Bir çocuk hakları savunucusu olarak belirtmem gerekir ki çocuk kavrayışı bakımından en akıl karıştırıcı dönemlerden birinin içindeyiz. Çocukların önce günahkâr, sonra tabula rasa, ardından küçük vatandaş olarak görüldükleri tarihsel süreç, bugün çocukluk kavramını ortadan kaldırma noktasına geldi. Mevcut sistem bunu bir yandan çocukları fazlasıyla merkeze alıyor gibi görünen, hatta “çocuk erkil” diye ifade edilen bir yaklaşımla yaparken öte yandan çocukları işçileştirme, suçlulaştırma ve evlendirme yoluyla yetişkin sistemlerine dâhil ederek çocukluğu istila ediyor.
Çocukların bu kadar önemliymiş, destekleniyormuş gibi göründüğü mevcut sistemin içinde DEHB, disleksi ve OKB gibi farklı tanı ve durumlarla karşılaşma oranları oldukça yüksek. Bunun yanı sıra çocukların odaklanma, kendini kontrol etme ve başka insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurma konusunda da çeşitli güçlükler yaşadıkları görülüyor (Palmer, 2015). Çocuklar giderek ailelerinin kaygı ve endişelerinin nesnesi hâline geliyorlar (Akoun, Pailleau ve Dalgakıran, 2014). Kabil’i Yetiştirmek: Oğlanların Duygusal Yaşamını Korumak adlı kitaplarında Dan Kindlon ve Michael Thompson ise duygusal okuryazarlığı desteklenmeyen çocukların nasıl bir ıstırap içinde olduklarını ve bunun çocuklar arasındaki ilişkilerde nasıl şiddete dönüşebildiğini açıklıyor (Kindlon ve Thompson, 2022). Sözde “çocuk erkil” sisteme yakından baktığımızda çocukların ıstırap ve karmaşa içinde olduğunu görmemek işten değil.
Bu çok karışık ve çelişkili tabloda açılması gereken pek çok katman var. Ancak ben bu yazıda biraz kadrajlar arasında gezinmek istiyorum. Çünkü çocuk hakları alanında çalışmak, bir kameranın kadrajını sürekli ayarlamaya benzer: Bazen “uzak çekim” (zoom out) yapıp genel manzarayı görmek, bazen de “yakın çekim” (zoom in) yaparak bir yosunun üzerindeki detaya odaklanmak gerekir.
Çocuk, çocukluk kavrayışı ve bu kavrayışa bağlı olarak çocuk haklarının gelişimi; yapısal, toplumsal ve bireysel süreçlerin birbiriyle devinimsel ilişkisi içinde oluşur. Bu nedenle bireysel olana, sistemsel olana ve kolektif olana eş zamanlı bakmak gerekir. Genel bakış bize yapısal nedenleri, sorunları ve kamusal sorumlulukları gösterirken bireysel odak, fazla genellemenin görünmez kıldığı çeşitliliği ve bireysel sorumluluğu fark etmemizi sağlar.
Bir yandan büyük siyasetin, kurumsal yapıların, kentsel politikaların, savaş-barış siyasetinin, göçlerin, kutuplaşmanın, ayrımcılığın ve siyasi söylemlerin çocuklar ve çocuk hakları üzerindeki etkilerini görmeye; bu yapıların çocuklar lehine dönüşmesi için mücadele etmeye ihtiyaç duyarız. Diğer yandan gündelik pratiklere, kurduğumuz ilişkilere ve kendimize bakmamız, bunları da dönüştürmemiz gerekir.
Bu yüzden “Ben bir birey olarak çocuklarla nasıl ilişkileniyorum, çocukları nasıl algılıyorum?” sorusu da en az devletin çocuğu nasıl algıladığı kadar kritik bir sorudur. Mikro düzeyde çocuklarla kurduğumuz ilişki ile makro siyasetin çocuğa bakışı birbiriyle yakından ilişkilidir. Dönüşüm, ikisini de eş zamanlı olarak kapsamak zorundadır.
