İş insanı Murat Ülker'in, İşletme okullarında müfredat değişmeli mi? başlıklı yazısı şöyle: Günlük hayatta bazı kavramları çok kolay kabulleniyoruz. “ Piyasa kendi yolunu bulur.” “Okul dediğin diploma verir.” “İş dünyası verim üretir.” Sanıyorum ki bu cümleler hepimizin kulağında yer etmiştir. Fakat son yıllarda karşılaştığımız gerçekler, bu alışkanlıklarımızı gözden geçirmemizi gerektiriyor.
A rtık iklim krizi, gelir dağılımı ve servet eşitsizliği, iş dünyasının siyasete etkisi gibi etkenleri dış etkiler olarak yorumlamaktansa, kurduğumuz dünya düzeninin sonuçları olarak okumak daha doğru değil mi? Piyasa gerçekten kendi yolunu mu buluyor, yoksa biz ona başka yol mu bırakmıyoruz. O vakit işi temelinden ele almak yani işletme okullarında öğrettiklerimizi değiştirmemiz gerekmiyor mu?
Andrew J. Hoffman’ın Business School and the Noble Purpose of the Market: Correcting the Systemic Failures of Shareholder Capitalism yani İşletme Okulu ve Piyasanın Asil Amacı: Hissedar Kapitalizminin Sistemik Başarısızlıklarını Düzeltmek kitabı, bu sorulara yanıt arıyor , benim de bu eğitimi 50 yıl önce almış birisi olarak haliyle ilgimi çekti. Yazarımız iş dünyasının ahlaki yönünü, işletme eğitiminin iş ahlakını nasıl şekillendirdiğini ve piyasanın toplumla ilişkisini yeniden düşünmemiz gerektiğini nedenleri ile temellendirerek anlatıyor.
Haydi gelin bu konuyu irdeleyelim. Hoffman, otuz yılı aşkın süre işletme okullarında sürdürülebilirlik ve çevre yönetimi öğreten bir akademisyen. Deneyimleri ona, meseleyi sadece işe indirgediğimizde hem konuları daralttığımızı hem de ahlaki boyutu kenara ittiğimizi göstermiş.
Piyasa başrol oynadığında, birlikte yaşam kültürünün öncelenmesi mümkün olmuyor. İklim değişikliği gibi mühim başlıklar için esas ihtiyaç duyulan, sürdürülebilirliği mevcut kalıba sığdırmaktan ziyade, bizzat iş oyununun kurallarını sürdürülebilirlik etrafında yeniden kurmaktır. Servetin giderek daha az sayıda kişinin elinde yoğunlaşması, orta sınıfın daralması, siyasetin para etkisine açık hale gelmesi gibi konuları yani sorun yaratan hususları analiz edip ilgili sistemleri dönüştürmek gerekir.
Bu tablonun tamamını, “piyasanın kuralları” dediğimiz alan tasarlıyor. Bunun ıslahı ancak kural koyan kurumları, teşvikleri ve ölçüm biçimlerini yeniden kurarak olabilir. Bu dönüşümü hayata geçirebilmenin de yöntemi en temelden, neyi nasıl öğrettiğimizden geçiyor.
Yazar, bugünün işletme okullarının artık geçerliliğini yitirmiş bir dünyaya göre tasarlandığını söylüyor. Hisse değerini merkeze alan dar bir bakış açısı, kamuyu, piyasanın önündeki engel gibi gören refleksler ve durmak bilmeyen büyümek fikri, eğitim müfredatının temelini oluşturuyor. Öğrenciler strateji, finans, operasyon gibi güçlü araçlar öğreniyor; fakat bu araçların hangi amaca hizmet edeceği yeterince konuşulmuyor.
Oysa günümüz liderinin karlılıktan öteye geçerek, içinde yaşadığımız sistemin istikrarını, adil süreci ve doğayla ilişkisini de gözetmesi gerekiyor. Seçmeli dersler bu anlamda yetersiz kalıyor, çünkü değişmesi gereken şey perspektif! Bunun için Hoffman, müfredatı oluşturan ana direklerin yeniden tasarlanması gerektiğini savunuyor.
