sondakika.com
Son Dakika

Selçuk Artut, Teoman Madra’nın arşivinden Türkiye’nin medya sanatına bakıyor

Sanatçı ve akademisyen Selçuk Artut, 'Teoman Madra: Bende Sistem Yok' kitabında Madra’nın deneysel fotoğraftan bilgisayar sanatına uzanan üretimini yeniden görünür kılıyor.

Fotoğraf: Euronews

Türkiye’de teknoloji ve sanat arasındaki ilişkinin tarihi, çoğu zaman bilgisayarların ve dijital araçların yaygınlaşmasıyla başlatılıyor. Oysa bu tarihin daha erken bir dönemine baktığımızda, henüz “medya sanatı” kavramının bugünkü anlamıyla yerleşmediği yıllarda deneysel fotoğraf, video ve bilgisayar teknolojileriyle çalışan sanatçılarla karşılaşıyoruz. Teoman Madra, bu isimlerin en özgün örneklerinden biri.Deneysel fotoğrafçılıktan bilgisayar tabanlı üretimlere uzanan pratiğiyle Madra, Türkiye’de analogdan dijitale geçişin önemli tanıklarından biri oldu.

Üretimleri döneminin sanat ortamında geniş bir görünürlük kazanmasa da kullandığı teknolojiler, rastlantı, tekrar, gürültü ve görsel-işitsel deneylerle kurduğu ilişki bugün yeniden bakmayı gerektirecek kadar güncel.Sanatçı ve akademisyen Selçuk Artut, Madra’nın yıllar boyunca erişilemeyen arşivi üzerine yürüttüğü çalışmayı “Teoman Madra: Bende Sistem Yok” adlı kitabında bir araya getiriyor. Kitap, yalnızca yeterince görünür olmamış bir sanatçının üretimini yeniden gündeme getirmekle kalmıyor. Aynı zamanda teknolojik sanat eserlerinin nasıl korunabileceği, arşivlenebileceği ve geleceğe aktarılabileceği üzerine de önemli sorular ortaya koyuyor.

Madra’nın “sistemsiz” üretimini görünür ve erişilebilir kılmak için kurulan arşiv sistemi ise çalışmanın en dikkat çekici paradokslarından birini oluşturuyor.“Teoman Madra: Bende Sistem Yok” kitabı vesilesiyle Selçuk Artut ile Madra’nın Türkiye medya sanatı tarihindeki yerini, zaman içinde işlevini yitiren teknolojilerin geride bıraktığı kayıpları, bir sanat arşivini korumanın etik ve pratik sorunlarını ve Madra’nın üretiminin bugünün üretken sanat pratikleriyle kurduğu beklenmedik bağları konuştuk.Görünürlükten çok üretime odaklanan bir sanatçıTeoman Madra’yı bugün yeniden konuşmayı gerekli kılan en önemli unsurun, medya sanatının evrimsel sürecinde yeterince dikkate alınmadığını düşündüğü teknolojik dönüşümün önemli bir tanığı olması olduğunu söylüyor Selçuk Artut. Deneysel fotoğrafçılıktan bilgisayar sanatına, oradan dijital sanata uzanan üretimiyle Madra’nın analogdan dijitale geçiş sürecini yalnızca gözlemleyen değil, bu dönüşüm boyunca kesintisiz biçimde üretmeye devam eden bir sanatçı olduğunu belirten Artut, onun üretiminin yakın dönem medya sanatı tarihinde eksik kalan önemli bir parçayı tamamladığını düşünüyor.Artut’a göre Madra’nın yeterince bilinmemesinin nedenlerini yalnızca kullandığı teknolojilerin zaman içerisinde erişilemez hâle gelmesinde aramamak gerekiyor. Madra’nın üretimini sürdürdüğü dönemde de geniş bir bilinirliğe sahip olmadığını hatırlatan Artut, sanat alanında görünürlük ve bilinirlik kazanmanın yalnızca üretmekle mümkün olmadığını söylüyor.

Sanat ekosisteminin içinde aktif biçimde yer almak, ilişkiler kurmak ve belirli mekanizmalara dahil olmak gerektiğini belirten Artut, bunun zaman zaman eserin kendi içinde derinleşmesinden çok daha kolay anlaşılır, tüketilebilir ve mevcut standartlarla uyumlu olmasını talep edebildiğine dikkat çekiyor.Madra’nın ise özellikle “Işık Oyunları”nı üretip sergilediği dönemin ardından sanat ortamındaki görünürlüğünden çok kendi üretim süreçlerine yoğunlaşmayı tercih etmiş göründüğünü ifade ediyor. Madra’nın temel meselelerinden birinin üretken sanat pratikleri içinde desenler ve görsel-işitsel eserler oluşturmak, bunları gürültü, rastlantısallık ve teknolojik araçlarla yeniden biçimlendirmek olduğunu anlatan Artut, bu nedenle üretiminin hem döneminin sanat ortamıyla belirli bir mesafe kurduğunu hem de kolayca sınıflandırılabilecek veya hızla tüketilebilecek bir nitelik taşımadığını belirtiyor.Üstelik Artut’a göre Madra’nın çalışmalarının bugün bile ilk bakışta kolay sindirilebilen işler olduğunu söylemek mümkün değil. Günümüzde bilgisayarın bir sanat üretim aracı olabileceğine dair genel bir kabul oluşmuş olsa da Madra’nın bu olanaklarla böyle bir kabul henüz yerleşmemişken çalıştığını hatırlatıyor.

Bu nedenle onun yeterince bilinmemesini yalnızca teknolojik araçların zaman içerisinde ortadan kalkmasına bağlamanın eksik kalacağını düşünüyor. Asıl meselenin, Madra’nın üretiminin hem döneminin sanat ekosistemiyle kurduğu mesafede hem de zamanının ötesinde kalan, kolay kategorize edilemeyen niteliğinde yattığını söylüyor.'Bende Sistem Yok'un paradoksuMadra’nın arşiviyle ilk kez karşılaştığında da benzer bir sistemsizlik duygusuyla karşılaştığını anlatıyor Artut. Uzun süre tozlu raflarda beklemiş işlere eriştiğinde, oldukça dağınık ama kendi içinde güçlü bir bütünlük taşıyan bir arşivle karşılaştığını belirtiyor.

Madra’nın sanat üretirken mevcut sanatsal yöntemlere ya da belirli bir sisteme bağlı kalmamış olmasına rağmen, kullandığı medyaların fiziksel özelliklerinin arşivde ister istemez belirli bir ayrım oluşturduğunu söylüyor.Artut’un ilk müdahalesi de içeriklerin ne olduğuna bakmadan önce materyalleri medya türlerine göre sınıflandırmak olmuş. Negatif ve pozitif filmler, dialar ve basılı görseller bir grubu oluştururken VHS, Betamax ve Hi8 gibi video formatları başka kategoriler altında toplanmış. Ardından bu medya odaklı sınıflandırma üzerinden ilerleyerek içerikleri mümkün olduğunca hızlı biçimde dijital ortama aktarmaya başladığını anlatıyor.

Böylece onun açısından süreç kaçınılmaz olarak bir sistem kurma sürecine dönüşmüş.Çünkü Artut’a göre böyle bir düzen kurulmadığında arşiv malzemelerine erişmek, onları indekslerle ilişkilendirmek ve ardından anlamlandırmak neredeyse imkânsız. Ancak kurduğu sistemin Madra’nın üretimini tanımlamak ya da sınırlandırmak için değil, ona yeniden erişilebilirlik kazandırmak için gerekli olduğunu özellikle vurguluyor. “Bende Sistem Yok” ifadesindeki çelişkinin de tam burada anlam kazandığını düşünüyor.Artut, Madra’nın sistemden kaçışının daha çok yaratıcı üretimle ilgili olduğunu söylüyor.

Doğaçlamaya, rastlantısallığa ve işlerin performatif biçimde gelişmesine önem veren sanatçı için önceden belirlenmiş bir sistem içerisinde üretmenin yaratıcılığı sınırlayan bir çerçeveye dönüşebileceğini belirtiyor. “Bundan bilinçli olarak kaçındığını düşünüyorum” diyen Artut, kendisinin ise yıllar sonra tam da bu sistemsizliğin izlerini koruyabilmek ve görünür kılabilmek için bir sistem kurmak zorunda kaldığını anlatıyor. Kitabın başlığının da hem Madra’nın üretim anlayışını hem de kendi arşivle kurduğu ilişkinin paradoksunu oldukça iyi tarif ettiğini düşünüyor.Bir arşivi korumak: Teknik olduğu kadar etik bir meseleMadra’nın arşiviyle çalışmanın, teknolojik sanat eserlerinin korunması konusunda daha önce teorik düzeyde ele aldığı pek çok bilginin gerçek bir vaka üzerinden sınanmasını sağladığını belirtiyor Artut.