Arabalar, AVM’ler ve TOKİ’lerce tasarlanmış; asfalt, çimento ve tropik ağaçlarla süslenmiş kentlerin çocuk dışlayıcılığı ile çocuklar için tasarlanmış ama çocukların ihtiyaçlarına göre şekillendirilmemiş alanların plastikliği pekâlâ birbirinin izdüşümüdür. Bir çocuğun sokakta oyun hakkına erişememesi hem kent hakkına ilişkin politikaların hem genel siyasetin hem de erkek odaklı kent anlayışının sonucudur.
Aynı zamanda güvensiz bir sokak, evde annenin sorumluluk alanının genişlemesine yol açarak hane içindeki ilişkileri de dönüştürür. Çoğunlukla annenin üzerine bırakılan bakım yükünün artması; çocukla geçirilen zamanın niteliğini, annenin dayanma kapasitesini ve kendine ayırabildiği zamanı etkiler. O noktada yorulmuş bir annenin yorgunluğu yalnızca bireysel bir yorgunluk değildir; kamu politikalarının da bir yansımasıdır. Bunu mümkün kılan ise annelik, çocukluk ve bakım üzerinden toplumsal olarak uzlaştığımız zemindir elbette.
Önemli bir yüzleşme: Güç sahibi olmak
Burada mikro olana, bireysel olana biraz daha yakından bakmak istiyorum. Çocukla kurduğumuz ilişki öncelikle bir demokrasi, özgürlük ve özerklik meselesidir. Cümle biraz büyükçe görünebilir. Ancak güçsüz görünenle kurduğumuz ilişkide gücümüzü nasıl kullandığımız, demokrasi, özgürlük ve özerklik anlayışımızı da açığa çıkarır.
Burada elbette “çocuk” yalnızca insan yavrusunu değil, güç asimetrisinde güçsüz konumda olan her tür varlığı da işaret edecek bir kapsayıcılıkta düşünülebilir.
Çocukla yetişkin arasındaki ilişki doğası gereği asimetriktir; çünkü yetişkin daha fazla bilgiye, fiziksel, bilişsel ve sosyal kapasiteye sahiptir. Tam da bu nedenle çocuğun gelişiminden sorumlu olan bireyin bu gücü nasıl kullanacağı kritik bir önem taşır.
Yetişkinin bu gücü kullanırken hem çocuğun hem de kendisinin özerkliğini tesis edebilmesi; çocuğun özerkliğini tanımayı, özgürleştirici olmayı ve çocukla demokratik bir ilişki kurmayı gerektirir. Gücü, özerkliği tanıyan ve özgürleştirici bir biçimde kullanmak da mümkündür; çocuğu edilgenleştiren, manipüle eden ve sessizleştiren bir biçimde kullanmak da. Burada ayrıca belirtmek isterim ki sesin duyulması ile otantik sesin duyulması arasında önemli bir ayrım vardır.
Tam da bu sebeple çocuklarla kurduğumuz ilişki, her şeyden önce sahip olduğumuz gücü nasıl kullanacağımıza ilişkin bir tercih içerir. Çocukla ilişki, güçle gerçek sınanma alanlarımızdan biridir.
Varoluşsal olarak bizden daha zayıf bir varlığa karşı gücümüzü nasıl kullanacağımız, hayata ilişkin bilinçli ya da bilinçsiz seçimlerimizin de bir göstergesidir. Aynı zamanda bir çocukla nasıl ilişkilendiğimiz, tüm ötekilerle eşitlenme niyetimizin ve değer sistemimizin de göstergesidir.
Bu değer sistemi eril bir güce mi, yoksa eşdeğerliliğe dayanan bir etiğe mi dayanıyor? Kurduğumuz ilişki bunun da yansımasıdır.