Pek çok okulun, iklim konusunu müfredatına aldığını; ancak çoğu zaman bunu yeni bir pazar fırsatına bağlayarak yaptığını söylüyor. Artık öğrenciyi gerçek sorunlara sürdürülebilir çözümler üretmeye zorlayan derslere ihtiyacımız olduğunu söylüyor . Mesela: “Sürdürülebilirlik için geçiş maliyetlerini kim üstlenecek?” “Kısa vadede kimler nelerden vazgeçecek?” “Alınacak hangi karar, uzun vadede toplumsal faydayı gerçekten artırır?” Hoffman, piyasayı dönüştürmek istiyorsak, lider adaylarının bu gerçeklerle sınıfta karşılaşmasının ve “neden” ile “nasıl” sorularının üzerinde kafa yormasının öneminin altını çiziyor.
Hedef, daha iyi bir toplum için serbest piyasanın kurucu aklını tazelemek ve günümüz toplumunun gereksinimlerini karşılayacak şekilde hizalanmak. Bunu yaparken karakteri, amacı ve kamusal sorumluluğu, eğitimin merkezine yerleştirmek, çünkü gelecek bunu gerektiriyor. Ben dünyanın her bölgesinde iş yapan bir iş insanı olarak diyorum ki buna ihtiyacımız var.
Meselemiz, meselelerin kendisi veya yapay zeka değil, sorunlarımızı yeterince düşünmemek galiba. İŞLETME EĞİTİMİNİN AMACI NEDİR? İşletme okulları uzun süredir aynı çerçeve içinde hareket ediyor.
Hissedarın çıkarı merkezde, kamu çoğu zaman piyasanın önünde bir engel gibi görüldü, büyümek sanki sınırsız bir hedef olarak benimsendi. Bu anlayış bir dönem için başarılı sonuçlar yarattı, bugün ise iklim ve eşitsizlik, kurumların içinde çalıştığı zemini zorlayan iki büyük sorun olarak karşımıza çıkıyor. Hoffman, tartışmaya buradan başlıyor.
Piyasa, modern dünyanın en güçlü örgütlenmek alanlarından biri. Son yüz elli yılda üretim, yaşam standartları arttı, yoksulluk azaldı. Geniş bir etki alanı ile büyük bir güç olan piyasa birçok faydanın ve iyileştirmenin yanında, doğa için oluşturduğu problemler ile gündeme geldi, mesela atmosferdeki CO₂ seviyesi güvenli eşiklerin üzerine çıktı, sıcaklık artışı yangınları, selleri ve kuraklığı sıklaştırdı, bazı bölgeler yaşanılabilirlik sınırlarını zorlamaya başladı.
Geldiğimiz bu noktada çerçeveyi değiştirmedikçe, “teknoloji nasıl olsa bir yerden yetişir” rahatlığı ile hareket etmenin kimse için fayda sağlayamayacağını kabul etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bu konudaki fikirlerimi birkaç yazımda belirtmiştim. Hatırlayanlarınız çıkacaktır. ( https://muratulker.com/iklim-felaketinden-nasil-kaciniriz/ ) Meseleye toplumsal çerçeveden baktığımızda da gördüğümüz tablo pek farklı değil.
Gelir ve servetin tepedeki küçük bir grupta yoğunlaştığına; orta sınıfın payının azaldığına; geniş kitlelerin kendilerine hitap etmediği gerekçesi ile siyasetten uzaklaştığına yönelik çok sayıda işaret ve söylem var. Eşitsizlik ile siyaset arasındaki bağ birbirini besleyen bir döngü kuruyor. Paranın sistem içerisindeki etkisi arttıkça kurallar zayıflıyor, kurallar zayıfladıkça eşitsizlik derinleşiyor.
