sondakika.com
Son Dakika

Paris’in kaybolan ‘yaz’ı

Ağustos ayında bir başkent nasıl sessizleşir?

Fotoğraf: Cumhuriyet

Ağustos ayında bir başkent nasıl sessizleşir? Paris’i görmek için en iyi zamanın ilkbahar olduğu söylenir. Rehber kitapları, kartpostallar ve turizm broşürleri bu konuda neredeyse ağız birliği eder: Çiçek açan ağaçlar, Seine kıyısında yürüyen çiftler, kaldırımlara taşan kafeler...

Oysa ben yıllardır yaşadığım bu kentte başka bir Paris tanıdım. Bana göre Paris’in en ilginç zamanı ağustos ayıdır. Çünkü ağustos, Paris’in turistlere kaldığı, Parislilerin ise şehri terk ettiği zamandır.

Bastille Meydanı’ndan yürümeye başlıyorum. Sıcak, taş binaların arasında birikiyor, dar sokaklardan geçerken insanın omzuna görünmez bir yük gibi çöküyor. Meydan kalabalık ama bu kalabalığın büyük bölümü turistlerden oluşuyor.

Fransızca konuşanların azlığı hemen hissediliyor. Birkaç sokak sonra kapalı dükkânlarla karşılaşıyorum. Cama iliştirilmiş küçük notta, “Fermé pour congés annuels (Yıllık izin nedeniyle kapalı) yazıyor.

Paris’in ağustos ayındaki gerçek tabelası budur. Saint-Martin Kanalı boyunca yürürken sessizlik daha da belirginleşiyor. Normalde öğrenciler, genç aileler, bisikletliler ve köpek gezdirenlerle dolu olan kıyılar sanki bambaşka yerlere dönüşmüş durumda.

Su aynı su, köprüler aynı köprüler ama şehrin ritmi çekilmiş gibi. Geriye fotoğraf çeken turistler, teslimat yapan motosikletliler ve çalışmaya devam eden göçmen işçiler kalmış. BÜYÜK GÖÇ Fransa’da ağustos tatilinin bu kadar güçlü bir gelenek haline gelmesi tesadüf değil.

Bunun kökeni 1936’ya, Léon Blum’un Halk Cephesi hükümetine uzanıyor. O yıl ücretli yıllık izin hakkı geniş kitlelere tanındığında milyonlarca işçi ilk kez deniz gören trenlere bindi. Tatil, Fransa’da yalnızca dinlenme değil, sosyal bir hak ve kültürel bir alışkanlık haline geldi.

Aradan doksan yıl geçti ama ağustos geldiğinde Paris hâlâ o büyük göçü yaşıyor. Şehir, kendi sakinlerini birkaç haftalığına kıyılara, dağ köylerine uğurluyor. République Meydanı’nda açık bulduğum küçük bir kafede çalışan Ahmed’le sohbet ediyorum.

Fas kökenli, on iki yıldır Paris’te yaşıyor. “Parisliler gidince bizim iş başlıyor” diyor. “İzin yapmıyoruz; tam tersine daha çok çalışıyoruz.” Bu cümle, Paris’in görünmeyen dengesini anlatıyor.

Şehir boşalmıyor aslında, yalnızca sahip değiştiriyor. Marais sokaklarında yürürken bazı galeri ve tasarım dükkânlarının kapalı olduğunu görüyorum. Yan tarafta ise yaşlı bir fırıncı çalışmaya devam ediyor.

Raflarda bagetler, kruvasanlar ve tartlar dizili. “Herkes gidiyor ama ekmek her gün gerekiyor” diyor omuz silkerek. Belki de Paris’in en eski gerçeği budur: Tatil bir ayrıcalık olabilir ama şehir her sabah yeniden kurulmak zorunda.

DÜNYA FUARI GİBİ Öğleden sonra Seine kıyısına indiğimde güneş taş basamakları kavuruyor. Nehir boyunca yürüyen turistler NotreDame’a doğru ilerliyor. Bir köprünün gölgesinde belediye temizlik işçileri mola veriyor.

Biraz ileride kitap tezgâhlarının yarısı kapalı. Yaşlı bir sahaf, “Eskiden ağustosta daha çok Fransız müşteri olurdu” diyor, “Şimdi şehir dünya fuarı gibi”. Saint-Germain-des-Prés’ye vardığımda akşamüstü ışığı binaların cephelerine vuruyor.

Hemingway’in, Sartre’ın, Simone de Beauvoir’ın oturduğu kafelerin önünde yine uzun kuyruklar var. Ama bu kuyrukların dili artık Fransızca değil. Paris, kendi hikâyesini başkalarının gözünden izliyor.

Yıllardır bu kentte dolaşırken fark ettiğim şey şu: Paris en çok kalabalık olduğunda değil, eksildiğinde kendini ele veriyor. Ağustos ayında romantik kartpostal görüntüsünün arkasındaki çalışma düzeni, sınıfsal ayrımlar ve gündelik emek görünür hale geliyor. Akşam Seine kıyısında otururken güneş yavaşça batıyor.

Tur tekneleri geçiyor, köprülerin altından serin bir rüzgâr yükseliyor. Paris yine güzel. Ama bu güzelliğin içinde hafif bir eksiklik hissi var.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Cumhuriyet sayfasına gidin.

www.cumhuriyet.com.tr · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü