Felsefenin yaptığı en iyi şey soru sormaktır. Başka bir şeye ihtiyacı olmadı. Binlerce yıldır sorusu olabilecek tüm cevapların sahibi oldu. Hatta hiç cevabı olmayan soruların da. Ama cevapların epistemolojik tesellisi için, soruların dünyaya ve dünyalara dair ontolojik krizlerini işaret etmesi gerekiyor sanırım. Yani doğru soruları sormak gerekiyor doğru cevaplar için. Ve felsefe bunu en başta sorulara gitmek için anlamın 'hamuru' dille yapmaya çalışır. Demek ki soru sorabilmem için bir dile, mantığa ve 'karşılaşmalara' ihtiyacım var.
Walter Benjamin, ‘Tarih Kavramı Üzerine’ düşünürken her uygarlık hamlesinin aynı zamanda içinde barbarlığı da barındırdığını belirtir. O yüzden bir anda koyu ve katı bir anlamsızlık evreni oluştuğunda, medeniyet inşa etmiş "eller" kana bulandığında, iş günün sonunda uçsuz bucaksız bir mantıksızlık tarihine döndüğünde aklımıza yine sorular geliyor. Sorular hizaya sokar; düşüncenin her şeyi düşünebileceğine dair kesinliğinin yarattığı sapmayı. Barbarlığa giden 'düşüncesizliği' tekrar ‘uygarlık’ çizgisine çekmeye çalışılır. Ve kavramlar değişir, isimler dönüşür. İçi dopdolu kelimeler boşalır ve başka bir şeyle dolar.
Ama iyi ruh ve kötü ruh savaşmaya başlamışsa bir bedende. İnsan iflah olmaz bir tüketici pozisyonda olduğu için kendi istikametini belirlemek isterken bütün alternatif yolları denemesine rağmen yine o karanlık suya, ilkel yaşamına ve -belki de- kendi icat ettiği o dogmatik bahanesine sığınmaya başlar. Ki bu da bilimselleştirme çabasıyla kapitalist moderniteyle bütün tarihi alt üst ederek kendi yarattığı insana ulaşmadı mı? Böylece geride kalan bütün “insanları” tarihin dışına itmedi mi? Sömürdüğü her şeyi ilkel, barbar, geç kalmış, eksik ve amorf bulmadı mı? Biraz daha açarak örneklendirirsek; kapitalist modernite arkeolojiyle, müzeyle, tıpla, tarihle ve daha nice insanlığın birikerek günümüze getirdiği bilimsel ve metafizik değerin içini boşaltarak kendi siyasi ve ticari emelleri için kullanışlı hale getirdi. Bunu olabilecek tüm manipülatif dilsel yöntemleri kullanarak da yapmakta.
Oysa tarihsel olarak hatta duyguların tarihi olarak sürekli evrimleşmiş, kendini gerçekleştirmek için dönüşmüş bir özgür öznenin tarihi de karşımızda durmakta. Binlerce yılı atlatıp sonra gelip dünyaya düştüğü ilk andaki şaşkınlıkta boğulmamak için çırpınıyor. Pozitivist bilimi aşarak ilerlemek istiyor.
Edmund Husserl, Avrupa Bilimlerinin Krizin'de bütün bir kıtayı saran “bilimsellik humması”nı sayrılı buldu ve fenomenolojik hamlesini yaptı. Bilim dünyayı açıklıyor ama dünyanın ne anlama geldiğini açıklayamıyor. Teknik kesinlik getirdi yanılsaması 20. yüzyılı kana buladı her şeyi teknolojikleştirdi ve biyolojikleştirdi. Irkçılık bile biyolojiyle ve antropolojiyle insanların kemiklerini ölçtü, ten renklerini ‘boyamaya’ çalıştı ve dillerinin uzunluğu ve kısalığını ölçmeye kalkıştı. Ölçtü ve matematikselleştirdi. Varoluşu sayılara döktü. Şeylerin kendisine dönmemize ket vurdu. Şeyleri bizim onları deneyimleyerek ulaştığımız anlamı boşa düşürdü ve anlamın gerçeğini bozdu. Bizim için olanı, yönettiği yeni sahte bir gerçekliğin içine hapsetti. Bunu da ideolojik diliyle yaptı. Böylece John Zerzan’ın dediği gibi dil sembolleşerek deneyimin yerine geçti.
