Gölcük merkezli depremin üzerinden 27, 6 Şubat depremlerinin üzerinden 3 yıl geçti. Depremden sağ kurtulan ya da yakınlarını kaybeden yurttaşlar için ise depremler bir travma olarak devam ediyor. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi aynı zamanda milyonlarca insanın güvenlik duygusunu, geleceğe ilişkin beklentilerini ve toplumsal hafızayı etkileyen büyük bir kolektif travma olduğunu söyleyen Davranışsal Nörobilimci ise Prof.
Dr. Tayfun Uzbay “Büyük afetlerin ruh sağlığı üzerindeki etkileri çoğunlukla travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete ve yas gibi bireysel sorunlar üzerinden tartışılıyor. Oysa milyonlarca insanı aynı anda etkileyen olayların sonuçları bireyle sınırlı kalmaz; toplumun güven duygusunu, davranışlarını, ortak hafızasını ve geleceğe bakışını da etkileyebilir.
Üstelik toplumsal travmanın etkileri yalnızca olayı doğrudan yaşayan kuşakla sınırlı kalmayabilir. Travma, kolektif hafıza ve kültürel normlar üzerinden etkilerini sonraki kuşaklara da taşıyabilir” dedi. ‘ORTAK ALGI ÖNEMLİ’ Kolektif öğrenilmiş çaresizlik kavramının bu noktada önem kazandığını söyleyen Uzbay, “Buradaki kilit sözcük ‘öğrenilmiş’tir. İnsan doğuştan çaresiz değildir; yaşadığı deneyimler ona “ne yaparsan yap sonuç değişmeyecek” düşüncesini öğretebilir.
Bu mekanizma, belirli koşullarda toplumsal düzeyde de ortaya çıkabileceğini ileri sürüyor ve bunu “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlıyoruz” ifadelerini kullandı. Kavramların tek tek çaresiz bireylerin varlığı anlamına gelmediğini söyleyen Uzbay, “Toplumun tarihsel deneyimleri, kurumlarla ilişkisi, kolektif hafızası ve daha önce sorunları çözmek için gösterilen çabaların sonuç verip vermediğine ilişkin ortak algı birlikte önem taşıyor” dedi. PASİFLEŞME RİSKİ Toplumun tekrar tekrar ağır sorunlarla karşılaşması ve bunları değiştirmek için gösterilen çabaların sonuç vermediğine inanmaya başlaması durumunda zamanla; “‘Zaten hiçbir şey değişmez’, ‘Ne söylersek söyleyelim, ne yaparsak yapalım sonuç aynı’” düşüncesinin yaygınlaşabileceği riskine dikkat çeken Uzbay, “Tehlikeli olan yalnızca umutsuzluk değil, bu düşüncenin giderek pasifleşmeye dönüşmesidir” tespitinde bulundu. ‘PSİKOLOJİK DESTEKLE SINIRLI DEĞİL’ Kolektif öğrenilmiş çaresizlik açısından temel meselenin, toplumun ‘bir şeyleri değiştirebilirim’ duygusunu koruyup koruyamadığı olduğunu söyleyen Uzbay, “Bir afet sonrasında insanlar ‘Eksikler belirlendi, önlemler alındı, kurallar uygulanıyor ve bir sonraki afete daha hazırlıklıyız’ diyebiliyorsa, yaşanan travmaya rağmen toplumsal kontrol ve etkililik duygusu yeniden güçlenebilir” dedi.
Buna karşılık; ‘Hiçbir şey değişmedi, yine aynı şey olacak, bir şey yapmanın anlamı yok’ düşüncesi yerleşiyorsa toplumsal ruh sağlığı açısından farklı bir tehlike ortaya çıkar” diyen Uzbay, “Bu nedenle afet sonrasında ruh sağlığını korumak yalnızca psikolojik destek vermekle sınırlı değildir. İnsanların kurumların işlediğini, geçmişteki hatalardan ders çıkarıldığını ve kendi çabalarının sonuç yaratabildiğini görmeleri gerekir” ifadelerini kullandı. ‘YASAL DESTEK LAZIM’ Depremler, ruh sağlığının yalnızca psikiyatri kliniklerinin veya psikologların konusu olmadığını da gösteriyor” diyen Uzbay, “Güvenli konut, eğitim, sosyal destek, ekonomik güvence, kurumlara güven, afet sırasında yardım alabilme ve gelecekte aynı kayıpların azaltılacağına inanabilme de ruh sağlığının parçalarıdır. Bu yüzden Türkiye'de ruh sağlığı, yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye dayanan bir sistem olarak görülmemeli; koruyucu ve toplum temelli bir kamu politikası olarak ele alınmalı ve güçlü bir ruh sağlığı yasasıyla desteklenmeli” çağrısında bulundu.