Karavan, manzaranın ritmine uyarak seyahat etmeye ve klasik bir güzergâhta kendine yer bulamayacak duraklarda mola vermeye imkân tanıyor. Yola, İstriya Yarımadası’nın kuzeyindeki Rovinj’den çıkıp, ülkenin en güney ucundaki Dubrovnik’e doğru iniyoruz. Yol boyunca tarihî şehirler, millî parklar, balıkçı kasabaları, kaleler ve adalar sıralanıyor; hepsinin fonunda ise Adriyatik uzanıyor.
Ancak Hırvatistan’ı dört teker üzerinde gezmek her zaman kolay değil. Sahil yolu bazı bölümlerde dar ve son derece virajlı. Üstelik karavanı her yere park edemiyorsunuz; kamp alanlarını ve yetkili park bölgelerini kullanmak gerekiyor.
Bu alanlar kimi zaman tarihî merkezlerden oldukça uzakta kalıyor ve bazen de fahiş fiyatlar talep ediliyor.Yüksek sezonda, özellikle temmuz ve ağustosta bu sorun iyice belirginleşiyor. Bu nedenle ilkbahar, erken yaz ya da sonbahar böyle bir rotaya çıkmak için çok daha uygun dönemler olabilir. İstriya: Hırvatistan’ın en İtalyan yüzü Yolculuk, İstriya’nın olmazsa olmaz duraklarından Rovinj’de başlıyor.
Dar, taş döşeli sokaklardan oluşan tarihî merkez eski bir adanın üzerine kurulmuş; kente ise Aziz Eufemya Kilisesi hâkim. Renkli cepheler, liman ve kıyının hemen açığındaki küçük adacıklar, şehri Hırvat Adriyatik’inin en tanınan kartpostallarından biri hâline getiriyor.Daha güneyde, İstriya’nın en uç noktasında Pula bulunuyor. Kent, cam gibi berrak sularıyla Hırvatistan’daki en önemli Roma miraslarından birini bir araya getiriyor.
MS 1. yüzyılda inşa edilen Pula Arena, günümüze ulaşan en büyük altı Roma amfitiyatrosundan biri. Tribünlerinde bugün konserler, festivaller ve gösteriler düzenleniyor; böylece Antik Çağ, kentin çağdaş kültürel hayatının bir parçası hâline geliyor.Pula gezisi, kentin ana caddesindeki Sergius Takı, Herkül Kapısı ve Kaštel kalesine de uzanıyor. 17. yüzyıldan kalma bu Venedik kalesi, hâkim bir tepenin üzerine kurulmuş ve limana, kentin kiremit çatılı evlerine geniş bir panorama sunuyor.İstriya, Hırvat kıyısının geri kalanından ayrılıyor.
Kalp şeklini andıran yarımada, Hırvatistan, Slovenya ve İtalya arasında paylaşılıyor ve belirgin bir İtalyan etkisini koruyor. Yeşil tepeleri, üzüm bağları, zeytinlikleri, ormanları ve ortaçağ kasabaları, bölgeye takılan “Adriyatik’in Toskana’sı” lakabını fazlasıyla haklı çıkarıyor. İç kesimlerdeki Motovun gibi yerleşimler, tepelerin üzerine kurulmuş ve çevreye tepeden bakıyor.
Ancak karavanlar için uygun alanların yetersizliği, bu kasabayı rotamızın dışında bırakmak zorunda kalmamıza neden oldu. Opatija’nın zarafetinden Plitvice göllerine İstriya’nın büyük bölümünü dolaştıktan sonra sıradaki durağımız, kıyının geri kalanından oldukça farklı olan Opatija. Burada büyük villalar, tarihî oteller, bakımlı bahçeler ve Avusturya-Macaristan dönemini çağrıştıran zarif bir hava öne çıkıyor.
Kent, kaplıcaları ve iklimi sayesinde, onlarca yıl boyunca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu aristokrasisinin gözde sayfiye yerlerinden biri olmuş. Yaklaşık on kilometrelik Lungomare sahil yürüyüş yolu, villaların, küçük koyların ve berrak suların arasından kıyıyı adım adım keşfetmeye imkân veriyor. En güzeli, acele etmeden yürüyüp yolda karşınıza çıkan küçük girintilerde denize girmek.