Deneyimimden uzaklaştıkça sembollerin dünyasında bulduk kendimizi. Böylece bana ait olan ne varsa dolaylandı. İdeolojinin motor gücü olan dil, bir yok edici araca dönüştürülerek tarihselleşiyor, bilimleşiyor, biyolojikleşiyor ve siyasallaşıyor. Sıradan 'propaganda' konumundan ele alınamıyor. Zerzan bu yüzden dilin binlerce yıldır sembolleşerek 'şiştiğini' ve 'katılaştığını' belirterek özneyi kuşattığını ve bu kuşatmayla dünyaya yöneldiği mekanda ve zamanda hissizleştiğini, uyuştuğunu ve ikame edilmiş duyguların düşünceleriyle savrularak gününü geçirdiğini kabaca aktarıyor. Adı öyle ya da böyle konulmuş 250 yıldan fazla dolaşımda olan bir dilsel güç 'ideoloji' ve dili boşa döndürüp döndürmediği hâlâ muamma…
İdeoloji bunu nasıl yapıyor peki? Kavramın içine bakmak gerekir belki. İdeoloji deyince aklımıza insanın inandığı, duygulandığı, düşündüğü ne varsa o gelir. Üç sac ayağı var ideolojik varlık olmanın: İnanmak, duygulanmak ve düşünmek. Biraz buradan ilerleyip ideolojinin hâllerini görmek de mümkün.
İdeoloji için Francis Bacon, Destutt de Tracy, Karl Mannheim ve Karl Marx gibi düşünürler, filozoflar sayısız şey söylediler. Deneyle ilerleyelim, denediklerimizi biriktirelim fikrinden; düşünce bir bilimdir o yüzden bilim zihin temizliğiyle putlarından arındırılmalıdır diye düşünüldü. Akıl, her şey için ıslah edilmek istendi. İnsan bir kavram olarak indirgendi. En son Marx’ın bilinç mi yaşamı belirler yoksa yaşam mı bilinci belirler "çelişkisine" kadar tartışma sürüp gitti. Demek ki bu durumda duygularımın düşünceleri bilimsellik ve inanç iddiasıyla sürekli dürtülüyor. Kendimi bir 'etik endüstrisi' içinde buluyorum. Bunu yıkmak, yapısını sökmek de yine dilimle, duygularımla, mantığımla ve düşünme yetimle mümkün.
Slavoj Zizek, Liberal Faşizmler kitabında Alain Badiou’nun Sokrates’ten bu yana felsefenin işlevinin 'gençleri baştan çıkarmak' olduğunu ve onları hakim ideolojik-siyasal düzenden çekip çıkarmaya çalıştığını belirtir. Devamında da belki de 'bu dünyasızlığa karşı, radikal bir özsorgulamayla' baştan çıkmak gerektiğini aktarır. Apaçık ortada artık dil, mantık ve duygu bir zehir ve panzehir olarak bedende dolaşmakta. Bu da dilin içinde dile karşı düşünerek ilerlemekten başka bir direnme odağı bırakmıyor.
Meselenin başına dönersek 'Bilinç mi yaşamı belirler; yaşam mı bilinci belirler' ikilemine mahkum edilen insanlar şimdi günümüz siyasi çıkmazını da düşünerek; 'batılı ve doğulu liberal faşist aklı' 20. ve 21. yy’daki “etik, politik ve ahlaki” sapkınlığı ve sapmayı en baştan görmeyi zorunlu kılıyor. Sömürgeci zihin her yüzyılda kendine yeni “ideolojik” atılımın söylemini/dilini buluyor. 'Sömürgeci araçsal akıl' doğrudan dilin içinde büyüyen, serpilen ve zehirli bir organik kötü ruhun dilsel yapısına dönüştü.
Ama bir yandan da bu kötü ruhu temsil eden ideolojik atağın temsili/dili bizi 'nasıl yaşamalı' sorusuyla eş zamanlı ilerleyen bir habitusla karşı karşıya da bırakıyor. Nasıl yaşamalı kendini dayattıkça ideoloji atak krizlerle ama canavarlığını ve soğukkanlılığını da koruyarak dönüşmek zorunda kalıyor. Dönüşmediğinde kırılıyor ya da tarihin çizgisinde bir yerde donup kalıyor. Kırılan ve donan ideoloji sanki organik ve devingenmiş gibi tüm yönetme biçimlerinde -buna Avrupa cumhuriyeti de dahil- ölü doğmuş olarak buldu. Yüzyıllardır ölü ideolojilerin kıskacında yaşıyoruz.
Marx ve Engels, Komünist Manifesto'da katı olan her şey buharlaşıyor derken "tüm kutsalları" işaret etmişti. Muhtemelen o zaman nasıl yaşamalı sorusunu kendine soran kişi işine gelen kutsalı seçti ve diğerlerini es geçti. Aynı şeyler şimdi de gerçekleşiyor. İdeolojinin hâlleri bazı coğrafyalarda inanmanın, duygulanmanın ve düşünmenin iklimine göre değişiyor. Bugün Suriye için katı olan Fransa için sıvı. Birikerek ilerleyen toplanan çoğalan sıvı hal ABD'de gaza dönüşüyor. Demek ki ideolojinin hâlleri de topyekûn indirgemeci bir bakışla açıklanmıyor. Bir soru daha soralım. Tarih de her coğrafya için aynı şekilde ilerlemiyor hatta Marksist açıdan sıçramıyor. İlki trajediydi şimdi fars oluyor diye düşünürken. Kimin için trajik olan farslaşıyor diye sormadan edemiyor insan. Yine de nasıl yaşamalı sorusu hep tekrar tekrar sorulup duruyor.
