1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gazetemizin emektarı, meslek büyüğümüz, adı Cumhuriyet’le bütünleşmiş Şükran Soner ’i, hepimizin hitabıyla Şükran ablayı yitirdik. “İnsan” yanından başlamak gerekirse o herkesin ablasıydı ama aynı zamanda yaşıtıydı. Hepimiz ona hem danışabileceğimiz bir büyüğümüz hem her şeyi konuşabileceğimiz yaşıtımız gözüyle bakardık.
Cumhuriyet gazetesinin bütün süreçlerinde önceliği hep gazeteye, gazetenin yaşamasına verdi. Gerilimli anlarda herkesle konuşabilen başlıca kişiydi. Kimin ne derdi varsa bıkmadan usanmadan dinlerdi.
Eee ablalık kolay değil! Gazeteyi, Türkiye’nin sorunlarını konuşurken her nasılsa bir şekilde konuyu oğlu Devrim ’e, gelinine, torunlarına getirirdi. Yüzünün en parladığı anlardı.
Rus gelin Natali ’nin iyi Türkçe konuşan bir yurttaşımız olmasında payı vardı. Torunlar zaten ailenin yaşam değerleriydi: Onur... Erdem! *** Gazeteci Şükran Soner’i, Cumhuriyet’e girdiğim 1986 yılında dev bir yazı dizisiyle tanıdım.
Sovyetler Birliği çökmemişti. Ukrayna sınırları içindeki Çernobil nükleer santralında meydana gelen patlama gizlenmişti. Korkunç gerçek zamanla ortaya çıktı.
Başta Ukrayna çevresi, Doğu Avrupa, Karadeniz olmak üzere bütün dünyayı saran çevre felaketi söz konusuydu. Dünya adım adım gerçeği kabulleniyor, yapılması gerekenleri tartışıyordu. Ama Türkiye kabullenmiyordu!
Hava durumunun bizi kurtardığı, ters esen rüzgarın Karadeniz’e uğramadığı gibi “bilimsel” haberler yapılıyordu. Dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren, başbakanı Turgut Özal ’dı. Fiili bir sansür söz konusuydu.
Toplum mantık yürüterek çay içip içmemeyi tartışmaya başlamıştı. Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral bu “kuşkuyu” gidermek için gazetecilerin gözü önünde çaydan bir yudum aldı, seslendi: “Radyasyonlu çay da çok lezzetli!” İşte böyle bir ortamda Cumhuriyet muhabiri Şükran Ketenci Karadeniz’e gitti, köy köy, dağ şehir dolaştı. Şu başlıkla dizi yazı hazırladı: Karadeniz radyasyon kuşağında!
12 Eylül izlerinin devam ettiği, darbeyi yapanın cumhurbaşkanı olduğu o ortamda cesurca bir meslek aşkı! Şükran abla haberi kaynağından veriyordu. Karadeniz’de kanser vakaları artıyordu.
Kimse yalanlayamadı. Devamında pek çok yayın organı acı gerçeği haberleştirmeye başladı. Daha sonraki bütün yayınlarda ilk kaynak olarak bu dizi yazı gösterildi.
Şükran ablanın, emeğin en yüce değer olduğunu haykırdığı, darbe mahkemelerinde adalet arayanların yanında olduğu mücadele dolu yaşamından bir başka boyutu paylaşmak istedik. *** Şükran ablanın gazetedeki odasına en son bu yılın yaz aylarında girdim. Duvar yok, masa yok! Dört bir taraf yaşamını yitiren Cumhuriyet ve Aydınlanma mücadelesi büyüklerinin veda günü fotoğrafları...
Berin Nadi, İlhan Selçuk, Erdal Atabek, Abdullah Baştürk, Ali Sirmen bir çırpıda aklıma gelenler. Geçmişten bugüne kalan afişler, gazete manşetleri... Masanın üstü ise tam arşiv!
Bereket misafir koltuğunun üzeri boştu. Çevreyi incitmeden oturup kısaca sohbet ettik. Gazeteye yaptığı son dönem katkısı, yazılarının yanı sıra Cumhuriyet televizyonu röportajlarıydı.
Sapasağlam düşünce kurgusunun yanında çağın iletişim araçlarıyla da topluma ulaşıyordu. Emine Uşaklıgi l’den Yılmaz Büyükerşen ’e, Yalçın Bayer ’den İsa Eşme ’ye, Altan Öymen ’den Ali Sirmen ’e kadar onlarca kişiyi geleceğe taşıdı. Şükran ablanın oğlu sevgili Devrim veda töreninde, “Annem demokratik bir ülkede ölmedi” diye özetledi gerçeği...
Kaybettiğimiz bütün Cumhuriyet aydınlarını anarken yaptığımız değerlendirmeyi Şükran abla için de paylaşalım: Onlara olan borcumuzu, hayal ettikleri Türkiye’yi kurduğumuz gün ödemiş olacağız!