Yayoi Kusama’nın ölüm haberini okuyunca bir süre fotoğraflarına baktım. Kırmızı peruğu, puantiyeli giysileri ve arkasında çoğalıp duran noktalarıyla onu bir kez görüp unutmak kolay değildi. Eserlerindeki parlak renkler ilk bakışta insana neşeli bir dünyanın kapılarını açıyor.
Oysa bu görüntülerin ardında, çocukluğundan başlayarak taşımak zorunda kaldığı korkular ve ruhsal sıkıntılar vardı. Kusama, 1929’da Japonya’nın Matsumoto kentinde doğdu. Daha çocukken çevresindeki desenlerin hareket ettiğini, masa örtüsündeki çiçeklerin duvarlara ve tavana yayıldığını görüyordu.
Kendisine korku veren bu görüntüleri çizmeye başlaması, ileride kuracağı sanat dünyasının da başlangıcı oldu. İnsanın korktuğu şeyi tekrar tekrar çizmesinin nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum. Belki korkuyu ortadan kaldırmıyor ama onu tanıdık ve üzerinde çalışılabilir hâle getiriyor.
Sanatın insanı iyileştirdiğini sık sık söyleriz; ben bundan o kadar emin değilim. Sanat her yarayı kapatmaz, bazen insanın o yarayla yaşayabilmesine yardımcı olur. Kusama’nın hayatı bana daha çok bunu anlatıyor.
Onun noktaları da bu çabanın içinden doğdu. Bir nokta tek başına küçük ve sessizdir; tekrarlandığında yüzeyi, ardından duvarı ve odayı kaplamaya başlar. Bir süre sonra nerede başlayıp nerede bittiğini seçmek güçleşir.
Kusama’nın resimlerine baktığımda kimi zaman kaybolmamak için dünyayı noktalayan bir insan, kimi zaman da o noktaların arasında görünmez olmak isteyen bir kadın görüyorum. Bu nedenle eserlerindeki noktaları süsleme öğesi olarak düşünemiyorum. Noktalar çoğaldıkça insan ile çevresi arasındaki sınır siliniyor ve kendimizi hayatın merkezinde görme alışkanlığımız sarsılıyor.
1950’lerin sonunda New York’a gittiğinde genç bir Japon sanatçıydı. Parası azdı ve sanat dünyasında onu bekleyen hazır bir yeri yoktu. Erkek sanatçıların öne çıktığı bir ortamda büyük tuvallerin üzerini küçük halkalar ve ağlarla doldurmaya devam etti.
Uzun süre hak ettiği ilgiyi görmese de tuvalle sınırlı kalmadı; heykeller ve yerleştirmeler yaptı, gündelik nesneleri tekrar eden biçimlerle kapladı, savaş karşıtı gösteriler düzenledi. Sanatını galerilerin korunaklı duvarları arasında tutmayarak sokağa ve insan bedenine taşıdı. 1966’da Venedik Bienali’nin bahçesine yerleştirdiği bin beş yüz aynalı küreden oluşan Narcissus Garden , onun sanat anlayışını göstermesi bakımından önemliydi.
Kusama bu küreleri birkaç dolara satmaya çalışıyordu. Eğilip bakanlar aynalı yüzeylerde kendi görüntüleriyle karşılaşıyordu. Sanatçı, insanın kendisine duyduğu hayranlığı ve sanatın alınıp satılan bir nesneye dönüşmesini aynı çalışma içinde görünür kılmıştı.
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Bugün Kusama’nın aynalı odalarına girenlerin çoğu telefonunu kaldırıp kendi görüntüsünü çekiyor. Belki biz de orada olsak aynı şeyi yapacak, sonsuzluğun ortasına yine kendimizi yerleştirecektik.
Kusama’nın insanı bulunduğu mekânın içinde eritmek isteyen aynaları, çağımızda insanların kendilerini sergiledikleri bir arka plana dönüştü. Bu durumun Kusama’dan çok bizi anlattığını düşünüyorum; bir esere bakmakla yetinmiyor, o eserin içinde kendimizi de görünür kılmak istiyoruz. Fotoğrafla uğraşan biri olarak aynaların masum olmadığına inanırım.
Ayna gördüğümüzü geri verir ama onu çoğaltırken değiştirir de. Kusama’nın aynalarında görüntümüz sonsuza kadar uzanıyor gibi görünür; bir süre sonra hangi yansımanın bize ait olduğunu seçemeyiz. Kendimizi çoğaltmaya çalışırken giderek küçülürüz.
Bir sanat eseri, sanatçının elinden çıktıktan sonra başka insanların hayatında yeni anlamlar kazanır. Kusama’nın aynaları da artık onun korkuları kadar bizim görünür olma isteğimizi ve kalabalığın içinde kaybolma endişemizi yansıtıyor. Kusama, 1970’lerde Japonya’ya döndü.
1977’den itibaren kendi isteğiyle bir psikiyatri hastanesinde yaşamaya başladı ve yakınındaki atölyesinde üretmeyi sürdürdü. Hayatı anlatılırken hastanede yaşaması çoğu zaman şaşırtıcı bir ayrıntı olarak öne çıkarılıyor. Benim ilgimi çeken ise hastaneden çok atölyedir.
Orada resimler yaptı, heykeller ve yerleştirmeler üretti; şiirler ve romanlar yazdı. Yaşadığı ruhsal sorunları gizlemedi ama bütün hayatının bundan ibaret görülmesine de izin vermedi. Ölümünün ardından yapılan açıklamada son günlerine kadar resim yaptığı belirtildi.
Bana kalırsa onun yaşamını aldığı ödüllerden ve eserlerinin ulaştığı yüksek fiyatlardan daha iyi anlatan ayrıntı budur. Şöhreti oldukça geç geldi. Bir dönem görmezden gelinen eserleri büyük müzelere girdi, balkabakları meydanlara yerleştirildi, noktaları çantalara ve mağaza vitrinlerine taşındı.
Korkudan doğan kişisel bir sanat dilinin zamanla pahalı bir tüketim desenine dönüşmesi beni düşündürüyor. Sanat piyasası, bir insanın en kişisel yarasını bile parlak bir ambalajın içine koyabiliyor. Yine de o noktaların taşıdığı duyguyu bütünüyle ortadan kaldıramıyor; dikkatle baktığımızda renklerin altında Kusama’nın yıllarca sürdürdüğü emeği hâlâ görebiliyoruz.
Kusama’nın yaşamı her güçlüğün aşılabileceğini söyleyen kolay bir başarı hikâyesi değil. Bazı korkuların geçmediğini, bazı yaraların kapanmadığını onun hayatında açıkça görüyoruz. Buna rağmen insan kendisine yaşayabileceği ve çalışabileceği bir alan açabiliyor.
Sanat Kusama’yı hastalığından kurtarmadı ama yaşadıklarını başkalarının anlayabileceği bir dile dönüştürmesini sağladı. Bu nedenle onun noktalarına baktığımda renklerden önce aynı korkularla yeniden karşılaşmasına rağmen üretmeyi sürdüren bir insanın emeğini görüyorum. Kusama’nın sanatındaki sonsuzluk da benim için uzak ve erişilmez bir düşünceden çok, ertesi gün yeniden çalışmaya başlayabilme ısrarını anlatıyor.