlarda çoktan devrettik bile.
Savaş zamanı insan öldürme kararını bir makine değil bir insanın vermesi gerektiği, makinelerin kitlesel gözetim için kullanılmaması gerektiği, verilen hukuki kararların vicdanını kullanacak bir hâkime ait olması gerektiği gibi bazı temel konular var. Bunlarda bile anlaşamıyoruz. Yani yasal bir düzenleme yok.
Filistin’de kullanılan Palantire ait sistemde içinde insan olan bir evdeki insanların öldürülmesine 20 saniye içinde karar veriliyor. Çin’de yapay zekâ ile destekli uygulanan bir hukuk sisteminde makinelerin verdiği kararlar insan yaşamını etkiliyor oysa baktığınızda sisteme girilen geçmiş verilere yani bazı mahkeme kararlarına müdahale edilmiş ve sistemden silinmiş. Tarafsız bir algoritma bu şekilde yaratılamaz.
Çok acil genel toplumsal bir tartışma yürütmeli ve bu sınırların nerede aşılmaması gerektiğine hep birlikte karar vermek zorundayız. Bugün buna şirketler karar veriyor, yarın da devletleri yönetenler karar verecek. Toplumun burada henüz bir sesi yok, olması gerekiyor. - Bizi sürekli dinleyen ve gereksinimlerimizi öngören cihazlar yaşamı kolaylaştırabilir.
Bu konfor, mahremiyetimizi ve gerçek insan ilişkilerini aşındırma riski taşıyor mu? Elbette. Basit bir arama motoru bile büyük olasılıkla evinizin adresini ve akrabalarınızın isimlerini biliyor.
Daha zeki bir algoritmayı kısa süre de olsa kullandıktan sonra size dair çoğu şeyi öğreneceğini ve bu bilgilerin pek de çaba göstermeksizin başka insanlar tarafından öğrenilebileceğini farz etmelisiniz. Gelecekte bizi pek de mahrem bir dünya beklemiyor. Ya çok izole yasayacaksınız ya da düzenin parçası olacaksınız.
TÜRKİYE’DE YAPAY ZEKÂ YAYGINLAŞMALI - Yapay zekâ fırsatları eşitleme potansiyeli taşırken yeni bir sınıfsal ve teknolojik uçurum da yaratabilir. Türkiye’nin kadınları, gençleri, küçük işletmeleri ve kırsal kesimi geride bırakmadan bu dönüşüme katılması için hangi adımları atması gerekiyor? Öncelikle yapay zekânın yaygın şekilde kullanılmasını ve bu potansiyel eşitsizlikleri bertaraf edebilecek şekilde yaygınlaşmasına desteklemek gerek.
Bunu ancak kurumlar yapabilir. Aynı geçmişteki dijital okur yazarlık kampanyalarına benzer yapay zekâ kullanma ve anlama kampanyaları düzenlememiz gerekiyor. İkinci aşamada sadece kullanma değil araştırma geliştirme konusunda atılım yapmak gerek.
Bazı alanları saptayıp etrafında ciddi öncü olabileceğimiz akademik ve girişim ekosistemini inşa etmek ve bunu gerçek kılacak teşvik ve inisiyatifleri oluşturmak değerli olur. ‘ORJİNALLİK DAHA DEĞERLİ OLACAK’ - Makineler artık metin, görüntü ve müzik üretebiliyor. İçeriğin sınırsız, güvenin ise giderek kıt olduğu bir dünyada özgün ve insana ait olanı hangi ölçütlerle ayırt edeceğiz? Orijinallik bugün çok değerli, yarın daha da değerli olacak.
Henüz makineler beynimizin ürettiği şahane ve özgün yaratıları meydana getiremiyor, sadece kopyalayabiliyor. Yakında mürekkep lekesi diye nitelediğimiz orijinallik damgasını ya da “insan tarafından yaratılmış” damgasını çoğu yaratıda kullanmaya başlayacağız, ABD’de dijital kitaplar için uygulanıyor. Şu anda yaratıların yapay zekâ aracılığıyla yapıldığını saptayan uygulamalar çok popüler.
EN ÖNEMLİSİ ÖNCELİĞE KARAR VERMEK - Yapay zekâ ile biyoteknolojinin birleşmesi, yaşamın temel yapılarına müdahale edebilecek bir güç yaratıyor. Bilimsel olarak yapılabilenle etik olarak yapılması gereken arasındaki sınırı kim belirlemeli? Bilim insanları, etikçiler, sosyologlar ve düşünürlerle beraber toplumun genelinin dahil olduğu bir tartışma yapmamız gerekiyor.
İdeal diye tanımlanan bir insan yaratma ya da genetik hastalıkları doğumda tespit edip yok edebilme yeteneğine kavuşursak bunu nasıl ve hangi durumlarda kullanacağımızı ciddi tartışmamız gerekiyor. En değerli konu da önceliği neyin alacağı. Yaygın hastalıkları mı çözmeliyiz, yıllardır elimine edemediğimiz üçüncü dünyadaki sağlık sorunlarına mı odaklanmalıyız; yoksa elimizdeki bu yetenekleri seçili az sayıdaki insani iyileştirmek ve yeniden dizayn için mi kullanmalıyız?
Umarım tartışma buralara gelmez.