Bu sistemin içerisindeki problemler ile doğru bir düzlemde yüzleşebilmek için, ilk etapta piyasanın bir doğa yasası olmadığını, insan eliyle kurulmuş bir kurumlar bütünü olduğunu idrak etmemiz gerekiyor. Eğer kuralları insanlar yazdıysa, karar verenler, üretimi yönetenler, kaynakları dağıtanlar bu kurallar üzerinde yeniden düşünebilir. Hoffman, bu düşünce ortamını sağlam bir zemin üzerinde kurabilmek için, işletme okullarına görev düştüğünü söylüyor.
Son yıllarda birçok okulun iklim krizini derslerine bir şekilde entegre ettiğini, fakat müfredat içerisinde konunun yeni bir pazar fırsatı gibi okutulduğunu söylüyor. Bu yaklaşım, sürecin yıkıcı etkilerini yavaşlatabilir ama trendi kırmaya yetmez. İş dünyasında gerekli olan “Kazan Kazan” prensibi bazen hayatta gerekli olan “fedakarlık ve paylaşım” düsturlarına galebe çalar.
Eğitim bu dengeyi kurmakla yükümlüdür. “Kazan Kazan” anlayışı sınıfta çoğu zaman verim üzerinden anlatılır. Yazar, sadece verime dayanan anlayışın neden eksik kaldığını, tarımsal sistem üzerinden anlatıyor.
Tarımda verim yükselirken yeraltı suları daha hızlı çekiliyor, üst toprak zayıflıyor, yoğun kimyasal kullanımı yayılıyor. Küçük çiftçi oyunun dışına itiliyor, büyük ölçekli üretici küresel tedarik zincirlerinin bağımlı bir halkasına dönüşüyor, kırsal ekonomi giderek güçsüzleşiyor. Uzun vadede bu sistemde kimin kazanıp kimin kaybettiğini düşünmemiz gerekiyor.
Hoffman, mevcut yapıyı daha iyi tanımlamak için, MBA’in bir ürün paketi olarak sunulmasına karşı çıkıyor. Ana derslerin yönetimin araçlarını öğretmeye devam etmesini; bunun yanına neden ve niçin, hangi dünyaya göre karar veriyoruz gibi konuların tartışılmasının eklenmesini savunuyor. Hedefimiz, serbest piyasanın üretken gücünü kaybetmeden, onu toplumun ihtiyaçlarına yeniden hizalamak ve bunu eğitimden başlatmak.
BU DEĞİŞİM ÖĞRENCİLER İÇİN NE İFADE EDİYOR? Okulun sunduğu program, öğrenciye bir çerçeve sağlar. Asıl iş, o çerçevenin içini doldurmaktır.
Ne öğrendiğini, nelerin eksik kaldığını ve bu eksikleri hangi kaynaklarla tamamlayacağını düşünen öğrenci, eğitiminin sorumluluğunu üstlenmiş demektir. Lisans/lisansüstü öğrencisinden beklenen de budur. Diplomanın gerçek değerini, öğrencinin aldığı eğitimi ne kadar hazmedebildiği belirler.
Hatırlarım yurtdışında çok iyi bir dereceyle, meşhur bir mektepten binbir fedakarlıkla mezun bir memur çocuğunu mülakat ediyordum. Dikkatimi çeken seçmeli derslerden aldığı yüksek notlara kıyasla meslek derslerindeki not düşüklüğü olmuştu. Okullarda gaye öğrencileri meslek sahibi yapmakla beraber, kurumların nasıl çalıştığını görmek ve onları daha adil ve daha dayanıklı bir yere taşımak isteğini öğrencide uyandırmak olmalıdır.
Hoffman, son yıllarda yapılan anketlerin öğrencilerin bu yöndeki eğilimini desteklediğini söylüyor. Artık öğrenciler, temel işletme derslerinin yanında, çevresel ve toplumsal başlıkların da eğitimlerinin doğal bir parçası olmasını bekliyor. Biz okurken değil Türkiye’mizi dünyayı kurtaracağımıza inanırdık.
