24 Eylül 1932 Cumartesi günü Sirkeci Garı’na bir tren yaşanır. Yolcular ağır ağır vagondan inerken içlerinden biri meraklı gözlerle çevreyi süzer. Ellerinde çiçeklerle kendisini karşılayamaya gelenleri görünce yanlarına yanaşır ve gazeteciler de bu anı ölümsüzleştirmeye çalışır.
Ertesi gün gazeteler bu ziyareti ve ziyaretçiyi sayfalarına taşır. Vakit gazetesinde şöyle yazar: “Sofya darülfünunu eski Şark lisanları ve tarihi müderrisi Agop Martayan Efendi, kurultay müzakerelerine iştirak etmek üzere dün sabah Sofya’dan şehrimize gelmiştir.” Gazetede Agop Efendi’nin, Gedikpaşa Amerikan Mektebi ve Robert Kolejde tahsil gördüğü, mezuniyetinin ardından Avrupa’da eğitim aldığını belirtir. Ayrıca Agop Martayan’ın Türk dilini Sümer, Hint, Avrupa dilleri ile karşılaştırdığına ilişkin teknik tezleri bulunduğuna, İslam öncesi Türk harfleriyle ilgili çalışmaları olduğuna vurgu yapar.
Martayan, 26 Eylül 1932 günü Dolmabahçe Sarayı’nda başlayacak olan Türk Dil Kurultayı’na bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından davet edilmiştir. Davete neden olansa Martayan’ın Orhun Yazıtları ile ilgili yazdığı bir makaledir. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bu makaleyi okuyan Atatürk derhal İstanbul’a çağırır ve Martayan, Dolmabahçe’de Gazi’yi gördüğü o özel ânı ise şöyle anlatır: “Dolmabahçe Sarayı’nın giriş salonunda bekliyordum.
Çok heyecanlıydım. Birden Mustafa Kemal Paşa’yı gördüm. İnönü ve arkadaşlarıyla dilciler yanındaydı.
Beni uzaktan tanıdı. Arkadaşlarına ‘Evet o!’ anlamında başıyla bir işaret yaptı. Merdivenlere koştum.
Ellerine sarıldım.” İLK TANIŞMA Mustafa Kemal Paşa ile Agop Martayan’ın yolları 1917’de Şam’da kesişmiştir. Martayan, Ermeni kökenli bir Türk vatandaşıdır ve aile kökleri Yozgat ile Kayseri’ye kadar uzanır. 1895’te İstanbul’da, Büyükdere’de dünyaya gelmiştir.
20 yaşında Osmanlı ordusuna alınmış, Kafkas Cephesi’nde, peşi sıra Diyarbakır’da ve Halep’te tercüman olarak görevlendirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa ile tanışmasını şöyle anlatır: “1917’de Yedek Subay olarak Halep’te bulunuyordum. Orada dil bilmeyen bir Hintli subaya yardım etmek için İngiliz elçiliği ile temas ettim, inzibatlar beni casus zannetmişler.
Sonra beni Halep’ten Şam’a gönderdiler. Beni orada Mustafa Kemal Paşa’nın odasına soktular. Paşa hakkımdaki ‘casus’ diye verilen raporu okudu, ‘Nesi varsa şu masanın üzerine koy bakalım’ dedi.
Tabancam, ilmühaberim, bir de ‘Turkische Gramatik’, yani Türkçe Gramer adlı kitap Paşa’nın önüne kondu. Bu gramer kitabı ile Diyarbakır’da iken, Alman nakliye taburundaki subaylara Türkçe öğretiyordum. Paşa kitaba baktı.
Sonra olayı benim ağzımdan dinledi. Ardından ‘Sen ihtiyat zabiti olduğun için askeri kanunları okumamışsın, senin esirlerle temas etmen yasaktır’ dedi. Sonra gramer kitabını gözden geçirdi.
İlk defa olarak Lâtin harfleri ile yazılı Türkçeyi burada gördü!” Söz edilen kitap Macar Türkolog Gyula Németh’indir, Atatürk’ün dikkatini çeker, Martayan ile üzerine uzun uzun sohbet eder. Paşa, Agop’un perişan giyisini görünce de mevzi kumandanlığına, “Mülâzım efendiyi giydiriniz ve tabldotunuza dahil ediniz” diyerek jest yapar. Martayan, savaşın ardından 1922’de Sofya’ya yerleşir, Svaboden Üniversitesi'nde ders verir.
Ayrıca spora da ilgi duyar, 1930’da Levski Sofya Kulübü’nün başkanlığını üstlenir. Hatta “Osmanlı ve Türkiye'de Spor Hareketleri” ismiyle bir de kitap yazar. ATATÜRK’ÜN DİLE VERDİĞİ ÖNEM 1932’de Türkiye’ye yerleşir ve Atatürk’ün isteğiyle Türk Dil Kurumu’nda “baş uzman unvanı” ile işe alınır.