Burada “çocuk” kavramını genişleterek üzerinde eylemde bulunma kapasitemizin olduğu hayvanları, doğayı ve “çocuklaştırılan/çocuksulaştırılan” diğer tüm grupları da bu denkleme dâhil edebiliriz. Bu yönüyle çocukla kurulan ilişki, hem demokrasinin hem özgürlüğün hem de özerkleşmenin en temel turnusol kâğıtlarından biri hâline gelir.
Çünkü bu kavrayış, toplumda “yetersiz” görülen engelliler veya yaşlılar gibi “çocuksulaştırılan” diğer gruplara karşı takındığımız tutumlarda da kendini gösterir. Hatta sömürgecilik tarihi, “yetersiz” ve “çocuksu” görülen halklara ve ülkelere yönelen sistematik bir şiddetin tarihidir.
Gündelik hayatta ise bu durum bir hoca-öğrenci, gönüllü-asistan veya kadın-erkek ilişkisinde pek çok farklı biçimde karşımıza çıkar. Çalışma arkadaşımıza ya da sivil toplum örgütümüze gelen bir gönüllüye karşı sergilediğimiz tutum da bu asimetrik gücü nasıl yönettiğimizle doğrudan ilgilidir.
Belki de temel sorulardan biri şudur: “Benden bilgi, kapasite veya olanak bakımından daha güçsüz olanla nasıl ilişkileneceğim?”
Bir fidanı eğmek, kesmek veya büyümesine alan açmak
Eski bir deyiş olan “yaş ağaç” metaforunu düşünelim: terbiye etme, sessizleştirme ve boyun eğdirme arzusunun vücut bulmuş hâli. Oysa yaş bir ağacı eğebiliriz, kesebiliriz ya da büyümesine izin verebiliriz. Peki, hangisini tercih ederiz?
Türkiye’deki eğitim sistemi çok uzun süre çocukları “eğmek” için uğraştı; müfredat, makbul vatandaş yaratma hedefi etrafında şekillendi. Bugün ise bütünüyle piyasanın ihtiyaçlarına odaklanmış eğitim sistemi, çocukların özgünlüklerini ve potansiyellerini yok etme eğilimi taşıyor.
Peki, çocukların özgürce büyümesi için alanı nasıl sağlayacağız? Bu alanı, o fidana gölge etmeden ama onu susuz da bırakmadan, doğru bir mesafede tutabilir miyiz?
Bu noktada karşımıza yaşamsal bir unsur çıkar: sınır meselesi.
Gücü “olumlu” yönde kullanma tercihimizin kendisi bile, doğru yönetilmezse bir sınır ihlaline ve çocuğa zarar veren bir eyleme dönüşebilir. Örneğin bir çocuğun öz bakım ihtiyaçlarının —altının değiştirilmesi gibi— karşılanması yetişkinin sorumluluğundadır. Ancak bu, zamanla azalması ve yerini çocuğun özerkleşmesine bırakması gereken bir süreçtir.
Eğer yetişkin, çocuk kendi kapasitesini geliştirdikçe bu alandan geri çekilmeyi bilmezse çocuğun gelişimini engelleyen ve sınırlarını ihlal eden bir güç kullanımı sergilemiş olur. Dolayısıyla yardım etmek ile müdahale etmek arasındaki o ince çizgi, gücün etik sınırını belirler.
Benzer biçimde bir hikâye anlatıcısı olarak da gücümüzü nasıl kullanacağımızı seçeriz. Bir çocuğu korkutabilir ya da onu mutlu edip eğlendirebiliriz. Bir hikâye aracılığıyla onun korkularıyla yüzleşmesine, ejderhaları yenebileceğine inanmasına vesile olabiliriz.
Bu seçimin kendisi bizi birey olarak özgürleştirir; çünkü gücümüzü yalnızca “benim için” veya “sistem için” değil, “bizim için”, yani birlikte yaşam için kullanmaya karar vermiş oluruz.
Chesterton’ın dediği gibi: “Hikâyeler çocuklara ejderhaların var olduğunu anlatmaz; çocuklar ejderhaların var olduğunu zaten bilirler. Hikâyeler çocuklara ejderhaların yenilebilir olduğunu gösterir.”
Eğer çocuklara kendi hikâyelerimizi dayatmak yerine onların kendi hikâyelerinin öznesi ve kahramanı olmalarına izin verirsek canavarları ve ejderhaları birlikte yenebileceğimiz yepyeni bir dünya kurabiliriz.
Bırakalım, hikâyeleri birlikte anlatalım. Bazen yalnızca onlar anlatsın; biz de pembe bulutlara, fıstık yeşili ineklere inanalım. Bu serüven, hepimize kendimizi ve dünyayı değiştirme potansiyeli sunacaktır.
İçine bakmak: İçimizdeki susturulmuş çocuklar ve diyalog
Son olarak kadrajı içimize çevirelim isterim. Zira her çocuk, çocukluğa ilişkin her mesele masaya bir de kendi çocukluğumuzu getirir.
Çoğumuzun geçmişinde susturulmuş bir çocuk var. Bizler, kendi içimizdeki o çocuk susturulduğu için bugün ya başka çocukların da susturulmasını istiyoruz ya da onların bizim adımıza, bizim yerimize konuşmalarını bekliyoruz.
Çocukların da bizim gibi susmasını istemek, kendi sessizliğimizi haklı çıkaran ve büyük bir özgürlük korkusu taşıyan bir tavırdır bence. Öte yandan çocukların bizim yerimize de konuşmasını beklemek, her ne kadar bunun tersi gibi görünse de istila edicidir.
Oysa demokratik olan, “Kim konuşsun, kimin sözü dinlensin?” sorusuna tek bir tarafı işaret ederek cevap vermek değildir. Demokratik olan, gerçek bir diyalog kurmaktır.
Doğru cevap ne geçmişte olduğu gibi yalnızca büyükleri dinleyen çocuklar ne de bugün çocukların her talebini koşulsuz biçimde yerine getirmeye çalışan yetişkinlerdir. Demokratik olan, çocukla yetişkinin birbirini duyduğu, anlamaya çalıştığı ve nihayetinde ikisinin toplamından daha fazlasını üreten bir diyalogdur.
O zaman asıl soru şu olmalı: “Çocukla yetişkin arasında gerçek bir diyalog nasıl oluşur?”
Kapanış bir çocuk kitabından gelsin: Leo Lionni, 1975 yılında yazıp resimlediği Pezzettino adlı kitabında çocuğu ve çocuğun biricikliğini anlatır.
“Parçacık” anlamına gelen ismiyle kitabın ana karakteri Pezzettino, herkesin kocaman olduğu ve cesaret isteyen şeyler yaptığı bir dünyada yaşamaktadır. Küçücüktür. Yalnızca bir parçacıktır. Bu yüzden bir başkasının parçası olduğunu düşünmektedir.
Kime ait olduğunu bulmak üzere yola çıkan Pezzettino; yüzene, uçana, güçlüye, ermişe, karşılaştığı herkese “Sizin parçanız mıyım acaba?” diye sorar ve hep “hayır” cevabını alır.
Aradığı cevaba ulaşmak için dağlar, denizler aşarken birden ayağı takılıp düşer ve bir sürü küçük parçacığa ayrılır. Kendinden kopan o parçalar sayesinde Pezzettino, diğerleri gibi küçük parçalardan oluştuğunu; bir başkasının parçası olmadığını, kendi olduğunu ve kendine ait olduğunu anlar (Lionni, 2018).
Ezcümle, özgürleşme mücadelesi aynı zamanda kendine ait olma mücadelesidir. Kendilik mücadelesi ise bir başkasının da kendi olmasına saygı duymakla mümkündür.
Çocukların kendilerine ait olmalarına, taşıdıkları parçacıkları, olasılıkları ve potansiyelleri hayata geçirmelerine alan açmak; yetişkinin de kendi olma mücadelesinin anahtarlarından biridir.