Son olarak ideolojinin insanın tüm 'yapıp etmelerinin' içinde olduğuna bir örnek vererek bitirelim. Adorno’nun “Lirik Şiir ve Toplum” ve daha birçok yazısında bahsettiği gibi mahrem olan, kişisel olan apaçık ve toplumsaldır. Böyle kabul ederek aşk şiirindeki sevgi biçimi oradaki kadın-erkek ilişkisinin hiyerarşisini verir. Mekanı ve zamansallığı verir. Aileyi, cinselliği verir. Bir aşk şiiri ideolojiktir, toplumsaldır. İdeolojiden kaçmak mümkün değil. Bir kere her şeyde ideoloji vardır.
İdeoloji son yüzyıllarda bilhassa dille kuşatılmış daha fazla sembolleşmiş ve dolaylanmış olsa bile hâlâ kendi iyi ruhlu özünü koruyor. İdeoloji kelimesinin, yapısının ve anlamının 'kötü ruh' tarafından ele geçirilip istismar edilmesi üzerine bir örnek olsun diye Heidegger, Varlık ve Zaman kitabında 'varlık' kelimesi ve yapısı üzerine yaptığı analizine değinmek istiyorum. Özellikle “Varlık Sorusunun Zorunluluğu, Yapısı ve Önceliği” bölümünde Eski Çağ Yunan felsefesinden Batı dünyası felsefesine kadar Varlık’a ilişkin olarak, varlığın kendiliğinden en anlaşılırlığı, cins bakımından en tümel oluşu ve en tümel oluşundan dolayı tanımlanamazlığını tartışmaktadır. İşte yukarıdaki epigraf da Varlık’la ilgili sorularda yanıtlanan önyargılardan biridir. Eğer tanımlayamıyorsak soruya cevap alamayacağız. Tümel (bütüne ait) olmasından dolayı cevap aramak da yersizdir. Varlığın kendiliğinden anlaşılırlığı da zaten herkesin bilgisine açıktır. Bu durumda Varlık unutulmaya mahkûmdur. Heidegger Varlık’a ilişkin önyargıları yani geleneksel ontolojinin varlığa ilişkin açmazlarını Anaksimandros’tan Nietzsche’ye kadar getirir. “[…] Anaksimandros’tan Nietzsche’ye kadar uzanan felsefe tarihi boyunca metafizik için, Varlığın hakikati örtük kalır.” Heidegger, Varlık’la ilgili soruların metafizik ve eski ontoloji tarafından defalarca sorulmuş olmasına rağmen bu soruların Varlık’ın anlamına yönelik bir soru olmadığı hatta Varlık’ın başka sorularla üstü katman katman örtülmüş ve Varlık’ın unutulmuş olduğunu belirtmektedir.
Bu dilsel saldırı tam da ideolojinin motor gücü olan siyasal ve sosyal yaşantının temel kelimelerine yapılarak kendi lehine dönüştürüyor. Hakikat, gerçeklik, demokrasi, insan hakları, eşitlik, kardeşlik vb. birçok ortak değer kelimelerine saldırarak kendi sistemini canlı tutuyor.
Kapitalist modernitede ve liberal çürümüş yapı, sömürgeci ulus-devletlerin içini çürütmesine rağmen yeni bir devrimsel çıkışın közünü içinde tutuyor. En büyük ve ilerlemeci demokrasilerin cumhuriyetlerinde katı olanı buharlaştıracak sıcaklığını koruyor. (İyi ruhlu) İnanan, duygulanan ve düşünen bütün insanlar birleşin demekten başka da söz kalmıyor bize. Ele geçirilmiş olan kavramların/kelimelerin yeniden yapısöküme uğratılmasıyla devrimsel çıkışlar sağlanabilir. Bu biraz da bir dil savaşı ve akabinde gelişen bir ideolojik savaş. Onu aşmanın yolu da yine 'iyi huylu ve ruhlu' aklın ve duygunun tekrar dile dönerek oradan ideolojik yapıyı demokratik, kuşatıcı bir habitusa dönüştürmesi gerekiyor. Böylece ideoloji madalyonunun iki yüzünden birinin talihini insanca yaşamaya çevirebilecek bir tarihsel bir fırsat gerçekleştirilebilir olacaktır.