Teknolojik sanat eserleri üreten bir sanatçı olarak bu tür eserlerin korunması konusunda henüz yolun çok başında olduğumuzu fark ettiğinde bu alanda farkındalık yaratmaya yönelik çalışmalar yürütmeye başladığını anlatıyor. Madra’nın arşivinin ise bu düşüncelerini yalnızca sorgulamakla kalmadığını, aynı zamanda doğrudan deneyim kazanmasına da vesile olduğunu söylüyor.Buradaki meselenin yalnızca eserlerin fiziksel olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması olmadığını vurgulayan Artut, aynı zamanda bir materyali ya da kaydı sanat eseri konumuna taşıyan unsurların neler olduğunu da sürekli tartışmak gerektiğini belirtiyor. “Neyi saklamalıyız, neyi saklamaktan vazgeçebiliriz?

Bir eserin hangi versiyonu korunmalı? Sanatçının üretim sürecine ait hangi malzemeler eserin parçası, hangileri yalnızca hazırlık materyali olarak değerlendirilmelidir?” sorularının gerçek bir arşiv üzerinde çalışmaya başladığınızda teorik olmaktan çıktığını söylüyor.Bu noktada arşivcinin ya da araştırmacının yorumunun da sürece kaçınılmaz olarak dahil olduğunu ifade eden Artut, kendisi için en zorlayıcı meselelerden birinin arşivi erişilebilir ve anlamlı hâle getirirken kendi yorumunun sınırlarını nerede çizmesi gerektiğini belirlemek olduğunu anlatıyor. Madra arşivinin, teknolojik sanatın korunmasının yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik ve yorumlayıcı bir mesele olduğunu çok açık biçimde gösterdiğini düşünüyor.Arşivde Madra’yı en iyi anlatan birkaç farklı şey bulunduğunu söyleyen Artut, bunlardan biri olarak görüntüyü üçlü prizmatik parçalara ayıran özel bir fotoğraf makinesi lensini gösteriyor.

Madra’nın bu lensle ürettiği tekrarların, kırılmaların ve desenlerin sanatçının zihnindeki görsel dünyanın nasıl çalıştığını doğrudan hissettirdiğini belirtiyor. Bir süredir kendisinde bulunan bu lensi, kitapta yer alan söyleşiler için kendisine ulaştırılan bazı fotoğrafları yeniden manipüle etmek için de kullandığını anlatıyor. Böylece arşivsel malzemeyle Madra’nın görsel dilini bugünden yeniden ilişkilendiren küçük bir bağ kurduğunu düşünüyor.Bir diğer güçlü örneğin ise Madra’nın çalışma ortamını ve üretim biçimini anlamasına yardımcı olan bir video kaydı olduğunu söylüyor Artut.

Kaydın, Madra’nın bilgisayarda ürettiği desenleri bir ekrana yansıttığını ve ardından kamerayı bu ekrana doğrultarak geri beslemeli görüntü döngüleri oluşturduğunu gösterdiğini anlatıyor. Bu kaydın kendisi için önemli olduğunu belirten Artut, çünkü Madra’nın analog ve dijital araçları birbirinden ayrı dünyalar olarak görmediğini, aksine onları aynı üretim zinciri içinde bir araya getirdiğini açıkça gösterdiğini söylüyor. Ona göre Madra’yı belki de en iyi anlatan şey, elindeki teknolojinin sınırlarını kabul etmek yerine araçları birbirine bağlayarak yeni bir görsel olasılık alanı yaratması.Kaybolan teknolojilerin izindeTeknolojik sanat eserlerinin zaman içerisinde kullandıkları araçların ortadan kalkması nedeniyle yaşadığı kayıp duygusunu özellikle video ve bilgisayar tabanlı işlerde güçlü biçimde deneyimlediğini belirtiyor Artut.