Amma sonra mezun olduk, hayatın gerçekleri ile kuşatıldık. Aslında sunulan müfredat ile yetinmeyip öğrenmenin sınırlarını aşmak için okulu bir ürün sağlayıcısı gibi görmek yerine, kaynaklarla dolu bir ortam olarak kabul etmek gerekiyor. Bugün yapay zeka bu imkanı sunuyor, ne güzel…
Ben tahsilimin sonuna doğru fevkalade zevkli ve istifadeli bulduğum meslek dersleri hakkındaki merakımı tatmin için dördüncü sınıfta seçtiğim meslek derslerini sıfır kredi mukabili almıştım ve notum AA idi. Esas gayem bir sene daha mektep sıralarında dirsek çürütmemek, hayata atılmak idi. Hatırlarım, biz müfredatı yeterli bulmadığımız için kendi aramızda kültür dersleri icat etmiştik.
Gönüllü arkadaşlarımızla konuları paylaşır, hazırlardık. Bu girişimden ileride Bilim Sanat Vakfı doğmuş, binlerce mezun vermişti. Halen aktif, bağımsız, yeni nesillerin omuzlarında kendi başına süren heterojen bir kültür topluluğu olarak yoluna devam ediyor.
Bana kalan ise yarım asrı aşan bir arkadaşlık ve halen sürdürmekte olduğumuz derslerdir. Öğrenci bilhassa yüksek öğretimde ortamdan ihtiyacı olanı çekip hedefi ile birleştirdiğinde eğitim gerçekten faydalı olmaya başlıyor. Müfredat içerisinde neyin neden öğretildiğini sormak ve derslerin dayandığı varsayımları tartışmak da bu işin bir parçasıdır.
Yazarın hatırlattığı üzere, diplomayla eğitimi ayıran ince çizgiyi görmek ve eğitimi genişletmek öğrencinin elindedir. Öğrenmek için sınıfın dışına çıkarak kampüste bir öğrenci kulübü kurmak ya da var olan bir kulüpte sorumluluk almak da mümkün; ilgi duyulan alandaki profesyonellerle kampüs etkinliği üzerinden temas kurmak öğrenmeyi hızlandırır. Müfredatı Bugünün Sorunlarına Cevap Oluşturacak Biçimde Yenilemek ve Bunu Sürdürülebilir Kılmak Öğretim Üyeleri ve Yöneticilerin Sorumluluğundadır.
Tabii öğretim üyelerinin hem çömezken ve daha sonra gayelerinin kendi sahalarında güncel kalmak ve terakki etmenin yanında talebe yetiştirmek olması,kurumların büyük dönüşümleri gerçekleştirmek için teşvik edilmesi de mühimdir. Öğretim üyelerinin güncel ve pratik meselelere dönük çalışmalara açık olması, dış dünyayla bağ kurma becerisi ve güçlü bir ders anlatımı aranan özellikler arasındadır. Okulu yönetecek ekipler seçilirken de normları değiştirmek için istekli ve cesaret sahibi, yılmayan bir vizyon aranır.
Ancak bundan sonra öğrenci seçim kriterleri önem kazanacaktır. Bu kriterler ise tabii ki lisans, doktora gibi değişik kademeler için farklılık gösterecektir. İşletme Okullarının Topluma Fayda Sağlayarak, Toplumun İlerlemesine Katkısı Tüm Paydaşlar İçin Gereklidir.
Bugünün kapitalizmi, çoğu zaman tartışılmaz bir gerçekmiş gibi anlatılıyor. Oysa sistemin bugünkü hali “paydaşlar kapitalizmi” 1970’lerde yüksek enflasyon, petrol krizi ve rekabet baskısı altında şekillenen modelde karın toplumsal faydadan bağımsız düşünüldüğü düzen, başlangıçta verim ve büyüme vaadi taşıyordu. Bugün ise gelir eşitsizliği, çevresel yıkım ve siyasal kutuplaşma gibi sonuçlarla anılıyor.
Eğitim, değerlerini ve önceliklerini içinde yaşadığı sistemden devralıyor . O sistemin adı çoğu zaman basitçe “piyasa” ya da “kapitalizm” diye anılıyor ama tarihi, kurumları ve ahlakı olan bir bütünle karşı karşıyayız. Yazarımız Hoffman tartışmayı kapitalizmin temel kavramlarına, Adam Smith’in mirasına ve bugün yaşadığımız gerilimlere taşıyor.
