Hiç mi ders alınmaz? Alınmıyormuş meğer. İnsanlık İsa peygamberi çarmıha gerdi, Musa peygamber dağa çıkar çıkmaz, sözde takipçileri biraz zaman sonra arkasından altın boynuzlu boğa yaptı tapınmak için.
Tatminsiz, doymak bilmez, ihtiraslı insanoğlu böyledir: Vefasız, unutkan, çıkarcı. Ama vatansever insan başkadır: Tarihine vefalı, hafızası güçlü, ülkesinin çıkarlarını kendininkinden çok üstün gören; birliği, iyiliği, büyümeyi önceleyen. Ancak unuttuklarımız kendini öyle bir hatırlatır ki!
Tarih ondan ders alınmadığında tekrar eder, tıpkı bugün gibi… BU DA MI TESADÜF? Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanmış; devletin üniter yapısını ve egemenlik haklarını hedef almıştır.
Çerçeve Yasa teklifi de Sevr’in yıldönümüyle eş zamanlı olarak meclis gündemine alındı. Son ana kadar gizlenen tasarının imza sürecinin hızlandırılması, kamuoyunda ve hukuki çevrelerde doğal olarak tarihsel ve siyasal hafızamızdaki travmalarımızı tetikleyen büyük bir tepki ve tartışma yarattı. PKK’lı teröristleri affeden, onların Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında ve kurumlarında serbestçe dolaşımına izin veren ve hatta TBMM çatısı altında, Türksüz yeni Anayasa yapma faaliyetlerine katılmalarına olanak tanıyan bu yasa; Kurtuluş Savaşı’yla yırtıp attığımız Sevr’in bölgesel hedefleriyle yeniden devreye sokulmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus kimliğini ve üniter yapısını bozmak, parçalamak üzere asırlardır plan, proje geliştiriliyor. Bunu amaçlayan Sevr’de, pek tabii olarak sömürgecilerce kullanılmak istenen Kürtlere özel bir bölüm ayrılmıştı. SEVR’DE NE VARDI?
“Kürdistan” başlığı altında, Madde 62’de, nüfusça çoğunlukta yaşadıkları yerlerde Kürtlerin özerkliğini hazırlayacak bir komisyon sözü vardı. Diğer etnik azınlıkların da güvenliğinin sağlanacağı yazılmıştı. Sevr komisyonlarındaki üyeler; İtilaf Devletleri’nin bürokrat, diplomat temsilcileriydi.
En azından bugün karşılaşılandan farklı olarak üyelerin kimlikleri, aidiyetleri açıktı. SEVR’DE KÜRTLER Sevr Antlaşması’nda Kürtlerle ilgili maddeler, temel olarak üç aşamalı bir süreci öngörüyordu: Kürt bölgelerinde yerel özerklik hazırlığı, bölgedeki nüfus dağılımının ve talebin uluslararası bir komisyon tarafından incelenmesi, bir sene sonra Kürtlerin isterlerse bağımsız devlet kurabilmesi. SEVR/MADDE 63 Madde 63…
Kürtlere verilecek özerklik sınırları komisyon ziyaretleriyle tespit edilecekti ya… İşte bu madde ile komisyon çıktısı sınırların ve yetkilerin, Osmanlı’nın 3 ay içinde kabul etmesi gerektiği hükmediliyordu. Ve gelelim en vahim madde ye, Madde 64’e…
Egemenlerin Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne güpegündüz tecavüz ettiği yere: Eğer madde 62’deki özerk bölge gün gelir de bağımsızlık isterse, Milletler Cemiyeti Konseyi’ne başvuracak, Konsey de uygun görmesi halinde bu bağımsızlığı tanımayı Türkiye’ye dayatacak. Türkler de bölgeler üzerindeki haklarından, sıfatlarından vazgeçecek! Çılgın Türkleri hesaba katmayan sömürgeci böyle bildirmişti.
TÜRK ULUSUNA SUİKAST Mustafa Kemal ATATÜRK, Sevr’i “ulusa yapılan suikast” olarak tanımlarken az bile söylemiş. O zamanlar hayal gibi görülen ancak stratejik ince kurgusuyla adım adım gerçekleştirilen İsrail projesi için Orta Doğu’yu tam kapasiteli yönetmeye çalışan sömürgeciler, kapitalistler diğer yandan durmadan bölge topraklarının canını, suyunu boşaltıp kaynaklarını tüketiyorlar. Aynı zamanda buraları vergisiz ürün satabilecekleri bir pazar haline getirmek istiyorlar.
