Amerikan gazetelerinde, 1932 yılında tuhaf bir ölüm haberi yer aldı. Haberin kahramanı sıradan biri değildi. Eben Byers, dönemin tanınmış sanayicilerinden, golf şampiyonlarından ve sosyete figürlerindendi.
Varlıklıydı, eğitimliydi ve dönemin en iyi doktorlarına ulaşabilecek olanakları vardı. Öldüğünde ise çenesinin büyük kısmı yoktu. Daha da ilginci, onu öldüren şey bir hastalık değil, sağlık vaadiydi.
Hikâye birkaç yıl önce başlamıştı. Byers, tren yolculuğu sırasında kolunu incitmiş, ağrıları geçmeyince kendisine yeni bir ürün önerilmişti: Radithor. GELECEĞİN AMDDESİ IŞILDIYOR Bugün kulağa bilim kurgu gibi geliyor ama o yıllarda radyum geleceğin maddesiydi.
Marie Curie'nin keşfi dünyayı büyülemişti. Gazeteler radyumu neredeyse sihirli bir element gibi sunuyordu. Karanlıkta parlıyor, görünmez enerji yayıyor ve bilimin sınırlarını zorluyordu.
İnsanlar bu enerjinin sağlığı da yenileyebileceğine inanmak istedi. Kısa süre içinde radyumlu diş macunları, kozmetikler, çikolatalar, yüz kremleri ve tonikler piyasaya çıktı. Bunların en ünlülerinden biri de “Radithor” isimli üründü.
İçinde düşük dozlarda radyum bulunan şişelenmiş su, “canlı ölüler için çare” sloganıyla satılıyordu. Yorgunluğu giderdiği, gençleştirdiği, cinsel gücü artırdığı iddia ediliyordu. Byers bu ürünü çok sevdi.
Günde birkaç şişe içmeye başladı. Gerçekten daha iyi hissettiğini söylüyordu. Belki plasebo etkisiydi, belki de insanın inanmak istediği şeye inanma eğilimi.
Sonuçta kendisini daha enerjik hissediyordu ve bu ona yetmişti. Sorun, radyumun da sabırlı olmasıydı. Bedene giren radyum, kalsiyuma benzer davranarak kemiklerde birikiyordu.
Yıllar boyunca sessizce yerleşiyor, dokuları tahrip ediyordu. Byers'ın dişleri dökülmeye başladı. Baş ağrıları ortaya çıktı.
Ardından çene kemikleri parçalandı. Doktorların yapabileceği pek bir şey kalmamıştı. RADYOAKTİF SU Öldüğünde geride yalnızca trajik bir insan hikâyesi değil, tıp tarihinin en önemli derslerinden biri kaldı.
Bugün bu hikâyeyi okurken “Nasıl olur da insanlar radyoaktif su içer?” diye düşünmek kolay. Oysa sorun radyum değildi. Sorun, her çağın kendi mucizesini yaratmasıydı.
Bir zamanlar radyum gençlik vaat ediyordu. Daha sonra mucize vitaminler geldi. Ardından hormonlar, detokslar, oksijen terapileri, gençlik serumları ve sayısız “doğal” ürün ve işlem.
Bugün sosyal medyada dolaşan bazı sağlık önerilerine baktığımızda mekanizma aslında pek değişmiş görünmüyor. Bilimsel görünen birkaç kelime, etkileyici bir hikâye, birkaç ünlü kullanıcı ve büyük vaatler. UMUT VE KORKU ARASINDA İnsan zihni umutla korku arasında sıkıştığında kanıta değil hikâyeye kulak verme eğilimindedir.
Her çağ kendi Radithor'unu üretir. Değişen ürünlerdir, insan zihni ise şaşırtıcı ölçüde aynı kalır. Belirsizlikten hoşlanmayız.
Hastalanmaktan korkarız. Yaşlanmayı kabullenmek istemeyiz. Biri çıkıp Çözüm burada dediğinde ona inanmayı tercih ederiz.
Belki de bu nedenle modern tıbbın en büyük başarısı yeni ilaçlar geliştirmesi değil kuşkuyu sistemleştirmesidir. Günümüzde bir ilacın piyasaya çıkabilmesi için yıllarca süren araştırmalar, binlerce gönüllünün katıldığı klinik çalışmalar ve bağımsız denetimler gerekir. Bu uzun süreç, geçmişte ödenen ağır bedellerin sonucu.
AMAÇ TEDAVİ DEĞİL Bugün artık kimse radyumlu su içmiyor. Ama mucize arayışı hiç bitmedi. Son dönemde Donald Trump’ın “şişman iğnesi” olarak tanımladığı, özünde başka amaçlarla geliştirilen GLP-1 ve GIP temelli ilaçlar bunun en görünür örneklerinden.
Klinik çalışmalarda daha önce görülmemiş kilo kayıpları sağladılar ancak bu başarının çok kısa sürede kültürel bir fenomene dönüşmesi de dikkat çekiciydi. Kısa süre içinde bu ilaçlar asıl hedefleri olan diyabet veya obezite tedavisinin değil gençliğin, güzelliğin ve ince bedenin de sembolüne dönüştü. Bir noktadan sonra insanlar ilacı değil, ilacın vaat ettiği yeni yaşam konuşmaya başladı.
Radithor başarısız bir üründü. Günümüzün obezite ilaçları ise bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış tedaviler. Ortak noktaları etkinlikleri değil, insanların onlara yüklediği anlam.
Radyum gençliğin anahtarı sanılmıştı. Bugün ise kimi zaman tek bir enjeksiyonun yalnızca kiloları değil, yaşamı da değiştireceğine inanılıyor. İnsanlık yüzyıllardır aynı şeyi arıyor: Bir ilaçtan çok, bir mucize.