Ben konuyu dağıtmamak için bu konuları irdelemeyi bir başka yazıya bırakıyor ve kitabı okumanızı salık veriyorum. İktisadi hayatta ve toplum düzeninde bir yeknesaklık yoktur. Yaşam ve toplum düzeni tarih ve coğrafyadan etkilenen ve dini anlayışa göre şekillenmiş felsefeye göre cereyan etmektedir yani işletme okullarında da “tek bir doğru” öğretilmeyecektir.
Hoffman’a göre öğrenciye düşen, araçları öğrenirken çerçeveleri de sorgulamak; politika, hukuk ve toplumsal tercihlerin iş kararlarına nasıl sızdığını görmek. Öğretim üyesine düşen, dersleri bu kurumsal tasarımın sonuçlarını da kapsayacak ve eleştirecek şekilde genişletmektir. Okula düşen sorumluluk ise, farklı modelleri ilk elden tanıştıran içerikleri, yani işyeri demokrasisi, rekabet politikası, sosyal yatırım yaklaşımı gibi, müfredata dahil etmektir.
ŞİRKETİN AMACI NEDİR; HİSSEDARI ZENGİN ETMEK GİBİ BİR ÇIKARIM DOĞRU MU? Hoffman “şirket” denen yapıya ekonomi, hukuk, sosyoloji ve yönetim pratiği olarak dört farklı merceklerle bakmayı öneriyor. Ekonominin merceği, İngiliz iktisatçı Ronald Coase ile açılıyor.
Piyasada tek tek sözleşme yapmanın gizli maliyetleri (arama, pazarlık, denetim) büyüdüğünde, iç koordinasyon daha ucuza gelir ve “firma” doğar. Yani buradan bakıldığında şirket, bir “sözleşmeler ağı”dır; hukuksal bir kurgu üzerinde ortak üretime girişen aktörlerin koordinasyon aracıdır. Friedman’a göre ise şirketin “sosyal sorumluluk” iddiaları kapitalist düzende tehdit sayılır.
Jensen ve Meckling ise “asal ve vekil” gerilimini merkeze alıp yöneticiyi hissedarla hizalamayı birincil görev olarak tarif eder. Hukukun merceği ise bambaşka bir tablo gösterir. Şirketler hissedar karı için vardır, diye bir hukuk kuralı yoktur.
İşler, müdebbir tüccar davranışı yani business judgment rule çerçevesinde yürür. Yönetici iyi niyet, özen ve sadakatle hareket ettiği sürece mahkeme, kararın ticari muhakemesine karışmaz. Üstelik Delaware şirketler hukuku, bir şirketin herhangi bir yasal amaç için kurulabileceğini kabul eder.
Amerikan Hukuk Enstitüsü’nün (ALI) kurumsal yönetim ilkeleri de şirketlerin kâr amacı gütmekle birlikte etik yükümlülükleri gözetmesini ve kamusal yarar sağlayan faaliyetlere makul ölçüde kaynak ayırmasını meşru kabul eder . Yani hukuk dili, tek bir paydaşa kilitlenmiş bir amaç dayatmaz. Sosyolojinin ve yönetim pratiğinin merceği, şirketi sözleşmeler toplamı olmaktan çıkarıp canlı bir topluluk olarak okur.
Durkheim’ın iş bölümüyle kurulan toplumsal örgütlenme fikri, Follett ve Drucker’ın insan aklını merkeze alan yönetim anlayışı bu zemini güçlendirir. Hoffman, kitabında Drucker’ın meşhur cümlesinden alıntı yapıyor: Bir işletmenin tek geçerli amacı müşteri yaratmaktır. Kar, bu amacı ne kadar iyi yerine getirdiğinizin somut bir göstergesidir.