Dilin sadeleştirilmesi ve yeni kelimeler bulunması konusunda etkin görevlerde bulunur. Çankaya ve Dolmabahçe sofralarında birçok defa yer alır. O sofraları anlatırken de fikir alışverişinde bulunulduğunu, kara tahta üzerinde tahliller yaptıklarını anlatır ve ekler: “Yakup Kadri’nin dediği gibi Sokratvari bir sempozyumdu o sofralar”.
Ayrıca Atatürk’ün dile önem verdiğini, bu amaçla Yakut Türklerinin dilini kavramak için Edouard Pekarski’nin dört ciltlik Yakut Türkçesi Sözlüğü’nü yurt dışından getirttiğini aktarır. Ayrıca Çuvaş, Altay-Aladağ, Kumuk ve Balkar Türklerinin dilleri üzerine çeşitli sözlüklerin Türkiye’ye getirildiğini aktarır. Türk diline katkılarından dolayı, 2 Ocak 1935 günü yürürlüğe giren soyadı kanunu ile Atatürk kendisine “Dilaçar” soyadını verir.
Agop Dilaçar, 1936’daki Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda da Güneş-Dil Teorisi’nin antropolojisi üzerine bir tez sunar, aynı yıl Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dil üzerine dersler verir, 1943’te de İnönü Ansiklopedisi’nin hazırlamasında görev alır. GEOMETRİ KİTABINA TANIKLIK Dilaçar, Atatürk’ün askeri alanda da birçok kelimeyi dile yerleştirdiğini, bunun yanı sıra matematik ve geometri alanında yeni kelimelerin Atatürk tarafından bulduğunu aktarır. “Geometri” kitabının yazımına da tanıklık eden Dilaçar şöyle anlatır: “1936’da yapılan üçüncü Kurultaydan sonra Atatürk bir geometri kitabı yazmayı düşündü ve kalemi mahsus müdürü Süreyya Anderiman’ı benimle beraber Haşet Kitabevi’ne yolladı.
Fransızca geometri kitaplarını seçtik, saraya götürdük. Ben sarayda bir müddet Atatürk’le beraber çalıştım. Ondan sonra Ankara’ya döndüm.
Atatürk kışı Dolmabahçe Sarayı’nda geçirdi ve bu kitabı yazdı. Açı, eşittir, eksi, çarpı, üçgen, dörtgen, çokgen, eşkenar dörtgen, kare... Hep kendisi buldu.” KÜTÜPHANE KURULUYOR Dilaçar, Türk Dil Kurumu’nda çalışırken “Türk Diline Genel Bir Bakış”, “Dil, Diller ve Dilcilik”, “Kutadgu Bilik incelemesi”, “Türkiye’de Dil Özleşmesi”, “Devlet Dili Olarak Türkçe” gibi kitapları kaleme alır.
Atatürk ile birçok hatırası olan Dilaçar’ın tanık olduğu en ilginç anı ise Gazi’nin kitap sevgisini gösterir. Atatürk bir gün, Dilaçar ve fikrine güvendiği kişileri yanına çağırarak maaşının eksik yatırıldığını, devletten 40 bin lira alacağı olduğunu, bu parayı aldıktan sonra da nasıl değerlendireceğini bilemediğini söyler. Herkesin fikrini alır ve sıra Dilaçar’a gelir.
O da, “Paşam Türk Dil Kurumu’nun kütüphanesi yok, bu parayla kütüphane kuralım” önerisinde bulunur. Fikir Atatürk’ün hoşuna gider ve TDK’nın ilk kütüphanesi bu şekilde oluşturulur. Dilaçar, 12 Eylül 1979 günü vefat ederken Cahit Külebi, 22 Eylül 1979’da Cumhuriyet gazetesinde bir yazı kaleme alır ve der ki: “Dilaçar, Atatürk’ten söz ederken yüzü kendisine özgü bir gülüşle aydınlanırdı, Türkiye’yi seviyordu, Tevfik Fikret’in öğrencisi olmakla övünürdü, dil devriminden, Türk Dil Kurumu’ndan, kişisel kitaplığından ayrılmazdı.
Kaldı ki bunları bırakmak Atatürk’ten ayrılmak gibiydi onun için.” Bugün Agop Dilaçar, Türk diline katkıları ve Atatürk sevgisi ile hafızalara kazınan önemli bir sima olarak tarihteki yerini almıştır. * H. Topuz - Bana Atatürk’ü Anlattılar, Remzi Kitabevi,2010. * N. Kal - Atatürk’ten Duymadığınız Anılar, Salmat Matbaası, 2021. * Cumhuriyet Gazetesi - 22 Eylül 1979 * Cumhuriyet Gazetesi - 12 Mart 1983