Politik, kültürel ve ekonomik manada Avrupa’da kartların yeniden dağıtıldığı on sekizinci yüzyılın sonunda, 1890’da Kiev’de dünyaya gelen Vaslav F. Nijinsky; St. Petersburg’daki İmparatorluk Tiyatrosu’nda aldığı eğitimden sonra kurumda parmakla gösterilen bir dansçı hâline geliyor hızla. Yaşamının akışını değiştirecek Sergey Diaghilev’le de yine burada rol aldığı temsillerden birinde tanışıyor. Proust’un izleyip “dâhi bir dansçı” diye nitelediği Nijinsky, ilkgençlik döneminde 1910’ların en iyi baleti olarak kabul ediliyor. Özellikle Paris’te rol aldığı temsillerle izleyicilerin ve eleştirmenlerin dikkatini çekerken St. Petersburg İmparatorluk Tiyatrosu’ndan ayrılıp Diaghilev’in topluluğuna katılıyor.
Birinci Dünya Savaşı arifesinde Diaghilev’le kavgaya tutuşan, savaş sırasında ve sonrasında onunla tekrar yan yana gelen Nijinsky’nin, eşiyle beraber yerleştiği İsviçre’nin Saint-Moritz kentinde kaleme aldığı günlüklerde, o dönem yaşadığı ruhsal gelgitlerden izlere rastlıyoruz.
1920’lerden itibaren ruh sağlığı bozulmaya başlayan ve gördüğü tedavilerle sanat yaşamı sekteye uğrayan balet, meslektaşlarından teknik olarak ayrılıyor ve geleneksel bale anlayışından farklı bir yola sapıyor; sıçrayışlarıyla ve parmak uçlarında dans ederek geliştirdiği figürlerle anılan bir isme dönüşürken koreograf olarak da baleye önemli katkılarda bulunuyor.
Koreografilerinde cinsiyet kalıplarını ve toplumsal cinsiyet dayatmalarını aşmaya yönelen Nijinsky’nin sanat tarihindeki yeri, önemi ve ağırlığı klasik erkek dansçı imgesini belirsizleştirmesi ve zaman zaman da silmesinden ileri geliyor. Bu anlamda izleyici profilini de değiştiriyor; koltuklardaki heteroseksüellerin sayısı azalıyor. Bir diğer önemli nokta ise Nijinsky’nin, temsillerde bedeni ruhun ve arzunun bir aracı olarak değil, yansıması şeklinde sahneye koyarak dönemin cinsiyet algısına ve ahlak kumkumalarına başkaldırması.
Böylesine önemli işler başarmış ve âdeta zamanın ruhuna direnmiş bu balet, sağlık sorunları nedeniyle çok sevdiği sahnelerden ve yaşamdan uzaklaşıyor. Bu sıkıntılı dönemlerde, İsviçre’de yazdığı günlüklerinde Nijinsky’nin uyumsuzluğunu rahatlıkla görebiliyoruz.
Büyük bir kararlılıkla yazdığı ve uzun yıllar sonra kızı Kyra’nın eşyaları arasında tesadüfen bulunan günlüklerde Nijinsky, kendisiyle ve yaşamına girip çıkan herkesle konuşurken anlaşılmayı bekliyor.
Davranış bozukluğundan mustarip olan ve etrafındaki bazı insanlar tarafından “deli” diye yaftalanan Nijinsky, kendisini huzursuz eden ve mutlu kılan şeyler arasında âdeta bir yolculuğa çıkıyor günlüklerinde. Baletin satırlarında Tanrı’ya duyduğu yakınlık, dans ile devinimi bir arada düşünmesi ve gelgitleri de önemli bir yer tutuyor: “Şeyleri, aklı işin içine karıştırmadan, sadece etle hissederim. Ben et ve duyguyum, etten ve duygudan oluşmuş Tanrı’yım. Hayır, Tanrı değil insanım, dünyayla yalnızca duygu yoluyla ilişki kurmaya zorunlu ve düşünmeye önem vermemeyi becerebilen basit bir insanım. Bilginler beni düşünüp kafa patlatıyorlar ve şaşırıp kalıyorlar. Onların tahminlerinden bir şey çıkacağı yok; hepsi birer saçmalık. Benim rahat bir konuşma biçimim var ve sözlerimde kötülükten eser yok. Tıpkı Dünya’nın yaratılışı gibi, insanın yaratılışı da Tanrı’nın işidir. İnsan onu anlamakta güçlük çeker ama Tanrı kendi kendisini anladığından, insan da onun bir parçası olduğundan, kimi zaman her şeye karşın başarılı olur.”
Bazen anlaşılmadığını hisseden Nijinsky’nin başarısının kaynağında şaşırtmanın yanı sıra özgün sanatçılığı yatıyor. Bunu anlatırken kendisini ilahlaştırmaktan da çekinmeyen, ihtiyaçlarının, korkularının ve tedirginliklerinin anlaşılmasını isteyen Nijinsky, “harika çocuk değilim, doğuştan duyarlı bir adamım” diyor. Çok para kazanma arzusundan söz ediyor, sonra parayı lanetleyip “gereksinim duyduğum tek şey sevgi” diyor. Dönem dönem kopup ardından bir araya geldiği, “kokuşmuş adam” diye nitelediği; yaşamının önemli bir bölümünü etkileyen ve günlüğü kaleme aldığı tarihlerden sonra da etkileyecek Diaghilev’le ilgili epey yazıyor günlüğüne: “Diaghilev kendisini sanatların tanrısı gibi görüyor. Ona meydan okumak istiyorum. O zaman dünya bundan söz edecek; çünkü Diaghilev’in tüm düşüncelerinin, saçmalığın daniskası olduğunu göstermeyi arzuluyorum. Bunu insanlara kanıtlamak benim için çocuk oyuncağı. Onunla aralıksız beş yıl çalıştım ve onun tüm hinliklerini, çevirdiği dümenlerdeki tüm incelikleri biliyorum. Birlikte yaşadığımız zamandan sonra, onu kendisinden bile iyi tanıyorum, güçlü yanlarını da zayıflıklarını da biliyorum. Beni korkutmuyor.”
Sanatsal hırslar, egolar, kişisel husumetler ve istekler ile yoğrulmuş satırlarında Nijinsky’nin bazı çelişkilerine de tanık oluyoruz. Mesela eşine sadakatinden bahsederken arzuladığı başka kadınları da araya katıyor. Başarılı bulduğu bazı isimleri, sonrasında eleştiri bombardımanına tutması da cabası.
“İnsanların önemini kavrayamadığı yaşam çetindir”
Tedavi gördüğü kliniklere ve kendisiyle ilgilenen doktorlara dair gözlemlerinin de yer aldığı günlüklerinde Nijinsky, hatırlama ve hesaplaşma arasında salınıyor. Anımsadığı çocukluğundan kızının çocukluğuna geçtikten sonra dostlarıyla ve dost bildikleriyle didişiyor, en başta tabii ki Diaghilev’le: “Diaghilev’in alçağın teki olduğunu ya da hapishaneye atılması gerektiğini söylemek değil benim derdim ve hatta kendisine kötülük edilmesini de istemem. Onu sevmiyorsam bu, onun bir insan olmadığı anlamına gelmez ve tüm insanlara karşı duyduğum sevgi, onlardan herhangi birine zarar vermemi yasaklar. (...) Diaghilev’e kötülük gelsin hiç istemem, dileğim onu rahat bırakmaları, onu da ötekiler gibi seviyorum. (...) Hataları cezalandıran insan yasaları Diaghilev’e uygulanamaz. Onun zarar verdiği benim, yalnızca ben ve ben ona hiçbir ceza vermiyorum. Herkes kendi hatasını bilmeli ve işte herkesin önünde yaşamımı anlatarak kendimi cezalandırıyorum.”
Özgürlüğüne düşkün biri olan ve özgün işler yapmaya uğraşan Nijinsky’nin zaman zaman özgürlükten korktuğunu görüyoruz. Bu gerilim ile birlikte, çocukluğuna ve çalışma hayatına dair aklına gelenler onu öfkelendiriyor. Elbette bir de bahsetmekten pek hoşlanmadığı, klinikte kalmasına yol açan ve satır aralarında yer verdiği patolojik meseleler var. Duygusal gerilimler ve yaşadığı savruluşlar, onu ölüm üzerine yoğun biçimde düşünüp yazmaya da itiyor bu dönemde: “Ölüm ansızın geldi. Gelmesini umuyordum, yaşamak istemiyordum, uzun da yaşamadım. Deli olduğum söyleniyordu ama bana hiç huzur vermemelerine karşın yaşamayı sürdürdüm. Yaşamaktan mutlu olduğum zamanlarda, benim kötü bir adam olduğum söylendi. İşte bu beni ölüm üstüne yazmaya itti.”
Kavga etmekten hoşlanmayan ve kavgaların son bulmasını arzulayan Nijinsky, yeryüzünün cehennem olduğunu yazıyor günlüğüne. Savaşların gölgesinde ve insanların savaşmaya hazır olduğu, hatta savaşı romantize ettiği dönemde kaleme aldığı satırlarında ısrarla merhameti ve vicdanı vurguluyor. Sevginin yaşamda daha fazla yer kaplaması gerektiğini düşünüyor, insanların ölmek ve öldürmek yerine gülmesinden yana tavır koyuyor. Sonra yine çelişkiler içine düşüyor:“İnsanların önemini kavrayamadığı yaşam çetindir, kısadır ve canlılık olmazsa yaşam da olmaz. Kendimi eğlendirmek için değil, insanlık için yaşama ve ölüme bir açıklama getirmek için yazıyorum, her ikisini de çok severim. Tanrı istiyorsa ölüm büyüleyici görünebilir; O olmazsa korkunçtur.”
Kendini acı çeken ve iyileşme umudu pek bulunmayan biri olarak niteleyen Nijinsky, büyük bir insan ve sanatçı diye anılmayı beklemiyor. Ruhu felce uğramış bir insan olarak anlaşılmayı ve sevilmeyi bekliyor yalnızca. Bu endişeyle ve umutla kaleme kâğıda sarılıyor.
Yaşamın ve ölümün anlamına dair çözümlemeler yapmak, hastalıklarını ve öfkesini aşarak hayatına anlam katmak, hatırlamak ve içinde kalanları kâğıda dökmek için günlükler kaleme alan Nijinsky; tüm yorgunluğuna rağmen zihnindekileri azimle kâğıda döküyor. Ruhsal çalkantıları ve rahatsızlığı izin verdiği ölçüde derdini aktarırken günlüklerini, uzun yaşama isteğinin bir yansıması olarak görüyor. Nitekim öyle de oluyor; bu satırlar, ölümünden çok sonra bile baletin adını, tıpkı sanat tarihinde olduğu gibi yaşatıyor.
Nijinsky’nin Günlüğü, Vaslav F. Nijinsky, Çeviren: Orçun Türkay, Yapı Kredi Yayınları, 130 s.