Bu perspektiften baktığımızda, şirketi dış çevresiyle ilişki içinde, değer üreten bir kurum olarak görebilmek de mümkün oluyor. Aslında hissedar önceliği bir yönetim tercihidir. Şirketin amacı, müşteriye ve topluma değer üretmek, kâr ise bu değerin sürdürülebilirliğinin gerekliliği için şarttır.
Yani MutluetMutluol. Eğitimin öğrenciye farklı mercekler arasında geçiş yapmak yeteneği kazandırmak, birlikte tasarlamak, akran koçluğu ve uygulamalı projelerle neden ve etkiyi birlikte düşündürmek… İşte bunlar müfredatın hedefi olmalı, yönetici adayları araçların ötesinde amaçları da tartışmayı öğrenmeliler.
Kısacası şirketi hukukla çevrelenmiş, kültürle yaşayan, pratikle öğrenen bir topluluk olarak görmek, bu topluluğun müşteriye ve topluma kalıcı katkısını merkeze almak… PARA, DEMOKRASİYİ NASIL YOZLAŞTIRIR, ŞİRKETLER POLİTİKADAN UZAK DURABİLİR Mİ? Hoffman, bu noktada iş dünyasının rolünü, sistem içerisinde yeniden tanımlamamız gerektiğini söylüyor.
Şirketlerin kamu politikalarına katılımı, toplumsal faydayı artırmak için de kullanılabilir. Piyasa, siyasetten ayrı olarak düşünülemez. Şirketlerin aldığı kararlar, vergiden istihdama, tedarikten enerjiye kadar kamusal alanın her köşesine dokunur.
Bu yüzden iş dünyasının politika süreçlerinden tamamen uzak durmasını beklemek, gerçekçi değildir. Şirket ortak amaçta buluşan bireylerden oluşur ama siyasal tercih, o ortak amacın doğal bir uzantısı değildir. Para belki seçimi satın almıyor ama giriş bariyerini yükseltiyor ve kamusal güveni aşındırıyor.
Hoffman, bugün yapılan anketlerin, insanların siyaset ve para ilişkisinin yeniden düzenlenmesini istediğini açıkça gösterdiğini söylüyor. PARA HARCAMAK, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜYLE EŞDEĞER MİDİR? Siyasal harcamayı ifade özgürlüğüyle eşitlemek şirketlerin elindeki para gücünü söz hakkına dönüştürmektir.
Şirket oy kullanmıyor ama elinde bütçeler, bağlantılar ve süreklilik var. Bu denklemde, paranın sesi doğal olarak daha gür çıkıyor. “Hükümet insanların mı, yoksa şirketlerin mi” endişeleri günümüzde anlam kazanıyor.
Bu bağlamda karşımıza çıkan kavram lobiciliktir. Lobicilik denince çoğu insanın aklına, kapalı kapılar ardında yürüyen pazarlıklar geliyor. Oysa bu kavramın özü, bilgi ve deneyim aktarımıdır.
Politika yapıcılar, çoğunlukla karmaşık ekonomik düzenleri şirketlerden daha iyi bilen aktörlere sahip değil, onçin iyi tasarlanmış bir politika yazmak, iş dünyasının bilgisinden yararlanmakla oluyor. Sorun, bu bilginin kimin yararına kullanıldığında başlıyor. Eğer lobicilik yalnızca şirket çıkarına hizmet eden bir araç haline gelirse, kamu yararı zayıflar ve güven kaybolur.
Politika üretimine katılım demokrasiyi güçlendirir, politikayı satın almak ise aşındırır. Hoffman’a göre şeffaflık bir erdemin de ötesinde bir zorunluluktur. Hangi politikaları destekliyorsunuz, hangi kanallar üzerinden etkide bulunuyorsunuz, hangi çıkar gruplarıyla birlikte hareket ediyorsunuz?
Bu sorulara açık yanıt verilmedikçe, kamu ile özel sınırı bulanık kalır. Bugün pek çok ülkede görülen tepki, aslında bu bulanıklıktan duyulan rahatsızlıktır. İşletme okulları, burada önemli bir rol üstleniyor.
