sondakika.com
Son Dakika

Şer ile şêr arasında...

Buradan elbette “bedel ödemeyen konuşmasın” anlamı çıkmaz, çıkmamalı. Bu argüman ahlaken savunulamaz, çünkü acıyı bir mülkiyete, mezarı bir ruhsata, yası bir imtiyaza çevirir; oysa bu ülkede acının en büyük marifeti, kimseye ait olmayacak kadar yaygın olması.

Kapak görseli son-dakika.com tarafından üretildi

Kürtçede savaş ile aslan kelimeleri arasındaki mesafe tek bir sesli harf, daha doğrusu bir şapka kadardır: Şer ve şêr.

Büyüklerimiz bu fırsatı kaçırmamış ve güzel bir anlatıya çevirmişler. Denir ki “Kî ne di nava şer da be, şêr e...”

Yani savaşın içinde olmayan, aslan kesilirmiş…

Elli yıl süren bir savaşın ardından kurulmaya çalışılan barışı, daha doğru deyimle bir barış hukukunu konuşurken, bu tek harflik mesafeyi hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Çünkü bugün Türkiye'de barış hakkında kurulan cümlelerin tonu ile o cümleleri kuranların savaşa olan uzaklığı arasında, ayan beyan bir ilişki var.

İlginçtir, bu ülkede "bedel" kelimesinin karşılığı olan şeyi ödemiş olanlar, ekseriyetle, bugün en sabırlı dili kuruyorlar. Barışın anlamından söz ediyorlar. Adım adım örülmesinden söz ediyorlar. Buna karşılık, bu elli yılın büyük bölümünü meselenin dışında ya da güvenli bir mesafede geçirmiş olanlar bugün başka şeyler istiyorlar.

Savaşta susanlar barış zamanı bağırıyorlar.

Taviz veriliyor diyorlar, bu kadarı fazla diyorlar.

Elaine Scarry, ‘Acı Çeken Beden’kitabında “Acı çeken susar; susanın yerine, acı çekmeyen konuşur” vurgusunu yapar. Bu doğrudur ama eksiktir. Çünkü bunun devamı da var. O da acıdan geçip dile geri dönen insandır. O insan/lar kelimeleri tartarak kullanır. Ağır bedel ödeyenlerin ölçülü konuşmasının nedeni bu. Buradan elbette “bedel ödemeyen konuşmasın” anlamı çıkmaz, çıkmamalı. Bu argüman ahlaken savunulamaz, çünkü acıyı bir mülkiyete, mezarı bir ruhsata, yası bir imtiyaza çevirir; oysa bu ülkede acının en büyük marifeti, kimseye ait olmayacak kadar yaygın olması. Siyaseten de intihar olur, çünkü, bir barış süreci tam olarak dışarıda kalmış olanları içeri çağırarak büyür. Barışın matematiği dışlama değil çoğaltma üzerine işler.

Burada mesele biraz maliyettir. Şöyle ki, her siyasi talebin bir bedeli vardır ve bu bedel havada asılı kalmaz; her zaman birinin sırtına yazılır. Bu anlamda sorulması gereken soru "kim konuşuyor" değil, "bu talep tutmazsa faturayı kim ödeyecektir?”

Demek istediğim anlaşılmıştır diye düşünüyorum.

Somutlaştırmak adına Kolombiya örneğini vereyim.

2 Ekim 2016'da elli yıllık savaşı bitiren anlaşma halk oyuna sunuldu. Ulusal sonuç, oyların yüzde 50,23'ü ile "hayır" oldu; yüzde 49,76 "evet". Fark, kırk bin oyun altında kaldı. Barış veto yedi.

Bu "evet" ve "hayır" oyunun haritadaki dağılımına bakıldığında ise ilginç bir durum ortaya çıkıyordu. Demek istediğimi çok daha net ifade edecektir haritadaki düzen.

Bojayá, Chocó eyaletinde bir kasaba. 2 Mayıs 2002'de, FARC ile paramiliterler arasındaki bir çatışmada, üç yüz kadar insanın sığındığı kiliseye bir patlayıcı düştü. Ölenlerin sayısı için verilen rakamlar 79 ile 119 arasında değişiyor; içlerinde kırktan fazla çocuk vardı. Kilisenin harabesi bugün bir hafıza mekânı olarak korunuyor. İşte bu yer, anlaşmaya yüzde 96 "evet" dedi (İç bölgelerde "evet" diyen tek il Boyacá oldu.)

Miraflores'te 1997'de on iki kişinin öldürüldüğü, üç yüzden fazla kişinin yerinden edildiği kasabada yüzde 85 "evet" dedi.

Cauca'da, Nariño'da, Putumayo'da, Catatumbo'da aynı tablo.

Savaşın gerçekten geçtiği her yerde, ezici bir "evet".

Savaşı yaşamış ve çokça ölüme tanık olmuş bir kilisenin o dönemki papazı, sonucu şöyle yorumlamış: “Merkezî bölgelerde barışa ‘Hayır’ çıkmasının sebebi, oralarda savaşın zalimliğinin hissedilmemiş olmasıydı.”

Şimdi diğer tarafa bakalım.

"Hayır" kampanyasının kalesi, ülkenin en kalabalık sanayi bölgelerinden Antioquia'ydı. Yani aslında "evet" ve "hayır" arasındaki ince ayrım, kalabalıkla tenhanın değil, savaşın coğrafyası ile savaşın dışındaki coğrafyanın ayrımıydı.

Burada bir konunun altını daha çizeyim. "Hayır" diyenler cezasızlığa itiraz ediyorlardı. “Katiller parlamentoya mı girecek" diyorlardı.

Oylama sonucu "barışa hayır" kazandı ve merkezde kurulan bu itirazların faturası çevreye kesildi. Yani savaşı yaşayan ve "barışa evet" diyen Bojayá'nın yüzde 96'sı bu faturayı yaşayacaktı yeniden.

Buradan çıkarılacak ders kimin haklı olduğu değil elbette. Bir talebin hakikati ile o talebi dile getirenin risk mesafesi arasındaki ilişkinin, tesadüfi olmadığıdır. Bunu görmek gerekiyor.

Max Weber, ‘Meslek Olarak Siyaset' kitabında aynı ayrımı çok iyi şekilde siyasetin diline çeviriyor. Kanaat etiği ile sorumluluk etiği der bu duruma.
Kanaat etiği ilkeye bakar ve sonucu Tanrı'ya bırakır.

Sorumluluk etiği ise, eyleminin öngörülebilir sonuçlarının hesabını verir.

Weber şunu da ekler. Bu ikisi mutlak karşıtlar değil, birbirinin tamamlayıcısıdır; ancak ikisini birlikte taşıyabilen insanın siyaset için bir "çağrısı" vardır der.

Siyasette bir talebin ciddiyeti, sesinin yüksekliğiyle değil, taşıyıcısının belli ve net olmasıyla ölçülür. Her talebin bir faturası vardır; sorulması gereken tek soru, o faturanın kime kesileceğidir. Bu soru kimseyi konuşmaktan alıkoymaz. Yalnızca konuşmayı ucuz olmaktan çıkarır. İhtiyaç duyduğumuz da bugün budur. Barışı konuşurken siyaseti ve konuşmayı ucuz hale getirmeden yapmak!

Yine bize lazım olan şey, dün faturanın dışında duran biri, bugün onun bir kısmını üstlenmeli. Katkı budur. Bir barış sürecinin başarısı tam olarak budur.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Bianet sayfasına gidin.

bianet.org · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü