Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasında neredeyse tam bir yıl vardır. Bu dönem iç ve dış politika bakımından da son derece hareketlidir. Yıllarca süren savaşların millette yarattığı yorgunluk, yılgınlık ve umutsuzluk büyüktür.
Ancak 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir zafere dönüşmüş, ardından Türk ordusunun İzmir’e ulaşmasıyla Anadolu’daki Yunan işgali sona ermiştir 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlarken bu zaferi yalnızca geçmişin kahramanlık hikâyesi olarak okumak büyük bir hata olur. Çünkü tarih, yalnızca övünmek için değil, ders çıkarmak için vardır. EGE’DEN SURİYE’YE GÜVENLİK DENGELERİ Bugün Ege ve Doğu Akdeniz yeniden ciddi bir askeri hareketliliğe sahne oluyor.
Yunanistan silahlı kuvvetlerini hızla modernize ediyor; hava savunmasını güçlendiriyor, F-35 programını ilerletiyor. Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasındaki askeri işbirliği ve ortak faaliyetler artıyor. Ege adalarının silahlandırılması konusundaki TürkYunan ihtilafı ise devam ediyor.
Burada özellikle hatırlanması gereken bir başka konu daha var. Türkiye, Yunanistan’ın Ege’deki karasularını mevcut altı deniz milinin ötesine genişletmesine uzun zamandır karşı çıkıyor ve bunu yaşamsal bir güvenlik meselesi olarak görüyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1995 yılında aldığı kararda Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 deniz milinin üzerine çıkarma karar alması halinde, Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarını korumak ve savunmak amacıyla hükümete, askeri bakımdan gerekli görülebilecek tedbirler de dâhil olmak üzere her türlü tedbiri alma yetkisi verilmişti.
Kamuoyunda bu tutum yıllardır “casus belli”, yani “savaş sebebi” olarak ifade ediliyor. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Yunanistan, böyle bir adımın Türkiye’yi askeri karşılık vermeye zorlayabileceğini bildiği halde, Fransa ile yaptığı savunma anlaşmasına, İsrail ve Güney Kıbrıs ile geliştirdiği askeri ilişkilere ve muhtemel Avrupa desteğine güvenerek Türkiye’nin hareket alanının sınırlanacağını mı düşünüyor? Daha da önemlisi, olası bir çatışmada Türkiye’yi ilk harekete geçen ve dolayısıyla “saldırgan” taraf gibi gösterebileceği hesabını mı yapıyor?
Bu ihtimallerin dahi soğukkanlılıkla değerlendirilmesi gerekir. Çünkü devlet yönetiminde tehditleri küçümsemek kadar, karşı tarafın niyetini kesin olarak bildiğimizi varsaymak da tehlikelidir. ZAFERİ GETİREN NEDİR?
Bütün bunlara şimdi Suriye de eklenmiş durumda. Türkiye’nin Suriye’deki askeri işbirliğinin tartışıldığı bir dönemde İsrail’in, Türk heyetinin kısa süre önce ziyaret ettiği Abu Duhur hava üssünü vurması, bölgede yanlış hesapların ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha gösterdi. Kıbrıs meselesinde de Türkiye’ye yönelik siyasi baskının dili sertleşiyor.
Avrupa Parlamentosu’nun son dönemde kabul ettiği metinlerde Kuzey Kıbrıs’taki Türk askeri varlığı için açık biçimde “işgal” ifadesinin kullanılması Ankara tarafından sert şekilde reddedildi. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda yapılması gereken ne paniğe kapılmak ne de hamasete sığınmaktır. Çünkü hamaset, böylesi dönemlerde en tehlikeli ruh hâllerinden biridir.
“Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, gerekirse yine kazanırız” demek kolaydır. Fakat Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığını bilimsel olarak incelemek çok daha değerlidir. O gün Türkiye’nin başında savaş deneyimi kadar siyasi ve diplomatik yeteneği de çok yüksek Mustafa Kemal Atatürk vardı.
Yanında ona inanan komutanlar, gerektiğinde ona itiraz edebilen silah arkadaşları ve en ağır şartlarda dahi tartışabilen bir Türkiye Büyük Millet Meclisi bulunuyordu. 30 AĞUSTOS’TAN GELECEĞE Zaferi getiren yalnızca cesaret değildi; akıl, liyakat, bilim, doğru istihbarat, diplomasi, hazırlık ve ortak iradeydi. İşte 30 Ağustos’un bugün bize asıl söylemesi gereken budur.
Günümüz Türkiye’sinde ise önümüzde yalnızca askeri güvenlik meseleleri yok. Cumhuriyetimizin nasıl bir geleceğe yürüyeceği, laiklikten demokrasiye, hukukun üstünlüğünden eğitime ve bilime kadar temel değerlerimizin nasıl korunacağı da en az sınırlarımızın güvenliği kadar önemlidir. Bazen insan ister istemez soruyor: Gelecekte nasıl bir Türkiye’de yaşayacağız?
Millet olma bilincimizi, Cumhuriyetimizi ve onun temel değerlerini gelecek kuşaklara nasıl bırakacağız? Bütün endişelere karşın umutsuz değiliz. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” sözünü rehber edinen bir neslin; özgürlük, laiklik, demokrasi ve Cumhuriyet değerlerini yaşatacağına inanıyorum.
Gençlerimizin geçmişin derslerinden güç alarak bilimin ışığında ve aklın rehberliğinde yeni bir uyanışın öncüsü olacaktır. 30 Ağustos’un 104. yılında bize düşen, geçmişin zaferleriyle yetinmek değil; o zaferleri olanaklı kılan aklı yeniden hatırlamaktır. Çünkü Cumhuriyeti korumanın yolu, gerektiğinde savaşmayı bilmek kadar, savaşa mecbur kalmayacak kadar güçlü, akılcı ve hazırlıklı bir devlet olabilmektir.
PROF. DR. CENGİZ KUDAY