Öğrencilere “politika”yı anlatırken devletin görevlerini ve iş dünyasının sorumluluk alanlarını da anlatmalılar. Kurumsal yönetişim; çıkar çatışması, düzenleme süreçleri, lobicilik etiği gibi başlıklar, bugünün liderlik eğitiminin çekirdeğinde yer almalı ve yöneticinin başarısı şirketin finansal performansının yanı sıra, toplumsal sistemin istikrarına yaptığı katkıyla da ölçülmeli. Şimdi konunun diğer yönünü yani devletin piyasadaki rolü ne gelelim.
Çünkü aynı denklemin iki yüzünden bahsediyoruz. Sermaye, karar almak süreçlerine katıldıkça politika şekil değiştiriyor, devlet de piyasaya her dokunduğunda ekonominin yapısı etkileniyor. Esas soru, doğru miktarda ve doğru biçimde bir devlet piyasanın içerisinde nasıl var olur?
Tabii yazar tartışmamış ama devlet, kimdir, hükümet bir kurum mudur? Seçimlerde iktidar partisi kurumunu mu seçiyoruz, yoksa insanları mı? Bu soruların cevapları da önemlidir.
Devletin ve Piyasanın Rollerini Konuştuk. Şimdi, Nasıl Ölçülüyor ve Hangi Değerlere Göre Gelişiyor? Verim, büyümek, rekabet gibi kelimeler bugün hala iş dünyasının temel pusulaları.
Oysa Hoffman’a göre bu pusulalar artık doğru yönü göstermiyor. İşletme eğitiminin hangi varsayımları yaşattığını, hangi kavramları sorgulamadan öğrettiğini anlamadan, sistemin kendini dönüştürmesi mümkün değil. Yazar, işletme eğitiminde büyümenin doğal olduğu, teknolojinin her sorunu çözeceği, doğanın yalnızca kaynak olduğu, verimliliğin tek iyi ölçü olduğu gibi yerleşmiş bazı kabullerin kökten sorgulanması gerektiğini savunuyor.
Bugünün iş dünyasının koşullarında, özellikle küresel sorunların çözümünde, iş birliği rekabet kadar önemli. “Coopetition” ve “pre-competitive collaboration” gibi yaklaşımlar, şirketlerin aynı anda hem rekabet hem ortaklık yürütebileceğini gösteriyor. Bu yaklaşımlar, yazarın yeni büyüme biçimlerini tanımlarken kullandığı modeller ile de yakından ilintili.
Yavaş büyümek , toplumun olgunlaşmasıyla ilgilidir; insanlar daha az çalışmayı, daha sade yaşamayı tercih eder. Yeşil büyümek , teknolojik yeniliklerle çevreye zarar vermeden ekonomiyi büyütmeyi hedefler, ancak Hoffman bu yaklaşımın fazla iyimser olduğunu söyler. Post-growth yaklaşımı, büyüme fikrinden tamamen vazgeçmeyi önerir; refahın anlamlı topluluklar ve sade bir yaşamla mümkün olduğunu vurgular.
Degrowth ise üretimi ve tüketimi bilinçli biçimde azaltmayı, ekolojik dengeye dönmeyi savunur. Bu modellerin ortak noktası, “nasıl büyürüz” sorusundan “nasıl yaşarız” sorusuna geçiştir. Hoffman, bunun sonrasında “yenileyici kapitalizm” kavramını açıklıyor.
Bu fikrin temelinde, doğadaki sistemlerin nasıl işlediğini model alarak ekonomiyi yeniden düşünmek var. Hücrelerde, ormanlarda, toplumlarda, yani neredeyse tüm alemlerdeki mevcut sağlıklı sistemler aynı ilkelere dayanıyor. Bunlar dayanıklılık, çeşitlilik ve denge ilkeleri.