Tasarım net, süreç açık, amaç ve hedef belli: Türklerden alınamayan toprakları delege ettikleri illegal güçler yoluyla sömürmek. Özetle; PKK’ya yönelik yasal örüntülerin amacı iddia edildiği gibi “toplumsal huzur, terörsüz Türkiye” olmaktan çok uzak. Atatürk’ün ve Türk ulusunun yırtıp attığı Sevr’i diriltmek isteyenlere, PKK’lılara, onun nezdinde tüm terör sevicilere yasalaştırma yoluyla adeta müjde veriliyor.
Sevr horlatılıyor! SEVR’İN PARÇALANACAK ÇERÇEVESİ Kurulan komisyonlar, sabahtan akşama tartışılan ve “İmralı” denerek yumuşatılan teröristbaşı Öcalan’a yapılan ziyaretler, kalaşnikof yakma ayinleriyle göstermelik silah bırakmalar, sonunda Çerçeve Yasa ’ya bağlandı. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile Ağustos 2026’da TBMM gündemine getirilen ve başında güya “millî” sözcüğü bulunan “Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi (Çerçeve Yasa)” hukuki ve siyasi esasları bakımından karşılaştırıldığında şu somut gerçekler beton gibi ortaya çıkıyor: Egemenlik Yetkisi ve Yargı Bağımsızlığı: Sevr (Md.
62-64 ve Yargı Hükümleri), Osmanlı Devleti’nin ceza, yargı ve kamu düzeni üzerindeki mutlak egemenlik haklarını uluslararası komisyonlara ve yerel yapılara devrederek devletin ceza verme ve yargılama yetkisini sınırlandırmıştır. Komisyon çıktıları henüz belli değilken, çıkacak kararları üç ay içinde uygulama sözü veren Osmanlı yönetimi iradesini o anda teslim etmiştir. Çerçeve Yasa (Md.
3, 4 ve 7), Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun genel ilkelerinin dışına çıkılarak; soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyet infazlarının 5 ila 10 yıl süreyle ertelenmesini, sürenin sonunda suçların düşmesini öngörmektedir. Hukuki süreçlerin ve yeni soruşturma açma yetkisinin adli yargıdan alınarak yürütme bürokrasisinden oluşan bir “Takip, Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu”na (Md. 7) devredilmesi, yargı yetkisinin idari karar mekanizmalarına tabi kılınması bakımından Sevr’dekini andıran bir yetki devri tartışması yaratmaktadır.
Cezasızlık ve Anayasal Eşitlik İlkesi: Sevr Antlaşması, devlete karşı işlenen suçlarda meşru otoriteyi değil, örgütsel/bölgesel talepleri temel alan hukuki ayrıcalıkları tanıyordu. Çerçeve Yasa ’nın daha ilk maddesinde doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ’nın 10. maddesindeki “kanun önünde eşitlik” ilkesine aykırı biçimde, belirli bir örgütün suçları (PKK/KCK) için özel erteleme ve düşme rejimleri getirerek ceza adaleti ve suç ile ceza arasındaki orantılılık ilkesi ortadan kaldırılıyor. Bu düzenleme marifetiyle, 40 bin insanımızın hunharca katledenlere Anayasaya ve toplum vicdanına aykırı şekilde iltimas vaat ediliyor.
Üstelik hayattan kopardıkları canların, şehitlerimizin ve gazilerimizin ertelenecek hiçbir şeyleri kalmamışken… ASKIDA BARIŞ: ÇERÇEVE YASA Bir zamanlar ayakkabı numarasının bilindiği söylenen teröristler, Madde 62’den vazgeçecekler mi? 63’ü unutacaklar, 64’ü silip atacaklar mı silahlarıyla birlikte?
Ama bu defa öyle göstermelik kalaşnikof barbeküsüyle falan değil; örgütün içerideki, dışarıdaki tüm uzantılarıyla, YPG’si, şusu, busu… hepsi birden. Irak’taki, İran’daki, Suriye’deki, Lübnan’daki kolları da kesip atacaklar mı? Hem diğer teröristler buna içerleyip “ Biz sizin teröristiniz değil miyiz?
Bize niye af yok?” demezler mi? Dikkat çekmek üzere, eylemlerle uyuyan hücreler bile kendilerini hatırlatmak için uyandırılmaz mı? Zaten hareketsiz kılınmış, saçlarına aklar düşmüş, göbeklenmiş, yaşlanmış Öcalan’a verilen ağırlıkla birlikte; PKK’lılara sağlanacak aflar, ertelemeler, olanaklar; telafisi olanaksız ödünler değil mi?
Devlet aklı teröre ve teröriste ödün verir mi? Devlet teröristle muhabbet eder mi? Bizim bildiğimiz, olması gereken ne ödün verebileceği ne de muhatap alabileceğidir.
Terörle ve teröristle yalnızca mücadele edilir.