"Özgür Özel'in "vekiller kendi bölgelerine göre evet ya da hayır" oyu verecek demişti. Adana'da iki vekil evet diyor, ikisi hayır diyor. Özel'in memleketi Manisa'da sadece Özel "evet" diyor. 2 vekil hayır diyor.”
Bu önemli bir mesele.
Çünkü Yeni Parti kanun teklifi ile ilgili meselede çok bocaladı ve süreci yönetemedi kendisi açısından. Net olamadı.
Benim için en önemli çıktı, Özgür Özel’in bu gidişatla işinin zor olacağı. Bugün net karar veremeyen, yarın da vermeyecek. Herkesi memnun etmek diye bir şey olamaz siyasette. Genel kurulda yaptığı konuşma da bu açıdan ibretlikti. Konuşmanın sonlarına doğru tüm dengeleri alt alta, üst üste yığdı ve günün sonunca bir şey diyememiş oldu. Daha da kötüsü, dediklerine uymayan bir parti yapısı ile karşı karşıya kaldı. Ana yönetim kadrom evet diyecek dedi, oradan bile hayır çıktı.
Bu oylama, Yeni Parti’nin en büyük ve ilk sınavı idi. Kürtler’in talebini daha ilk sınavda bertaraf etmenin anlaşılır bir mantığı varsa topluma açıklasınlar. Bu bağlamda, daha başlamadan biten bir hikâye olarak da anılabilir ileride. Zamana bırakalım bu kısmı.
“Vekiller bulundukları bölgelere evet ya da hayır desinler” dedi. Bu formülü hangi kötümser aklın icadı bilemiyorum. Fakat bir formül olmadığını biliyorum.
Türkiye’nin yüzyıllık bir meselesinin totalde yüzbinleri bulan ölümlerden sonra ‘karar anına’ gelirken, karar vermesi gereken irade makamı, “E valla ben bir şey diyemem, halkın hassasiyetleri var, onlara bırakayım” demesi tarihe bir utanç olarak geçecek davranışlardan biri olsa gerek.
İlki, ben sanmıyorum ki halkın seçip iradesini temsil etmesi için yetki verdiği vekili meclise gönderirken “Git savaşı derinleştir, ülkenin en büyük yarasını daha da kaşı ve bizi perişan etmeye devam etsin” dediğini.
İkincisi, siyaset dediğimiz mekanizma bildiğim kadarıyla sorunları çözmek için var. Meclis de bunun mercisi. Bundan kaçılıyorsa neye ve nereye gidilecek?
Milletin hassasiyetleri dediğimiz şey boş gösterendir burada. Ölümlerin engelleneceği bir yerde, böylesi en temel insani bir hakkı tartıştığımız bir konuda bunu hassasiyetlere, ya da coğrafyasal denklemlere meze edemezsin.
Milletin hassasiyetlerini dinlemek temsilin başlangıcıdır; onları kendi kararının nihai ve açıklamasız gerekçesi yapmak temsilin sona erdiği yerdir…
- Hangi millet kesiminin hangi kaygısının esas alındığı ifade edilmiyor. Aynı şehrin bir vekili evet diğeri hayır diyor. Bir şey hem doğru hem yanlış olamaz.
- Milletvekilinin kendi hukuki ve ahlaki kanaatini görünmez hale getiriyor.
- Gelecekte yanlış çıkacak kararın sorumluluğunu seçmene yükleniyor.
- Barışın uzun vadeli ve görünmeyen getirilerini bugünkü görünür öfkeye karşı sistematik olarak dezavantajlı hale getirir.
“Ben bu maddenin şu nedenle yanlış olduğunu düşünüyorum” yerine “milletin hassasiyetleri böyle” demek bir siyaset biçimi olmamalı. Siyasetten kaçıştır.
Bir milletvekilinin görevi bugünkü kızgınlığın termometresi olmak mıdır? Sanmam.
Çatışma çözümü kararlarının maliyet ve faydaları yıllara yayılır. Bugün siyasal olarak pahalı olan bir karar, on yıl sonra ülkenin yararına olabilir; bugün popüler olan bir güvenlik sertleşmesi, uzun vadede kurumsal veya toplumsal maliyet üretebilir.
Gözden kaçmaması gereken bir diğer bağlam da şudur. “Toplumda rahatsızlık var” tek başına veto gerekçesine dönüştüğünde, herhangi bir uzlaşmanın en rahatsız edici maddesi bütün paketi bloke etmeye yeter artar bile. Barış gibi meseleler söz konusu olduğunda toplumun hassasiyetleri/rahatsızlıklarına hapsedilemez.
Günün sonunda elbette millet ve hassasiyetlerinin bir anlamı var. Göz ardı edilecek bir durum değil. Fakat, bir ‘hayır’ oyunun ülkeye maliyeti olabilir. Hele hele bu ölüm-barış-gelecek denklemi söz konusu ise. Milletin duygusunu kararın bahanesi değil de gerekçeli demokratik bir muhakemenin temeli yapmak daha iyi olmaz mı?