İsveç’te 13 Eylül Pazar günü yapılan genel seçim, 14 Eylül sabahı ülkeyi yeni bir siyasal dönemin eşiğine getirdi. Magdalena Andersson’un başını çektiği merkez sol muhalefet, Başbakan Ulf Kristersson’un sağ ittifakının önüne geçti. Ancak aradaki fark yalnızca üç sandalyede kaldı.
Bu nedenle seçim sonucunu kesin bir iktidar değişikliği olarak yorumlamak için henüz erken. Ülkede dört yılda bir yapılan seçimlerde yüzde 4 seçim barajına göre, 349 sandalyeli İsveç parlamentosu Riksdag’da sol blok 176 sandalyeye sahip olurken sağ partilerin toplamı 173 sandalyede kaldı. Sosyal Demokratlar 2022’deki yüzde 30.3 olan oy oranından yüzde 28.1’e geriledi.
Sol Parti’nin ise yüzde 6.7 olan oyu 8.3’e yükseldi. Seçimin en dikkat çekici sonucu ise ırkçı ve yabancı düşmanı İsveç Demokratları’nın (SD) gerilemesiydi. 2022’de yüzde 20.6 oy alan SD ikinci parti iken bu seçimde 11 milletvekili kaybederek yüzde 17.5 ile üçüncü sıraya düştü.
SOL OYLARDA PATLAMA Malmö kentinde seçimin en çarpıcı görüntüsü Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Rosengård semtinde ortaya çıktı. Rosengård çevresinde, belediye meclisi seçiminde Sosyal Demokratlar yüzde 49.2, Sol Parti ise yüzde 45.8 oy aldı (toplam yüzde 95). Başkent Stockholm’de ise Kululu yurttaşlarımızın çoğunluğunu oluşturduğu Rinkeby bölgesinde Sol Parti oylarında patlama yaşandı.
Rinkeby’de, Sol Parti yüzde 57, Sosyal Demokratlar yüzde 33.4 oranında oy aldı (toplam yüzde 90.4). Bu bölgelerde seçimin yalnızca ekonomik sorunlar ve sosyal politikalar üzerinden değerlendirilmediği anlaşılıyor. Filistin sorunu, özellikle Müslüman kökenli seçmen oyları üzerinde etkili oldu.
Sol Parti, seçim kampanyası boyunca Filistin halkının mücadelesini destekleyen bir tutum sergiledi. Bugünkü tabloya göre, Sosyal Demokrat Parti’nin kadın lideri Magdalena Andersson’a başbakan olma yolu açıldı. Ancak parlamentoda sadece üç sandalyelik üstünlük son sözü söylemek için yeterli değil.
Hükümetin nasıl kurulacağı ise başka karmaşık bir konu. Çünkü sol blok içinde yer alan diğer partiler; göçmen politikaları, ekonomi ve nükleer enerji konularında farklı görüşlere sahipler. Başbakan Ulf Kristersson’un sağ bloğunda ise dört parti yer alıyor: Moderaterna (Muhafazakârlar), Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller.
Irkçı İsveç Demokratları ise sağ koalisyonu dışarıdan destekliyordu. Seçim sonuçlarının şimdilik verdiği mesaj: Sağ iktidar geriliyor, İsveç Demokratları oy kaybediyor ancak Sosyal Demokratlar da eski gücüne sahip değil. Sol Parti’nin güçlenmesi, İsveç siyasetinde dengeleri değiştiren bir etken oldu.
DÜŞ MÜ, GERÇEK Mİ? İsveç’te seçimlerden sonra üzerinde durulan başka bir konu da Rosengård ve Rinkeby başta olmak üzere, göçmen ve Müslüman mahallelerinde kullanılan sol oyların kalıcı olup olmayacağıydı. Sol blok partilerinin birinden belediye meclisine giren ve adının yazılmasını istemeyen üye yüksek sesle düşünüyor: “Kafamda bir soru var.
İsveç’te sol partilere oy veren göçmen ve Müslümanlar, ülkelerine gittiklerinde de bu tavırlarını sürdürecekler mi? Yoksa burada başka, orada başka, ikili bir tutum mu izleyecekler?” Fazla iyimser değil. Seçimden birkaç gün önce, Rosengård çarşı merkezinde karşılaştığım manzara bu düşünceleri haklı çıkardı.
İsveç’e geldiğim yıllarda tanıdığım Somalili Cabdi, her karşılaşmamızda Türkiye’nin Somali’ye yaptığı ekonomik yardımlardan söz eder, beni kızdırmak için çarşının ta öbür ucundan bağırarak inandığı radikal dinci ifadelerini yinelerdi. Son gördüğümde ise sırtına eski komünist partinin devamı olan Sol Parti’nin gömleğini giymiş, partinin broşürlerini dağıtıyordu. Şaşırdım, gülümsemekle yetindim.
Televizyondan seçim sonuçlarını izlerken Rinkeby’den, Kululu eğitimci Taner Yıldız’ın geçmişe özlemini dile getiren sözleri yankılanıyordu kulaklarımda: “İnsanı etnik kökenine, rengine, tenine, inancına, ismine ya da giyimine göre değerlendirmeyen; ayrımcılığa yüksek sesle karşı çıkan Olof Palme’nin İsveç’ini geri istiyorum...” Ne diyelim: “İsteyenin bir yüzü...”