Eski bir balıkçı köyü olan, şirin atmosferli Volosko’ya kadar yürümek de kesinlikle değer. Opatija’dan sonra Velebit dağlarının eteklerindeki sahil yolunu güneye doğru izleyerek yolculuğun en etkileyici bölümlerinden birine devam edebilirsiniz. Biz ise otoyolu tercih ederek Zadar yakınlarındaki Nin’e kadar gittik.
Burada manzara yeniden değişiyor. Nin’in küçük tarihî merkezi, lagünlerle çevrili küçücük bir adanın üzerine kurulmuş. Yerleşim, Hırvat tarihinin en eski izlerinden bazılarını barındırıyor; 9. yüzyıldan kalma Kutsal Haç Kilisesi ise kentin başlıca simgelerinden.
Geleneksel olarak “dünyanın en küçük katedrali” olarak anılıyor. Nin ayrıca kumlu plajları, şifalı çamurları ve tuzlasıyla da öne çıkıyor. Zadar’da karavanlar için park yeri bulmak daha zor, ancak şehir buna fazlasıyla değiyor.
Roma ve Orta Çağ’dan kalma kalıntıların arasında, sahil şeridi kentin iki önemli cazibe merkezine ev sahipliği yapıyor: Dalga hareketini, merdivenlerin altına yerleştirilen borular aracılığıyla sese dönüştüren Deniz Org’u ve gün batımında aydınlanan dairesel güneş panellerinden oluşan Güneşe Selam enstalasyonu. Gün batımı, Zadar’ın en büyük alametifarikası. Alfred Hitchcock’a atfedilen ve buradaki gün batımını “dünyanın en güzeli” diye tarif eden söz, artık kentin turistik anlatısının bir parçası.
Buradan ayrılıp bir günlüğüne Adriyatik’in mavisini geride bırakıyor ve Plitvice Gölleri Millî Parkı’nın yeşiline doğru iç kesimlere yöneliyoruz. Farklı yüksekliklerde sıralanan ve nehirler ile şelalelerle birbirine bağlanan 16 göl, Hırvatistan’ın en etkileyici doğal manzaralarından birini oluşturuyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan park, kıyı şeridinin adeta mükemmel bir karşıtını sunuyor.
Park ziyareti ahşap yürüyüş yolları ve patikaların yanı sıra bazı rotalarda elektrikli tekneler ve iç ulaşım araçlarıyla yapılıyor. Yaklaşık 78 metreye ulaşan büyük şelale Veliki Slap, ülkenin en yüksek şelalesi. Suyun turkuaz rengi ve sıcak hava her ne kadar insanı serinlemeye davet etse de göllerde yüzmek kesinlikle yasak. Šibenik, Trogir ve Dalmaçya’nın kalbi Kıyıya geri döndüğümüzde ilk durağımız, beyaz taşları, dar sokakları, merdivenleri ve küçük meydanlarıyla öne çıkan Šibenik.
Tamamı taştan inşa edilen ve Dünya Mirası listesinde yer alan Aziz Yakov Katedrali’nin cephesini, birbirine hiç benzemeyen 71 insan başının yer aldığı sıra dışı bir friz süslüyor. Yaklaşık 50 kilometre ileride ise küçük bir ada-kent olan Trogir karşımıza çıkıyor; adeta mini bir Dalmaçya gibi. Burada en güzeli, taş sokaklarda kaybolmak; ardından bölgenin kentsel kalbi olan Split’e devam etmek.
Split, yaklaşık 1.700 yıl önce inşa edilen imparator Diocletianus’un devasa sarayının etrafında büyümüş. Bugün, sarayın eski duvarları, geçitleri ve odaları, içinde evlerin, dükkânların, restoranların ve kafelerin iç içe geçtiği yaşayan bir merkez oluşturuyor. Split limanı, Adriyatik adalarına açılan en önemli kapılardan biri; buradan Brač, Hvar, Šolta ve Vis gibi adalara feribotlar ve katamaranlar kalkıyor.
