sondakika.com
Son Dakika

Figüran olmayı reddediyoruz!

Tamam, şu güzelim ülkede birer figüran durumundayız.

Fotoğraf: Cumhuriyet

Tamam, şu güzelim ülkede birer figüran durumundayız. Garip bir bilimkurgu filminde dolaşıp duruyoruz. Her seferinde başımıza kocaman taşlar düşüyor.

Her seferinde duvarlara çarpıp geri dönüyoruz. Başrolde başkaları, onlar bizim adımıza bankalar kuruyorlar, bizim adımıza vergiler koyuyorlar. Evlerimiz elimizden alınıyor, gazilerimiz parklarda ölüme terk ediliyor, pek çok tanıdığımız kör kuyularda; çocuklarımız, gençlerimiz MESEM cehenneminde ölüyor, kadınlarımız ölüm korkusuyla yaşıyor.

Filmin ara bölümünde de Van ilimizde, bir aşiret düğününde gelin kendisine takılan takıların ağırlığı nedeniyle yardımla yürüyebiliyor, kocaman bir masada da damada helal olsun diye verilen paraları sayan beş makine var. Ve soğanın kilosu 60 lira. Evet, daha pek çok olumsuzluk üstümüze geliyor, bizi kendi kişisel tarihimizden uzaklaştırıp hiçbir duygusu olmayan zombilere dönüştürmek istiyorlar.

Neşemizi, umudumuzu, sevgilerimizi, bizi biz yapan her şeyi yok ediyorlar. Bizi çevirdikleri korku filminin figüranları yapmak istiyorlar. Ama bu korku filminden çıkabiliriz.

Yalnızca kendimizin bildiği mutluluk anlarını yeniden kurup yeniden şu yitik günleri neşeye, umuda, sevgiye dönüştürebiliriz. Ve haykırabiliriz: “Tanrı’m neler yaşamışım!” Bu yolculukta önce müzik seçmeliyiz. Ben kendi payıma Elvis Presley ’in Love Me Tender’ıyla (“Beni Şefkatle Sev”) işe başlıyorum.

Ardından arabayla uzun yolda Pavarotti ’nin Norma’sı gelir ya da damardan bir flamenko. Sonra Astor Piazzolla ’dan bir tango tavsiye ederim. Astor Piazzolla olmasa da Seyyan Hanım bir parça kişisel tarihimize usulca girebilir.

Hiç kuşkum yok, hepimiz bir gün bir yerlerde mutlaka tango yapmışızdır. Hepimizin yüreğinin yerinden çıkarcasına attığı anlar vardır. Çünkü aşk perisi okunu cömertçe dağıtır.

Arjantin varoşlarından kopup bütün dünyaya aşkı öğreten bu muhteşem sesi bir kez daha dinleyelim. Ve lütfen benimle dans et! Az sonra güneş batacak.

Bir deniz kıyısında ya da bir bozkırda fark etmez. Güneş batarken bütün sesler geri çekilir ve Muharrem Ertaş bir bozlakla hayatınıza girer. Öyle bir yakarır ki bütün bildiklerinizi, bütün yaşadıklarınızı unutursunuz ve sadece çok acılı, çok gurbetçi bir şairin dizeleri gelir aklınıza; “Toprak, güneş ve ben bahtiyarım.” Onun dinmeyen acısını hissedersiniz, yorgun yüreğini ellerinizin arasına alıp dinlendirmek istersiniz.

Ağlarız. Ağlamak bize aittir. Yakın zamanlarda çok ağladık.

Deprem meleklerine ağladık, çocuklara ağladık! Nasıl da çaresiz hissettik kendimizi. Hiçbir müzik gelmiyor aklıma.

Yaşadığımız acıları anlatacak hiçbir müzik. Belki buraya Carmina Burana gerekir. İnsan seslerinin o yüce haykırışı gerekir.

Seslerden oluşan bir koro kurabiliriz. Seslerimizi birbirine ekleyip direnebiliriz, acımızı ve çaresizliğimizi yok edebiliriz. Bırakın yeryüzünün bütün borazanları çalsın!

Bırakın yeryüzünün bütün kadın-erkek sesleri büyük bir yakarışla kâinatı dolaşsın! Bırakın! Ah benim şu 68 ruhlu yüreğim.

Joan Baez ’siz, Bob Dylan ’sız, Clapton ’suz olmaz. Ve Ruhi Su ’suz olmaz. Garip, onları bir arada düşlüyorum.

Joan Baez haykırıyor: We shall over come! “Bir gün mutlaka yeneceğiz!” Evet artık figüranlığı redediyoruz ve bir yerlerden Che bize el sallıyor ve dünyanın bütün ezilen halkları bir şarkıda buluşuyor: “Comandante Che Guevara!” Canım kardeşim, su gibi bilge dostum Bilgesu Erenus sen grev çadırlarında, ölüm oruçları tutan dostların yanında su gibi akan şarkılar söyledin, yetmedi bilgece oyunlar yazdın. Ve tek bir an figüran olmadın.

Sağ ol kardeşim.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Cumhuriyet sayfasına gidin.

www.cumhuriyet.com.tr · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü