Bir hukuk devletinin kalitesi, yalnızca suçluları cezalandırma gücüyle değil, suçlanan insanın haklarını ne ölçüde koruyabildiğiyle anlaşılır. Çünkü medeni bir toplumun en büyük sınavı, hakkında övgüler düzülen insanlara değil, zan altında bulunanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. İnsan, bir soruşturmanın konusu hâline geldiği anda ne insanlığını ne de haysiyetini yitirir.
Bu nedenle adaletin ilk şartı, suç isnadı ile suçluluğu birbirine karıştırmamaktır. Ne yazık ki son yıllarda bunun aksi yönündeki örneklere daha sık tanık oluyoruz. Hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmayan kişiler, kimi zaman kamuoyu önünde suçlu ilan ediliyor; soruşturma aşamasındaki bilgiler dolaşıma sokuluyor ve insanlar mahkeme salonundan önce sosyal medyada, televizyon ekranlarında ya da gazete manşetlerinde yargılanıyor.
Oysa hukuk devletinde hükmü veren kanaatler değil, mahkemelerdir. MASUMİYET KARİNESİ Masumiyet karinesi, yalnız hukuk fakültelerinde öğretilen teorik bir ilke değildir. O, devlet gücü karşısında bireyi koruyan medeniyet çizgisidir.
Bir insanın suçlu sayılabilmesi için bağımsız ve tarafsız bir yargı makamının karar vermesi gerekir. Bu ilkeye duyulan saygı azaldıkça, adalet duygusu da zayıflar. Çünkü peşin hükmün başladığı yerde hukuk geri çekilir.
Masumiyet karinesinin tamamlayıcısı ise lekelenmeme hakkıdır. Günümüzde bir kişinin adı, itibarı ve sosyal çevresi, doğruluğu kanıtlanmamış iddialar nedeniyle çok kısa sürede ağır zarar görebilmektedir. Daha sonra verilen bir beraat kararı hukuki sonucu değiştirebilir; ancak kamu vicdanında oluşan önyargıları her zaman ortadan kaldıramaz.
Bu yüzden soruşturmanın gizliliği, kişilik hakları ve basın özgürlüğü arasında hassas bir denge kurulması zorunludur. Özgürlük kadar sorumluluk da demokratik yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. ADİL YARGILANMA HAKKI Aynı şekilde adil yargılanma hakkı da taviz kabul etmez.
Savunmanın etkisiz bırakıldığı, delillere erişimin kısıtlandığı, hukuk dışı yöntemlerin meşrulaştırıldığı bir süreçten adalet çıkmaz. Devlet, suçla mücadele ederken hukukun dışına çıkamaz. Çünkü hukuka aykırı yollarla elde edilen bir sonuç, kısa vadede başarı gibi görünse de uzun vadede hukuk düzenine zarar verir.
Tutuklama konusundaki hassasiyet de burada önem kazanıyor. Tutuklama bir ceza değil, istisnai bir koruma tedbiridir. Buna rağmen zaman zaman toplumda ve uygulamada, mahkûmiyet kararı verilmeden önce fiili bir cezalandırma aracına dönüştüğü yönündeki eleştiriler dile getirilmektedir.
Oysa kişi özgürlüğüne yapılan her müdahale, ancak zorunluluk ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde meşru kabul edilebilir. İNSAN ONURU KORUNMALI Dijital çağ ise meseleye yeni bir boyut eklemiştir. Bir iddia, bir görüntü veya eksik bir bilgi birkaç dakika içinde milyonlarca insana ulaşabilmektedir.
Dijital kayıtların kalıcılığı ve yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşması, bireylerin itibarını korumayı her zamankinden daha önemli hale getirmiştir. Artık yalnız mahkeme salonlarında değil, dijital mecralarda da masumiyet karinesini korumanın yollarını bulmak zorundayız. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında gereksinim duyduğumuz şey, suçla mücadeleden vazgeçmek değil; onu hukuk sınırları içinde daha güçlü ve daha meşru biçimde yürütmektir.
Çünkü adaletin görevi yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir. Adalet aynı zamanda masumu korumak, mağdurun hakkını teslim etmek ve devlet gücünün keyfiliğe dönüşmesini önlemektir. Gerçek hukuk devleti, insan onurunu her koşulda koruyabilen devlettir.
Unutulmamalıdır ki hiç kimse soruşturmayla mahkûm, suçlamayla lekeli veya tutuklamayla cezalandırılmış sayılamaz. Hükmü veren iddia değil, hukuktur. ENİS TÜTÜNCÜ 18, 22 VE 23.