Eğer bu ilkeler yaşamı ayakta tutuyorsa, ekonominin de onlarla uyumlu biçimde tasarlanması gerekiyor. İşletme okullarının bu yaklaşım ile iyi çalışanlar yetiştirmenin ötesine geçerek, iyi yurttaşlar yetiştirmesi gerektiğini söylüyor , Hoffman; ona göre finans dersleri toplumsal ve çevresel göstergeleri kapsamalı; insan kaynakları, gerçekten insan merkezli öğretilmeli; üretim zincirlerinin doğrusal yapısından vazgeçilerek, döngüsel olarak yeniden tasarlanmalı... Kısacası insan “salih amel” yani iyi işler işlemeli bireysel bir menfaati olmasa bile bir diğeri için, toplum için!
Böylesine bir değişim için zamana, küresel ölçekte bir hizalanmaya, büyük çapta bölgesel örgütlenmelere ihtiyaç duyulacağını düşünüyorum. Nitekim günümüzde benzer amaçlarla bir araya gelen bazı oluşumların zamanla dağıldığını görüyoruz. Küresel düzeyde bunu başarmak sandığımızdan daha zor.
Paris Anlaşması neredeyse evrensel kabul gördü, 195 ülke taraf oldu. Ancak imza, uygulamanın garantisi değil. Ülkeler taahhütlerini sık sık değiştiriyor, hatta bazıları anlaşmadan çekilme girişiminde bulunuyor.
ABD’nin 2020’deki çekilişi ve bir yıl sonra geri dönüşü, bu kırılganlığın açık bir örneği. Suriye ve Nikaragua gibi sonradan katılan ülkeler tabloyu tamamlasa da bugün hala bazı ülkeler anlaşmayı onaylamış değil. Katılımın yanında, devamlılık da ayrı bir sorun.
2025 projeksiyonlarına göre mevcut ulusal taahhütler gerçekleşse bile dünya hala yaklaşık 2,6 ila 2,8 °C ısınacak gibi görünüyor. Bu tablo, teknik çözümlerin tek başına yeterli olmadığını; siyasi kararlılık, ekonomik adalet ve kültürel yön değişiminin aynı anda gerektiğini gösteriyor. Paris Anlaşması bu konjonktürün tek göstergesi değil.
COP süreçleri, iklim fonları ve bölgesel dayanışma platformları, International Partners Group veya Clean Energy Transition inisiyatifleri zorluklarla boğuşuyor. Taahhütler açıklanıyor, ancak fonlar aktarılmıyor, teknoloji paylaşımı gündeme geliyor, fakat politik sınırlar aşılmıyor. NE ÖĞRETİYORUZ, HANGİ DÜNYA İÇİN ÖĞRETİYORUZ?
Bunu konuştuk fakat bu araçları kim, hangi niyetle kullanacak? Öğrenim salt becerilerin aktarılmasından oluşuyor. Öğretim üyelerimiz öğrenimde uzmanlığı aktarmanın yanı sıra, öğrenciye yol arkadaşlığı yapmak, yön göstermek zorundadır.
İş birliği, güven, topluluk kurma becerisi de insan doğasının parçası. Eğitimde buna yer verildiğinde alınan kararların kalitesi artacaktır. Bir kavramı iyi öğrenmek ile o kavramın gerçek hayattaki sonuçlarını hissedebilmek arasında bir nüans var.
Müfredatı çoğullaştırmak da önemli; bir coğrafyaya münhasır bir okuma listesi, vaka seçimi ve ölçüm anlayışı yerine, insan onurunu merkeze alan sosyal düşünce, ekonomik kurumların tarihsel bağlamını hatırlatan yaklaşımlar, sürdürülebilirlik merkezli bir eğitim tercih edilmelidir. Tüm bunlar kolay olmayacak! Fakat öğrenimde değişiklik ve eğitimin bireysel bazda hoca ile talebe ilişkisine çekilmesi gereklidir.
Bu atılması zorunlu ilk adımdır. Piyasa kendi yolunu bulur, demek yerine, birlikte geleceğe nasıl bir yol açarak varacağımızı konuşmalıyız. Hoffman, A.
J. (2025). Business School and the Noble Purpose of the Market: Correcting the Systemic Failures of Shareholder Capitalism. Stanford University Press.