Yüksek sezonda yolcu trafiği son derece yoğun, bilet fiyatları da epey yüksek olabiliyor. Hırvatistan’ın 1.200’ü aşkın adası var, ancak bunların yalnızca yaklaşık 60’ında yaşam var. Bizim rotamızda Korčula, Lopud ve Dubrovnik’in tarihî merkezinin tam karşısında yer alan, içinde küçük bir tuz gölü (Ölü Deniz) bulunan Lokrum adalarına uğradık.
Makarska Rivierası ve Pelješac YarımadasıSplit’ten ayrıldıktan sonra yol yeniden Adriyatik’e yaklaşıyor ve yolculuğun en etkileyici etaplarından biri başlıyor: Makarska Rivierası. Bir yanda deniz, diğer yanda Biokovo’nun sarp dağları. Dağ ile kıyı arasındaki mesafe son derece kısa; virajlar, Dubrovnik yönündeki güzergâhın en çarpıcı manzaralarından bazılarını sunuyor.
Surlu kente varmadan önce Pelješac Yarımadası’na doğru sapıyoruz. Ston, yarımadanın büyük sürprizlerinden biri: Dağa doğru tırmanan, Avrupa’nın en etkileyici savunma sistemlerinden biri sayılan surlarla korunan küçük bir yerleşim. Mali Ston Körfezi istiridyeleriyle ünlü.
İstiridyeleri taptaze, çiğ ve yalnızca birkaç damla limonla tatmak, bölgenin kaçırılmaması gereken gastronomik deneyimlerinden. Prapratno plajında kısa bir molanın ardından Orebić’e doğru devam ediyor ve Korčula adasına giden feribota biniyoruz. Adanın tarihî merkezi balık kılçığını andıran bir plana sahip; bu düzen, hava akımını artırmak ve sokakları rüzgârdan korumak için tasarlanmış.
Korčula, Marco Polo’nun doğum yeri olduğunu öne sürüyor; ünlü seyyahın ismi kentin her köşesinde karşınıza çıkıyor. Surlar, kuleler ve taş binalar, yüzyıllar süren Venedik etkisini hatırlatıyor. Pelješac’tan ayrılmadan önce Žuljana daha sakin bir mola sunuyor: berrak sular, dağlar ve tipik Akdeniz atmosferine sahip koylar.
Denizden keyif almak için iyi bir ipucu: Hırvatistan’da plajların büyük bölümü, az sayıdaki istisna dışında çakıl. Yerel halkın yaptığı gibi yanınıza mat ya da şişme yatak almak ve deniz ayakkabısını unutmamakta fayda var. Dubrovnik: büyük final Dubrovnik yoluna girdiğinizde, sakin Hırvatistan’dan ülkenin turizm başkentine geçmiş oluyorsunuz.
Son bir virajın ardından surlarla çevrili şehir bir anda karşınıza çıkıyor; Adriyatik’in en tanıdık silüetlerinden biri. Yüksek sezonda Stradun, yani ana aks, her gün binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor; insanlar neredeyse her köşede fotoğraf çekmek için duruyor. Surlar, katedral ve tarihî merkezin dar sokakları bir günde gezilebilir, ancak üç gün ayırmak, kenti daha sakin bir tempoda deneyimlemeye ve bir adaya günübirlik bir gezi eklemeye imkân tanıyor.
İyi bir seçenek, birçok turistin ayrıldığı akşamüstü saatlerinde Dubrovnik’i keşfetmek. Rovinj’den Dubrovnik’e uzanan hatta Hırvatistan, defalarca yüz değiştiriyor. İstriya İtalyan mirasını, Dalmaçya taş şehirlerini ve adalarını, Plitvice ormanlarını ve şelalelerini, Dubrovnik ise denize açılan büyük tarih sahnesini sunuyor.
Görece kısa bir kıyı şeridinde toplanan bu çeşitlilik, Hırvatistan’ın bugün neden Avrupa’nın büyük turizm merkezleriyle rekabet ettiğini ve hâlâ yalnızca deniz ve kumdan çok daha fazlasını sunduğunu gayet iyi açıklıyor.