103 yaşındaki TC, çok ağır egemenlik bunalımıyla yüz yüze. Emperyal odakların güdümünde bölücü terör örgütüne hizmet eden iç-dış oyuncular, toprak bütünlüğümüzü ve laik ulus-devleti hedef almakta. Açıkça dile getirilen ulus-devletlerin süresini doldurduğu, Osmanlı millet sistemine dönülmesi gerektiği ve Türkiye’ye demokrasi değil merhametli monarşi uygun görüldüğü gibi emperyalist reçeteler, tarihsel beleğimize ve Cumhuriyetin temel felsefesine doğrudan meydan okuma.
Bu dış dayatmalar tam bağımlı ve meşruluğunu yitirmiş bir iktidar bloku eliyle yaşama geçirilmekte. 2017’de mühürsüz oylar ve meşruluk sorunuyla kurulan bu rejim, dış güçlerin desteğini iktidarda kalmanın tek güvencesi görmekte; ulusal çıkarları ve anayasal düzeni bu bağımlılık ilişkisine kurban etmekte. TBMM artık ulusal iradeyi yansıtmıyor, ana muhalefet iktidar kulislerinde uzlaşı arıyor, bölünmüş.
Halk yoksulluk, örgütsüzlük, hapis baskısında. “Yeni anayasa” ile AKP/ RTE rejimi kalıcı kılınırsa üniter yapı yıkılacak, ülke-ulus çözülme sürecine sürüklenecek. Oysa halkın çok büyük kesiminde bu tuzaklara karşı güçlü bir siyasal direnç-bilinç var.
Bu Meclis, artık halk egemenliğini temsil etmiyor, koptu! SİYASAL TARİH VE FELSEFE IŞIĞINDA ÇIKMAZ Siyaset felsefesinin ve tarihin öğrettiği en temel gerçek şudur: Meşruluğunu halktan almayan ve egemenliği dış odaklara devreden iktidarlar, tarihin hiçbir döneminde kalıcı olamamıştır. Spinoza , “...Korku üzerine kurulan iktidarlar önünde sonunda.. yıkılırlar” der.
Bugün halkın üzerine atılan kara şal, kalıcı çaresizlik değil, örgütlü bilinçle aşılabilecek geçici politik darboğazdır. Tarihsel materyalizm ve siyasal tarih bize, emperyalist oyunların ancak içteki işbirlikçi sınıflar dışlanarak geriletilebileceğini gösterir. Marx , “İnsanlar tarihlerini kendileri yapar ancak bunu istedikleri gibi yapmazlar; doğrudan veri olan ve geçmişten devredilen koşullar altında yaparlar” belirlemesiyle, günümüz kuşaklarına tarihsel sorumluluğu anımsatıyor.
Güncel çıkmaz, geçmişin kazanımlarını koruyamayacak ölçüde zayıf olduğumuzdan değil, işbirlikçi ceberut iktidarın bu kazanımları mutlaka yok etmeye atanmasından! Atatürk ve kurucu kadro, 1919-23 aralığında Sevr gibi kanlı ve kesin ölüm fermanı karşısında ne Saray’ın merhametine sığındı ne de dış güçlerin mandaterliğini kabullendi. Atatürk’ün mücadelesi, tam bağımsızlık ilkesini halkın öz örgütü, Kuvayı Milliye bilinci ve akılcı-bilimsel siyasetle birleştirme iradesiydi.
Nutuk ’ta bu gerçeği özetlemiştir: “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı; o da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!” Bugün de yapılacak olan, Aydınlanma devrimi ve laik Cumhuriyet felsefesinin evrensel ilkelerini halkla buluşturmaktır. NE YAPMALI? Hukuksal ve meşru direnişi örgütleme: Anayasal düzeni ve üniter devleti ortadan kaldırmaya yönelik her türlü gayri meşru iktidar girişimine karşı, tüm meşru direnme hakları sonuna dek kullanılmalıdır.
Anayasanın Başlangıç ilkelerinden, yurttaşlık haklarına dek her hukuksal zemin, halk egemenliğini tanımayan iktidarın gayri meşru oyunlarını boşa çıkarmak için birer mücadele alanı yapılmalıdır. Halkın örgütlenmesi ve moral aşılanması: Yoksulluk ve örgütsüzlük, despotik rejimlerin en büyük silahı. Siyaset bilimi, edilgin kitlelerin ortak kamusal çıkar ve adalet çevresinde aktif yurttaşa dönüşebileceğini öğretiyor.
Sendikalar, meslek odaları, barolar, bilim insanları ve demokratik kitle örgütleri dağınık direnç odaklarını birleştirmeli; halka umut verecek seçenek iktidar programı somut olarak yazılmalı. ULUSAL KURTULUŞ MECLİSİ ciddi seçenektir. Laik Cumhuriyet ve kamucu ekonomi: Ulus devletin içini boşaltan etnik-dinci bölücülüğe karşı en güçlü kalkan, laik hukuk devletidir.
Din-inanç sömürüsünün ekonomik sorunları gizlemesine izin verilemez. Kamucu, halkçı, üreten ve üretime dayalı bir ekonomi politikası ile Atatürk ’ün bilimsel akılcılığı rehber edinen Aydınlanma Devrimi’nin yeniden uygulamaya konması zorunlu ve olanaklıdır. Siyasal muhalefet ve tarihsel sorumluluk: Muhalefetin teslimiyetçi dili, iktidarın ekmeğine yağ sürmekte.
Aydınlar, yazarlar ve akademisyenler siyaset kurumuna yön göstermeli, uyarılar yapmalı ve halkın gerçek gündemini -bağımsızlık, adalet, refah ve laiklik- ulusal uzlaşma metnine dönüştürmeli. Türkiye ne emperyalistlerin çizeceği sahte sınırların ne de meşruluğunu yitirmiş Saray rejiminin mahkûmu. Çıkış belli: Tam bağımsız, laik, demokratik bir hukuk devleti hedefiyle yeniden ayağa kalkmak, halkın iradesini egemen kılmak ve Kuvayı Milliye bilinciyle yeniden üretmektir.
Dün başardık, gene başaracağız!