İnsan hakları savunucuları ve örgütleri olarak yürüttüğümüz faaliyetlerin başında ihlalleri belgelemek geliyor. Bu ihlaller temelinde hak ihlalleri raporları yazıyoruz. Ayrıca, analizler ve incelemeler hazırlıyoruz.
Burada dört temel işlevden bahsedebiliriz: Belgeleme, ihlal eğilimlerini tespit etme, hesap verebilir kılma ve politika yapımında yol gösterici olma.
Raporlarımız ihlalleri görmek ve kamuoyuna göstermedeki en kritik aracımız. Kaleme aldığımız analizler ve değerlendirmelerimiz ise bahse konu ihlalleri ve yol açan faktörleri daha iyi anlamamızı sağlıyor. Tabi ki, bu faktörleri daha görünür kılmamızı da imkân sunuyor.
İhlali gerçekleştirenler ihlallerin ve yol açan faktörlerin veya politikaların görünür olmasını istemez. Zira ihlallerin kamuoyunda görünür olması faillerin ve sorumluların da görünür olması anlamına gelir ki bu durum da hesap verebilirliğe giden kapıyı aralar.
Hak örgütlerinin ve savunucularının bin bir emekle hazırladığı raporlar mağdurların sesine ses kattığından salt yazılı materyal olmanın ötesinde bir işleve sahip oluyor. Hakkı ihlal edilenler bu raporları mahkemelerde veya ilgili insan hakları kurullarına yaptıkları başvurularda kullanabiliyor.
Bu nedenle, güçlü yanımız, elimizdeki en etkili araçlardan birisi raporlarımız, analizlerimiz ve incelemelerimizdir. Yazılı üretim aynı zamanda kalıcı üretimdir.
Bu yazı vesilesiyle son dönemde çıkan iki kıymetli çalışmayı önermek isterim. İlki, Irmak Erdoğan’ın Hafıza Merkezi için kaleme aldığı Gözetim Teknolojilerinin Toplantı ve Gösteri Hakkı Üzerindeki Etkisi: Türkiye Örneği başlıklı politika belgesi. İkincisi de, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği’nin Akademik Özgürlüğün Tahribi, Güvencesizlik ve Ticarileşme Kıskacında Üniversite başlıklı rapor.
Gözetim teknolojileri ihlallere yol açıyor
Hafıza Merkezi’nin politika belgesi biyometrik kimlik sistemleri, kapalı devre kameralar ve dijital veri kayıt mekanizmaları vb. uygulamaların toplantı ve gösteri hakkı üzerindeki etkisini inceliyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa gibi temel belgelerin güvence altına aldığı toplantı ve gösteri özgürlüğü insanların görüşlerini yaygın kamuoyu ile paylaşırken kullandığı kritik önemde bir haktır.
Dünya genelinde baskıcı rejimlerin ve aşırı sağcı hükümetlerin baskın olduğu siyasi iklimde insanların toplantı ve gösteri hakkını sokaklarda kullanması giderek zorlaşıyor. Bu konudaki yasal kısıtlamalar, kolluk müdahalesi, yargı baskısı yaygın bir biçimde biliniyor.
Kamusal alanın protesto hakkı için kullanılmasını kısıtlayan baskıcı iktidarların dijital alanda hakkın kullanımına izin vereceğini beklemelek gerçekçi değil. Nitekim politika belgesi bu olguyu gözler önüne seriyor.
Çalışma gözetim teknolojilerini bireylerin davranışlarını, hareketlerini ve kişisel verilerini sistematik bir biçimde izleyen, kaydeden ve analiz eden araçlar (s.8) olarak tanımlıyor. Devamında, bu gözetim teknolojilerinin toplantı ve gösteri özgürlüğüne müdahalesinin küresel bir sorun olduğuna dikkat çekiyor.
Politika belgesi küresel bir sorun olan gözetim teknolojileri ve protesto hakkına müdahalenin Türkiye’de nasıl deneyimlendiğini de ele alıyor. Aşağıdaki paragraf teknolojinin ne kadar caydırıcı olabileceğini ortaya koyuyor:
“Türkiye’de gözetim teknolojilerinin pasif izleme araçları olmadığını, protesto sonrası takibi, kimlik tespitini ve müdahaleyi mümkün kıldığını göstermektedir. Yüz tanıma sistemleri, kamera ağları, internet takip teknolojileri ve biyometrik veritabanlarının entegrasyonu sayesinde bireyler artık yalnızca eylem anında değil, sonrasında da tespit edilebilir hale gelmektedir. Bu durum, fiziksel ve dijital gözetim alanlarında genişlemenin özellikle anonimlik sayesinde korunan ve güçlenen kolektifeylem pratiklerini dönüştürebilecek bir niteliğe büründüğünü ortaya koymaktadır.” (s.16)
Teknolojik imkânlar insanların bu hakkı kullanmasına engel olma riski veya geliştirme potansiyeli bulunduğu gerçeği de diğer hak ihlallerinde olduğu gibi bu kategoride de siyasi iradenin belirleyici rolüne işaret ediyor.
Politika belgesinin sonunda kanun koyuculara, hak savunucularına ve sivil toplum örgütlerine yönelik iyi formüle edilmiş tavsiyeler yer alıyor.
ÜNİVDER’in raporu 7 Şubat’ta İstanbul’da ve 7 Mart’ta Ankara’da gerçekleştirilen iki çalıştaydaki tartışmalara dayanıyor.
Raporun ilk olarak akademik özgürlüklerin aşınmasının çok katmanlı olduğu ve bu katmanların birbirini etkilediği tespitinde (s.3) bulunuyor. Akademik özgürlükleri sadece devletin doğrudan müdahalesi aynı zamanda da siyasi, idari, kurumsal ve ekonomik denetimin de tahrip ettiğine dikkat çekiliyor. Esasen, oto sansür, ifade özgürlüğü, akademik özgürlükler vb. ihlaller de bu denetimin ve müdahalenin bir sonucu olduğundan ilk tespit bir nevi kök neden gibi duruyor.
Fikri üretimin ne kadar zor olduğunu akademide yer alan herkes çok iyi biliyor. Ancak, raporun çok yerinde tespit ettiği üzere üniversite yönetimlerinin akademisyenler üzerindeki mevcut performans baskısı da ihlale (s. 4) varıyor. Nihayetinde bahse konu çalışma koşulları kadar araştırma özgürlüğünü de etkiliyor.
ÜNİVDER’in çalıştaydaki katılımcıların görüşlerini sistematik bir biçimde sınıflandırdığı raporu akademi üzerindeki kurumsal baskıyı, mevcut koşulların ders içeriğini belirlemeyi dahi etkilediğini, maddi imkânsızlıkları, akademik çalışmalara yönelik siyasi baskıyı ele alıyor. Rapordaki bir diğer önemli başlığı ise akademinin toplumsal rolündeki değişimin (s.6) ele alındığı kısım oluşturuyor.
Raporun 7. Bölümünde yer alan Mekansal ve Dijital Gözetim Mekanizmaları başlığı Hafıza Merkezi’nin ele aldığı konuyu protesto hakkı yerine üniversite mekanına uyguluyor. Rapordan fakültelerin yeni tasarımının gözetim politikaları temelinde olduğunu anlıyoruz.
İlgili bölüm şu şekilde: “Şeffaf cam ofisler, açık ofis düzenlemeleri ve sürekli görünür olmayı esas alan mekânsal tasarımlar akademisyenlerde sürekli izlenme duygusu yaratmakta; özgürce düşünme, yazma ve tartışma imkânlarını sınırlandırmaktadır (s.5).”
Ve tabi, bu durumun da akademik özgürlükleri, çalışma koşullarını olumsuz etkilediğini bir kez daha görüyoruz.
Neoliberal politikaların baskın hale geldiği üniversitelerin ticarileşmesinin, güvencesiz çalışma koşullarının akademik özgürlüklere etkisinin ele alındığı raporun vardığı sonuç bilinen gerçeği kamuoyunun dikkatine sunuyor. “Türkiye’deki yükseköğretim sistemi, hem küresel piyasa dinamiklerinin hem de siyasal otoriterleşmenin eş zamanlı etkisi altında yeniden şekillenmektedir (s. 17).”
Özcesi raporlar, analizler, incelemeler sadece yazılı materyal değildir
Raporlar, analizler ve incelemeler salt yazılı materyal olmanın ötesinde içinde bulunduğumuz insan hakları durumunu daha iyi anlamayı mümkün kılan bir araçtır. Bu materyalleri üretmek için göstergeler, metodoloji üzerinde de çalışmak gerekiyor. Böylelikle, içerik daha akıcı ve anlaşılır hale getiriliyor.
Yazılı üretim düşüncelerin, analizlerin ve argümanların daha düzenli olmasını gerektiriyor. Meselenin daha iyi anlaşılmasını ve genel kamuoyuna aktarılmasını kolaylaştırıyor. Nihayetinde, raporların hedef kitlesi konuyu bilen, takip eden uzmanlar kadar genel kamuoyudur.
Gerek Hafıza Merkezi’nin politika belgesi gerekse de Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği’nin raporu tam da bu işlevleri görüyor.
İhlalleri ve nedenlerini görünür kılmaya devam.