Analog fotoğraf filmlerinin bugün hâlâ görece erişilebilir olduğunu, bir negatifi ya da pozitifi özel bir cihaza ihtiyaç duymadan incelemenin mümkün olduğunu söylüyor. Ancak VHS, Betamax ve Hi8 gibi video formatlarına gelindiğinde durumun değiştiğini, bu içeriklere erişebilmek için dönemin çalışır durumdaki cihazlarını bulmak gerektiğini anlatıyor. Kendisi de ilk aşamada eski eşya satıcılarına yönelmiş ve oldukça zor da olsa birkaç çalışır video oynatıcıya ulaşmış.Bilgisayar yazılımları ve veri saklama biçimlerine gelindiğinde ise meselenin çok daha karmaşık hâle geldiğini söylüyor.

Artık yalnızca fiziksel bir taşıyıcıyı değil, o taşıyıcıyı okuyabilecek donanımı, işletim sistemini ve çoğu zaman belirli bir yazılım ortamını da yeniden kurmak gerektiğini belirtiyor. Madra’nın kullandığı bazı bilgisayarlara ve sistemlere bugün ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğunu ifade eden Artut, emülasyon gibi çözümler bulunsa da bunların eserin özgün teknolojik estetiğini her zaman tam anlamıyla koruyabildiğinden emin olmadığını dile getiriyor.Ekranın çözünürlüğünden görüntünün yenilenme hızına, renk üretiminden işlem gecikmelerine kadar pek çok unsurun eserin görsel karakterinin parçası olabileceğini belirten Artut, bu nedenle burada kaybolanın yalnızca teknoloji olmadığını söylüyor. Ona göre zamanla ortadan kalkan, aynı zamanda o teknolojinin ürettiği özgün deneyim.

Madra’nın arşiviyle çalışırken vardığı en çarpıcı sonuçlardan birinin de teknolojik sanat eserlerini korumanın yalnızca veriyi kurtarmak değil, mümkün olduğunca o verinin üretildiği koşulları ve estetik deneyimi de korumaya çalışmak olduğunu ifade ediyor.Bu nedenle teknolojik sanat eserlerinin korunmasının yalnızca nesneyi ya da dosyayı muhafaza etmekle sınırlı olamayacağını düşünüyor. Kullanılan cihazların, yazılımların, görüntüleme biçimlerinin ve hatta üretim sırasında kurulan teknik ilişkilerin eserin estetik yapısının doğrudan parçası hâline gelebildiğini belirten Artut, korunması gerekenin yalnızca nihai görüntü değil, mümkün olduğunca o görüntünün nasıl üretildiğine dair bilgi de olması gerektiğini savunuyor.Negatiflerin, diaların, video kasetlerinin, dijital dosyaların, kullanılan cihazlara ilişkin izlerin ve çalışma süreçlerini gösteren kayıtların yalnızca eserin sonucunu değil, oluşum biçimini de anlamaya yardımcı olduğunu söylüyor. Böylece bir işi yalnızca görsel çıktısından değil, onu meydana getiren teknik ve düşünsel süreç üzerinden de okumanın mümkün olduğunu belirtiyor.Artut’a göre Madra arşivi bu anlamda önemli bir model sunuyor.

Koruma pratiğinin eserin kendisini saklamanın yanı sıra üretim yöntemini, teknolojik bağlamını ve sanatçının araçlarla kurduğu ilişkiyi de belgelemesi gerektiğini söylüyor. Her teknolojiyi sonsuza kadar çalışır hâlde tutmanın mümkün olmayabileceğini, ancak nasıl kullanıldığını, hangi koşullarda üretim yapıldığını ve sanatçının hangi tercihleri neden yaptığını yeterince iyi belgeleyebilmenin eserin gelecekte yeniden anlaşılabilmesi ve gerektiğinde yeniden kurulabilmesi için güçlü bir zemin oluşturacağını ifade ediyor.Türkiye medya sanatında erken bir öncüMadra’yı Türkiye’de medya sanatının erken dönem öncülerinden biri olarak konumlandıran Artut, onun öneminin yalnızca bilgisayar ya da video gibi yeni teknolojileri erken tarihlerde kullanmış olmasından kaynaklanmadığını belirtiyor. Asıl önemli olanın bu araçları kendi görsel düşüncesinin doğal bir uzantısına dönüştürmesi olduğunu söylüyor.

Deneysel fotoğrafçılıktan video geri beslemelerine, bilgisayar tabanlı desenlerden dijital üretimlere uzanan pratiğinin, analogdan dijitale geçişin Türkiye’deki en özgün tanıklıklarından birini oluşturduğunu düşünüyor.Kendisinin de teknolojiyle çalışan bir sanatçı ve akademisyen olmasının Madra’ya bakışını doğrudan etkilediğini anlatıyor Artut. Madra’nın üretimine yalnızca tarihsel bir malzeme olarak değil, bugün de güncelliğini koruyan bir düşünme biçimi olarak yaklaştığını belirtiyor. Madra’nın teknolojiyi yalnızca bir üretim aracı olarak değil, yeni estetik olasılıkları araştırmanın bir yolu olarak görmesinin kendi pratiğiyle de örtüştüğünü söylüyor.Kendi pratiğinde yaratıcı kodlama, algoritmik sistemler, ses, görüntü ve farklı teknolojik araçlar arasında sürekli geçişler yaptığını anlatan Artut, özellikle üretken sanat bağlamında Madra’yla ortak bir estetik yaklaşım gördüğünü belirtiyor.

Desen, tekrar, rastlantısallık, varyasyon ve sistemler üzerinden görsel sonuçlar üretme biçiminin kendi çalışmalarında da karşılığı olduğunu söyleyen Artut, bu nedenle Madra’nın üretiminde zaman zaman kendi pratiğiyle doğrudan ilişkilendirebildiği düşünsel ve estetik yakınlıklar gördüğünü ifade ediyor.İlk bakışta kendi teknoloji kullanımının sistemler kurmaya, Madra’nın yaklaşımının ise sistemsizliğe dayanmasının bir karşıtlık oluşturabileceğini kabul ediyor. Ancak Artut’a göre iki yaklaşım aslında oldukça yakın noktalarda buluşuyor. Teknolojiyi çoğu zaman kurallar, algoritmalar ve sistemler oluşturmak için kullandığını, ancak bu sistemleri kesin ve önceden belirlenmiş sonuçlara ulaşmak için değil, beklenmedik olasılıkların ortaya çıkabileceği alanlar yaratmak için kurduğunu söylüyor.

Dolayısıyla kendi pratiğinde de sistemin kontrol etmekten çok rastlantıya ve varyasyona zemin hazırlayan bir yapı olarak işlediğini belirtiyor.Madra’nın “sistemsizliğini” ise tamamen kuralsız bir üretimden ziyade önceden belirlenmiş kalıplara bağlı kalmama tavrı olarak yorumluyor. Üretken sanat konusundaki ortak estetik yaklaşımın da burada belirginleştiğini söyleyen Artut; desenlerin çoğalması, tekrar, varyasyon, gürültü, geri besleme ve rastlantısallığın her iki üretim biçiminde de önemli bir yere sahip olduğunu ifade ediyor.Bir son değil, yeni araştırmalar için başlangıçBu nedenle “Bende Sistem Yok”u Teoman Madra hakkında son sözü söyleyen bir çalışma olarak görmediğini özellikle vurguluyor Artut. Tam tersine, şimdiye kadar yeterince görünür olmamış bir üretimi erişilebilir hâle getirerek yeni araştırmalar için bir başlangıç noktası oluşturmasını önemsiyor.

Arşivin hâlâ farklı disiplinlerden araştırmacıların ele alabileceği çok sayıda katman barındırdığını belirtiyor.Bu potansiyelin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için arşivin mümkün olduğunca kamusal erişime açılması gerektiğini düşünüyor. Araştırmacıların, sanatçıların, küratörlerin ve öğrencilerin bu malzemeyle doğrudan temas kurabilmesinin, Teoman Madra’nın üretimine dair bugün henüz öngörülemeyen yeni okumaların, karşılaştırmaların ve araştırmaların önünü açabileceğini söylüyor.Dolayısıyla “Bende Sistem Yok”u arşivi temsil eden nihai bir sonuçtan çok, arşivin kamusallaşmasına ve yeni çalışmaların ortaya çıkmasına aracılık edecek adımlardan biri olarak görüyor. Belki de Teoman Madra’nın “Bende Sistem Yok” cümlesi, bugün geriye dönüp bakıldığında yalnızca onun üretim yöntemini değil, bu üretimi yeniden düşünme biçimimizi de tarif ediyor: Önümüzde hâlâ tamamlanmamış ve farklı yönlere açılabilecek büyük bir arşiv var.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Euronews sayfasına gidin.

tr.euronews.com · Haberi kaynağında oku

Dünya haberleri

Tümü